İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İlk gece hakkı-1

***Metinde yer alan görüşler yazar(lar)ına ait olup, HyeTert’in görüşlerini yansıtmak zorunda değildir.***

5 Mayıs 2021

By İbrahim Yersiz

Tarihçi zamanın işaretlerine dair iyi bir okuyucu değil ise tarihçi olmamalıdır, yalnızca birilerin geçmişte yazdıklarının nakledilmesi ve onların dönemin ruhsuz birer gerçeği şeklinde kabul edilmesi tarihçilik değildir. Belgeleriyle tam bir kanıta sahip olmayan sözlerin bir halka veya bir ulusa mal edilmesi ise tarihi saptırma, bir amaca hizmet etmekten başka bir şey değildir.

“İlk gece hakkı” veya daha doğru bir ifadeyle “ilk çiçeği koparma hakkı” geçmişte de bugünkü gibi yer yer gündem olurdu, bugün de gündem oldu, ama geçmişte nasıl sınırlı doneler üzerinden bir realiteymiş gibi savunulduğu gibi bugün de aynı hataya düşülmüş görünüyor.

Öncelikle bunu geçmişin bir realitesiymiş gibi savunmak bir tarihçinin metodu olamaz; buna acısı olan halklar üzerinden ses vermek ise herhangi bir amaca hizmet olmakla birlikte bir saygısızlık ve bayağılıktır. Kaldı ki bu, bugünün mantığıyla alındığında sözü edilen uygulamayı uygulayan halkın evlatlarını aşağıladığı gibi, o uygulamaya maruz kalan halkın evlatlarını da aşağılamaktadır.

Elbette sorumluluk gereği bir tarihçinin bildiğini saklaması tutarlı bir davranış değildir, ancak burada sorun bir tarihçinin bildiğini saklaması değil, bir döneme atfen birilerin yapmış olduğu bir imayı gerçek sayması ve zamanlama açısından bir döneme denk getirerek savunmasıdır. 

Tarihçinin herhangi bir konu hakkındaki sözleri ima ve sözlere değil, belge ve kanıtlara dayanmak zorundadır, bu ikisi yoksa yaptığı tarihçilik değildir, herhangi bir amaca esas siyaset yapmaktır ve kişi siyasetten bir şeyi savunuyorsa bunu bir dönemin realitesi diye savunması adil değildir, bu olsa olsa bir amacın dolaylı yolda ifası ve ifşasıdır. 

Tarihçi bir şeyi yanlışta bilse, eksikte bilse, eğer geçmişte bir şey yaşanmışsa kimsenin o realiteyi değiştirmesi şansı yoktur, olsa olsa tahrif etmeye çalışabilir veya amaca esas abartabilir ve veya masumlaştırır, ancak o tahriflerin bir bedeli olsa da onların gerçek tarih karşısında bir kıymetleri yoktur. Kaldı ki, gerçeklerin eninde sonunda ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır ve doğrusu tarihçilerde bu özelliğe dikkat ettikleri veya kıymet ettikleri oranda değerlidir. 

Şimdi gelelim döneme ve bize bu kadar uzun bir giriş yaptıran konuya: Taner Akçam isminde biri Duvar gazetesine verdiği bir mülakata “ilk gece hakkı”diye geçmişte yaşandığı var sayılan o uygulamayı gündeme getirdi ve özellikle Kürtler üzerinden bir ifadeye kavuşturmaya çalıştı. Tabii haklı olarak söz konusu ettiği uygulama bölge insanlarının tepkisini çekti; çünkü günün ahlak normlarına göre bu kabul edilebilir bir şey değildi. 

Kuşkusuz bu uygulama hakkında göz ardı edilen pek çok şey var: öncelikle o geçmişin bir uygulaması olsaydı bir gelenek olmuş olacaktı ve bugünün etik normları içinde kabul görmese bile kimsenin o uygulamaya itiraz etmesi şansı olmayacaktı. 

Tepkilere bir şey demenin imkanı yok, çünkü söz konusu edilen şeye herkes kendi ilgisine ve duyarlılığına göre tepki vermektedir, kaldı ki bu duyarlılık iyidir, çünkü konuyla ilgili olan yanlış veya doğrusu üzerinden tepki vermektedir, diğerleri ise insani sebepler üzerinden tepki vermektedir ve bu tepkinin yarattığı duyarlılık ise bir şekilde bize doğru olanı bulma konusunda gerekli sebep ve gücü bulma şansı vermektedir. 

Soykırım, medeniyettin belirli şartların vuku bulması sonucu kabul ettiği oldukça yeni bir tanımlamadır. Soykırım ise geçmişin bir uygulaması, kesin neticeyi almaya esas kanlı bir uygulamadır. Bu uygulama ise yalnızca bir halkın veya topluluğun değil, tüm halkların olası iş başa düştüğünde uyguladıkları bir uygulamadır. Yani medeniyet soykırımı bugün lanetlese de hiçbir halk o kanlı uygulamadan istisna değildir ve kayıtsız şartız her toplum veya ha“ilk gece hakkı” lk o uygulamaya iştirak etmiş veya maruz kalmıştır. Sorun, daha doğrusu hassasiyet medeniyettin bunu bugün lanetli bir uygulama olarak alması ve karşısında durmasıdır. 

Geçmişte yaşanmış “ilk çiçeği koparma hakkı” gibi özelde uygulamalara geldiğimizde ise durumu bu şekilde ifade etmenin imkanı yoktur; çünkü bunun reelde bir karşılığı yoktur. Bu uygulama Avrupa’nın belirli bölgeleri için dillendirilse de gerçekte oralarda da bu konuda herhangi bir kanıt yoktur. Ama Avrupa’da olsun diğer bölgelerde olsun birebir aynı uygulama olmasa da övünülmeyecek yeteri kadar uygulama vardı. Bu, geçmişin bir kabulü olduğu için bu kadar tepki görmüyor, olmadığı için bu kadar tepki görüyor, çünkü haksız bir suçlamayı kaldırmak alışıldık bir şey değildir. 

Kesinlikle hiçbir halkın tarihinde belgeleriyle “ilk çiçeği koparma hakkı” diye bir uygulama yoktur, olsaydı eğer o da diğer pek çok uygulama gibi olsaydı sükunetle karşılanacak, sineye çekilecekti. Medeniyet bu konuda pek çok şeyi sineye çekmiştir ve hala çekiyor, tıpkı güçlülerin hala her şeyi yapabildikleri ve zayıflarında çaresizlikten boyun eğdikleri gibi.   

Kuşkusuz “ilk çiçeği koparma hakkı”yla ilgili lafzi anmalar var ve bunların mecaz olma ihtimalleri yüksektir; ama bir beyin himayesindeki kölelere göz dağı vermesi, evlenmeye yakın herhangi bir kıza el koyması, zorla kaldırması gibi şeyler yaşanmamış değildir. Ancak bunlar etik açıdan bir sorun teşkil etse de dönemin yasaları açısından bir sorun teşkil etmiyordu, yalnızca suiistimal edilen başkasının kölesi olsaydı sahibine karşılığının ödenmesi şartı vardı. 

Eski zamanlarda kız kaçırmak o kadar yaygındı ki, neredeyse hırsızlıkla at başı giderdi, zira ticarettin bel kemiği hırsızlıktı; köleler ve kadınlar dışında kalan insanlar çalışmaz, çalışmayı aşağılık bir meslek olarak addederdi; öyle ki, hırsızlık yapmayanın adam yerine konulması, kendisine eş olacak kadın bulması bile olası değildi. Beyler, o yüzden yanlarında en cevval hırsızları tutarlardı, çünkü en cevval hırsızlar en kahraman savaşçılar olarak kabul edilirdi. 

Eski beylerin deyimiyle: “Doya doya içip, adam vurup kız kaçırmadıktan sonra hayatın ne anlamı vardı.” İstisnasız her köyün, kasabanın veya kentin belirli harami çeteleri vardı, işleri kendilerinden olmayan köyleri basmak, kız kaçırıp adam vurmaktı. Yaptıkları onlara göre savaşçı bir kahramanın meziyetlerindendi. Kaldı ki bu aynı zamanda ticaretti, çünkü ekonomiler bu şekilde dönüyordu. Kurulan bugünkü pazarların yerlerini o zamanlar bu haramilerin vurgunlarından getirdikleri mallar vardı ve bu malların başında da o haramilerin bastıkları köylerden getirdikleri ağırlığı çiftçi-köylülerin kadın ve çocuklar vardı. 

Beyler veya beylerin adamları genelde o haramilerle ortaktılar, çünkü gerektiğinde basılacak köylerin hesabı verebilir olmalıydı, neme lazım yoksa beyin ferman çıkarması olasılığı vardı ve beyin fermanı genelde o harami köyün yok edilmesi anlamına geliyordu.

Sözünü ettiğimiz dünya böylesi bir dünyaydı ve o dünyada henüz yerleşik düzene geçiş bile kısmiydi. sınırlıydı, yani temel geçim kaynakları peşinden koşturdukları sürüleriydi; gerisi hırsızlık çapul haydutluktu.  

Çapula uğrayanlar ise genelde kısmi bir yerleşik süzene geçmiş çiftçilerdi. Onlarda bir beye sığınmış, bey tarafından himaye görüp kendilerine tahsis edilen topraklarda yarı özgür ortakçılardı; kazandıklarının bir kısmını beye verir, diğer bir kısmını da haydutlardan kurtarabilirlerse onlarındı. Bu ortakçılar toprağa bağlı bir çeşit köleydiler, toprağın olası satılması durumunda fiyata dahil edilir, toprakla birlikte satılırlardı. 

Ancak bir şey var ki, o zamanlar toprak satışı bugünkü şekliyle bir satış değildi, daha doğrusu toprak satışı pek istisnai bir durumdu, çünkü asalet ve soy şeceresi toprakla özdeşti ve savaşla alınanın maddi karşılığıyla elden çıkarılması bir asilzadenin özelliği değildi. Bir asilzade mülklerini yoksulluğundan dolayı elden çıkarmak yerine açlıktan ölmeyi yeğlerdi.  

Bu topraklar atalarının savaşlarda fethettikleri topraklardı ve fetih esnasında o topraklarda yaşayan insanlarda artık onların tebaalarıydı.


İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın