İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

6-7 Eylül Pogromu ve Memleketim

Alin Ozinian

Bu yılın bahar aylarında yine ve yeniden Herkül Milas ile sohbet etme şansım oldu Atina’da. Şans Herkül beyle sohbet edebilmek, eşi ile de. Bir evlilikte eşler arası bu denli uyuma, bu kadar ahenke çok az rastlanır.

Düşünce ve ifade özgürlüğüne sonuna kadar inanan, kendinden farklıyı anlayabilen, anlamakla kalmayıp haklarını sonuna dek savunan, başta kendi olmak üzere herkesi, her şeyi  sorgulayabilen, milliyetçiliğin ve ırkçılığın her türüne karşı çıkan, en gizli ayrımcılığın bile kokusunu alan, vicdan sahibi, gerçek bir düşünür Herkül Milas.

Ona bu kadar saygı duymam, beğenmem ve sevmem sanıyorum aynı zamanda kendimi ona benzetmem ile ilgili.

Türkiyeli bir Rum Milas, memleketin solunu, sağını, her türlü açık ve örtülü siyasetini bilen, doğru değerlendiren, cesurca eleştiren ama Yunanistan’a da hiç torpil geçmeyen, bu “karışık” ve “anlaşılamayan” kimliğini çok basitçe açıklayan, kimlikler şöleni bir adam. Kendini anlattığı bu yazısını mutlaka okumalısınız, ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Sohbetlerimiz sırasında bazen aynı “modelin” Rum ve Ermeni versiyonları olduğumuzu hissedip mutlu oluyoruz sanki, ya da bana öyle geliyor. Yarı yaşında olsam da, öyle anlıyorum ki onu, öyle anlıyor ki beni, neredeyse Atina’dan gözü yaşlı dönüyorum. Hep eksik hem az kalıyor sohbetlerimiz.

O Rumlara, ben de Ermenilere “acımasızca” yaklaşabildiğimizden olsa gerek, İstanbullu Rumları ve Ermenileri çekiştirdik son görüşmede. Ben ona Ermenilerin Rum kadınlardan çok korktuğunu “İşveli, oynak kadınlar erkeklerimizin hep kanına girdiler, kendilerine aşık ettiler” dediklerini, o da bana Rumların, Ermenileri Anadolulu oldukları için pek de kendileri gibi “klas” kategoriye koymadıklarını, yer yer hakir gördüklerini anlattı. Ne hikayeler, ne anılar, çok eğlendik!

Ben Herkül Milas ile İstanbullu bir ailenin en küçük kızı olan, lise edebiyat öğretmeni Hülya Hoca vesilesi ile tanıştım.

Yıllar önce “Türk romanında gayrimüslim kadının imajı” hakkında konuşmak için evinde buluştuğumuz Hülya, bana konu ile ilgili Herkül Milas’ın makalesine okumamı salık vermişti.

O gün, Hülya hoca bana çok şey anlattı. Anlatmayı planlamadığı, ama dilinden, yüreğinden, göz pınarlarından dökülen hikayeler…

6-7 Eylül’de azınlıkların başına gelenleri, evlerinin bulunduğu Tarlabaşı’ndaki bir Rum evinden aşağı atılan eşyaları, çok sevdikleri kasap Hüseyin’in nasıl yağmacıların arasına karıştığını, en sevdiği arkadaşı, aynı kaderi daha doğrusu kadersizliği paylaştığı Eleni’nin gidişini…

Çok ağladı o gün Hülya. Anlattı, ağladı, anlattı, ağladık. Türkiye’nin Azınlık politikasının sadece azınlıkları değil, memleketin “öz çocuklarını” da bu kadar derinden etkileyebileceğini ben o gün anladım.

“1955’te Taksim İstiklal Caddesi’nde üzerinde ‘yabancı’ isimler yazılı olan Rum, Ermeni ve Musevi “zenginlerin” dükkânları ‘kontrol edilemeyen’ bir kalabalık tarafından tahrip edildi.  Sonuç olarak, yağmalara polis müdahale edemedi ve galeyana gelen halk, kontrol altına alınamadı…” der resmi tarih ve resmi basın.

Yok, hikaye tam olarak öyle değildir.

6 Eylül günü öğle saatlerinde, devlet radyosu, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı saldırı düzenlendiği haberini verir, günün ilerleyen saatlerinde önceki günlerde hazırlıklarını tamamlamış çeşitli öğrenci gruplarının ve bazı kaynaklara göre sadece bu yağma hareketini gerçekleştirmek için kurulmuş Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin çağrısıyla Taksim Meydanı’nda bir gösteri düzenler, gösterinin ardından doğu illerinden trenler ile önceki gün getirilen yağmacılara “başlayın” emri verilir.

Devlet, suçu, o zamanki Demokrat Parti hükümetine; hükümet de solculara atarak işin içinden çıkmak istemiş, 27 Mayıs darbesinden sonra kurulan Yassıada Mahkemeleri’nde ise olayın, DP hükümetinin Başbakanı Menderes’in provokasyonu sonucu olduğu iddiası ortaya atılmış, ancak en sonunda aslında hükümet onaylı ya da en azından hükümetin bilgilendirildiği bir derin devlet, “Özel Harp Dairesi” operasyonu olduğu ortaya çıkmıştı. Olayların, “Türk Gladiosu” olarak tabir edilen Özel Harp Dairesi’nin “muhteşem bir örgütlenmesi” olduğunu övünerek itiraf eden ise General Sabri Yirmibeşoğlu oldu.

Ülkenin homojen hale getirilmesi için devlet azınlıklara 1920’li ve 30’lu yıllarda aleni bir asimilasyon politikası uyguladı ve hep gitmeleri istendi.

“Düşmanı” dışarı atarken sermayelerini Türkleştirmek en büyük hedefti. Başarılı da olundu. “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyaları, “Varlık Vergisi Kanunu”, “20 Kura Askerlik” düzenlemesi ile Ermenilerin, Rumların ve Yahudilerin bıkması, usanması, korkması ve gitmesi, en önemlisi ekonomideki liderliklerine son verilmesi hedeflenmişti.

1955 yılında Hülya Hoca, tıp öğrencisi Metin ile nişanlı 17 yaşında genç bir kız. “Eleniler’in yazlığından gelmiştik, Büyükada’dan, yaz güzel geçmişti. Sabah’tan Beyoğlu’na gidecek, vitrinlere bakacaktık. Babam bir önceki akşam gitmeyin dedi, evde kalın, hatta Eliler’e de söyle, ailece bize gelsinler, annen de özlemiştir…” diye başlamıştı anlatmaya.

Bu teklifi kötüye yormadığını ama ancak günler sonra neyin ne olduğunu anladığını ve babasını hiç affetmediğini söyledi Hülya o gün bana. “Gitmedik, dinledik babamı, oturduk Eliler’le, akşamüstü 6 gibi saldırmaya başladılar, hiç tanımadığımız insanlar mahallemize saldırmaya başladılar.  Annem, bir iki Ermeni komşuyu da bizim daireye getirdi. Kapıcıya tembih ettiler, saldıracak olanlara, ‘gavur yok burada’ dedirttiler.”

Hülyalar gibi, komşularını saklayanlar olmuş ama yan apartman, karşı apartman, tanınmayacak hale gelmiş.  Ortalık sakinleşince Eli, “ Babam dükkânda, ya ona bir zarar geldiyse, gidip bakacağım” demiş. Anneleri bırakmamışlar ama kızlar kaçmış birlikte; Eli babasının, Hülya Eli’nin ardından gitmiş.

İki sokak ötede kıstırmışlar Eli ve Hülya’yı. Hülya bağırmış biz Türk’üz demiş, inanmamışlar. Dövecekler sanmış Hülya, korkmuş… Dövmemişler…

“Polis yanımızdan geçti…” demişti; polisin o gün “Polis değil, Türk’üz!” diye sokaklarda bağırdığını anımsamıştım. Herkes perişan olmuş, Eli ile Hülya birbirlerinin yüzüne bakamamışlar o günden sonra. Kalamamışlar, memleketlerini bırakıp göçmüş Eliler.

Tek ümidi, tek dayanağı Metin’miş Hülya’nın, Metin olanların hesabını sorar demiş kendine.

Hesap sormak mı? Nişanı geri vermiş, artık olmaz demiş Metin ve eklemiş “Çok içli dışlıydın o Rum kızla, annem de hep rahatsızdı” demiş.

O günden sonra hayatını karartan tecavüzcülerine değil, o gün olacakları bildiği halde onları uyarmayan babasına, talan kervanına katılan komşularına, onu Eli’den ayıranlara düşman olmuş Hülya hoca.

6-7 Eylül gecesi yaklaşık 400 kadına tecavüz edildiği sanılmakta. Kayıtlı olan 60 tecavüz olayı var ama bu rakam daha yüksek, kadınların utandığı için anlatmadıkları düşünülüyor. Beyoğlu, Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı, Eminönü, Fatih, Eyüp, Bakırköy, Yeşilköy, Ortaköy, Arnavutköy, Bebek, Moda, Kadıköy, Kuzguncuk, Çengelköy ve Adalar’da meydana gelen olaylarda, resmî kaynaklara göre, 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul ve birçok mezarlık ve aralarında çeşitli işyerlerinin bulunduğu 5.317 tesis saldırıya uğradı ve tahrip edildi.

12 kişinin öldüğü, 300 yaralının olduğu olaylarda, tahrip edilen mezarlıklar, yollarda sürüklenen cesetler, cesetlerin altın dişlerinin söküldüğü olaylar ve saldırıya uğrayan hatta sünnet edilen din adamlarının da olduğu kayıtlara geçmiş. Kısacası olaylar, yıllar sonra DP’lilerin “biz bir iki cam kırılacağını sanmıştık” boyutunu bayağı zorlamış.

Enjekte edilen Ermeni, Rum, Musevi düşmanlığı bazılarının komşusunu korumasına, kendisini siper etmesine engel olamadı  fakat yaşananlar kafalardaki “yabancı, gayrimüslim düşmanlığının” bugüne kadar uzanan gelişiminin önemli yapı taşlarından oldu.

Hülya Hoca’nın dediği gibi “Komşularını evlerine saklayanlar, bir Rum’u ya da Ermeni’yi sakladıklarını değil, Stavro’yu, Ohannes’i, Vartuhi’yi sakladıklarını düşünmüşlerdi…”

Tam 64 yıl oldu, Cumhuriyet tarihinde İstanbul’da yaşanmış en büyük ve kitlesel pogromu için devlet ne kendini eleştirebildi ne özür dileyebildi. Bu memleketin insanlar gittiler, korunmasız oldukları gerçeğini daha fazla gizleyemediler kendilerinden. Çocukları için, gelecekleri için, yavaş yavaş, usulca ama gözleri yaşlı gittiler.

Herkül Milas ile sohbeti özlediğim, aklıma ona sormam gereken bir soru geldiğinde hep bunu düşünüyorum. Özlem boğazımı sıkıyor, olanların acısı midemi ağrıtıyor. Biz niye fazla geldik memleketimize, İstanbul’umuza?… Yakışıyor mı bizim gibi İstanbullulara başka şehirlerde buluşmalar…


https://ahvalnews.com/tr/6-7-eylul/6-7-eylul-pogromu-ve-memleketim?fbclid=IwAR3mHyQ1smKzgGLk0F_RHBvZAxHi14N86qHDAwXaIJSAV0KpC99Znxngh1c

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: