İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Hiçbir yerin Ermeni’si: Arto Tunçboyacıyan

Bir ayağı ABD’de, bir ayağı Ermenistan’da olan, sık sık Türkiye’de gelen Arto Tunçboyacıyan, bulunduğu her yerde sanatını icra eden bir müzisyen. Daha önce Armenian Navy Band [Ermeni Donanma Orkestrası] adlı grubuyla, Ermenistan dahil birçok yerde sahne aldı; şu sıralar Fifth Season Band adlı kurduğu bir başka grupla, caza odaklanıyor. Müzik İleri Araştırmaları Merkezi’nin düzenlediği Onno Tunç Günleri kapsamında, bir ritim atölyesi veren Tunçboyan’ı İstanbul’da yakalamanın heyecanıyla, onunla bir söyleşi yapmak istedik.

VARTAN ESTUKYAN – SARO USTA 

Bir ayağı ABD’de, bir ayağı Ermenistan’da olan, sık sık Türkiye’de gelen Arto Tunçboyacıyan, bulunduğu her yerde sanatını icra eden bir müzisyen. Daha önce Armenian Navy Band [Ermeni Donanma Orkestrası] adlı grubuyla, Ermenistan dahil birçok yerde sahne aldı; şu sıralar Fifth Season Band adlı kurduğu bir başka grupla, caza odaklanıyor. Tunçboyacıyan, Aralık 2018’de, Ermenistan’da yapılan seçimlerden önce, Kristin Yeğyazaryan’la birlikte kurduğu Ahh inch anem Band’le [Ah inç ınem Band – Ah ne yapayım Orkestrası] ‘Nor Ej’ [Nor Eç – Yeni Sayfa] adlı bir şarkı yaptı; Aralık 2019’da da, Saghsara [Sağsara – Sadece Dağ] adlı grubun ‘Kayner Es’ [Dikilmişsin] adlı şarkısına eşlik etti.

Müzik İleri Araştırmaları Merkezi’nin düzenlediği Onno Tunç Günleri kapsamında, bir ritim atölyesi veren Tunçboyan’ı İstanbul’da yakalamanın heyecanıyla, onunla bir söyleşi yapmak istedik. İki saat süren görüşmemizde toplam üç soru sorabildik, hiç cevap alamadık. Arto konuştu, biz dinledik. Çoğu zaman güldük, bazen hüzünlendik. Bu keyifli ve uzun sohbeti iki haftaya yayarak aktaracağız. İlk bölümde, Tunçboyacıyan’nın, Ermeni kimliğiyle ve Türkiye’de, diasporada, Ermenistan’da Ermeni olmakla ilgili düşünceleri; önümüzdeki hafta yayımlayacağımız ikinci bölümün odağında ise müzik yer alıyor.

23 Nisan – 25 Nisan

Benim adım Ahmet, Onno’nun [Tunç] adı da Orhan olmadı ama cemaatin içinde kalıp Dle Yaman’la naftalin de olmadık. Soykırım, Dle Yaman, konyak, bir de duduk… Bu mu yani? Bizim için ölenler bunun için mi öldü? Bir 24 Nisan’da, Diyarbakır veya Mardin’de, tam hatırlamıyorum, Bajar, Yaşar Kurt, ben, hep beraber sahne aldık. O gün ayağa kalkıp “24 Nisan benim en mutlu günüm” dedim. Öldüremediniz, bitiremediniz. Benim için önemli gün, 25 Nisan. Ben çocukluğumda 24 Nisan diye bir şey bilmiyordum. Bahsedilen şey, benim bütün hayatım. Bir günlük soykırım mı olur? 23’ünde her şey yolunda, 24’ünde her şey çok kötü, 25’inde yine hayat güllük gülistanlık… Öyle şey mi olur? Bizim hayatımız bu. 24 Nisan sadece sembolik bir gün. Bu ‘sembolik’i önemsiz anlamında söylemiyorum.

Ermenistan’da bir konserimde “Benim en mutlu günüm 24 Nisan” dediğimde adamın biri sahneye telefon fırlattı. Sonra da sabahın 4’ünde telefon açıp özür diledi, çünkü ben onu başka bir niyetle söylemiştim. Bunu açıklayınca beni anladı ve bana hak verdi. ‘Ermeni’, bana göre, ateşler içinde olsa bile bir irade göstergesi. Su gibi, kendi yolunu bulur. Onno öyleydi işte. Biz hâlâ öyleyiz.

Hay-be-den-im

İnsan olarak nereye gidiyoruz? Geçmişi mi yaşayacağız, yoksa ileride daha pozitif, daha güvenli, insancıl bir hayat mı yaşayacağız? İnsan, dünyanın en akıllı aptal yaratığı. Kendi yarattığı her şeyin kölesi olan tek canlı. Tuvalet kâğıdı da kâğıt, para da. Birinin üzerine numaralar koyduk, değer biçtik, şimdi o değer uğruna birbirimizi öldürüyoruz.

Benim bütün derdim, insanları kalıpların dışına çıkarmak. ‘Ermeni’ denince neden sadece dayatılan, trajik hikâyeyi görüyoruz? ‘Hay Bedenim’ diye bir şarkım var mesela; oradaki ‘Hay’ sadece ‘Ermeni’ anlamı taşımıyor, “haybeden” de diyorum orada. Bu kelime oyunlarını bilerek, insanların zihniyetini öğrenmek için yapıyorum. Bakalım, dinleyici onu negatif tarafından mı görüyor, yoksa başka bir taraftan algılıyor mu? Ben o şarkıda kendi bedenimden bahsediyorum. Bu kadar pislik yaptım, hâlâ yaşıyorum.

Eksi üç

Bir tek Türkiyeli Ermeniler gerçekle yüz yüze yaşıyor. Başka hiçbir yerde, sırf Ermeni olduğun için kimse yüzüne tükürmez. Daha yeni “Af edersiniz Ermeni” diye bir şey söyledi adam. Bugün Türkiye’de birine söylenecek en ağır küfür, ‘Ermeni’. Başka hiçbir yerde böyle bir şey yok.

Biz Türkiye’de eksi üçle doğuyoruz. Hıristiyan’sın, eksi; Ermeni’sin, eksi; düşüncen ters, eksi… Ermeni’ysen, kanunen Türkiye’de çöpçü olamazsın. Onu bırak, iş mülakatına giriyorsun, Kur’an’dan soru soruyorlar. Ben ne anlarım ulan Kur’an’dan!

İnsan olarak yaşama imkânın böyle böyle %20’ye iniyor. Ancak ve ancak yaptığın meslekle bir şeyleri değiştirebiliyorsun. Kimse Onno’yu eli, ayağı yüzünden sevmiyor. Benim için burada Ermeniliğin en büyük avantajı bu. İmkânsızlığın içinde, hem de sana kimliğinden dolayı negatif bakmalarına rağmen, sen pozitif bir şey yaratıyorsun, herkese faydalı olan bir şey… Bu, benim için çok anlamlı, çok büyük bir olay. Benim için Ermenilik, bu düşüncenin ta kendisi. Ermenistan’da General Manvel var, benim için ‘dışarıdaki Ermeni’ diyor. Ben ne zaman içerideki oldum ki zaten?

O koku

Ermenistan’da da buradakine benzer bir tutumla karşı karşıya kalıyorum. Ermenistan, Ermenistanlıların. Oraya ilk gittiğimde uçaktan iner inmez onun kokusunu aldım, bana Türkiye’den tanıdık zaten bu koku. Türkiye’de bir duvar var, Ermeni kimliğinin ötesine geçmeni bir şekilde engelliyor. Ermenistan’da da buna benzer bir duvar var; dışarıdan geldiysen, Ermenistanlının sahip olduğu her hakka sahip olmadığını hatırlatıyor sana. Kadife Devrim’den önce aptal mafyalar vardı, ülke onlardan kurtuldu belki ama bugünküler biraz daha tehlikeli, çünkü entelektüeller. Müzikten örnek vereyim: Şu anda yetki sahibi olan birinin çocukluğunda hayal ettiği bir şey var, bugün onu getirmeye çalışıyor ama aslında günümüzdeki müzik dünyasının onun hayal ettiğiyle hiçbir ilgisi kalmamış. Böyle olunca da gençlerle ortak bir zeminde buluşamıyor.

Tavla mı, satranç mı?

Bir gerçek var ki, hayat kendi kendini tazeliyor. Yani, bu söylediklerimizin, şikâyet ettiğimiz sorunların hepsi geçecek. Şu an huzursuz olmamızın sebebi, bu yaşadıklarımızın bizim jenerasyonumuza denk gelmiş olması. Bu hep böyle devam etmeyecek. Çocukluğundaki fotoğrafınla şimdiki halin aynı mı? Değil. Demek ki bir şeyler değişiyor. Biz ne için mücadele ediyoruz? Bazı şeyleri yaşadığımız zaman değiştirelim ki biz de keyif alalım, başka şeylere takılalım. Kimlik kavgası en saçması, çünkü kalıcı bir şey değil. 30 bin yıl önce Ermeni mi vardı ki 30 bin yıl sonra Ermeni olsun? Ama iyi bir fikir ortaya çıkmışsa, o fikir 30 milyon yıl var olsun. Bazı doğal şeyler var, onlar değişmiyor. Mesela yemeği ağzımızla yiyoruz, başka hiçbir yerimizle yemek yiyemiyoruz ama zihniyet, hayal gücü, bunlar değişebilen şeyler. Yaratmıyoruz, keşfediyoruz. Zaten olan şey orada, biz onu yoktan var etmiyoruz. “Allah kabiliyet vermiş” diyorlar; söz konusu olan kabiliyet, sensin. Ama sen gidip tavla oynuyorsun. Öteki gidip bir şey yaratınca, “Allah ona yetenek vermiş” diyorsun. Öyle bir şey yok. Biri satranç oynuyor, gelecek 10 hamleyi hesaplıyor, diğeriyse tavlada zar ne gelirse onu oynuyor.

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/23635/hicbir-yerin-ermenisi-arto-tuncboyaciyan

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: