İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Patrik Mutafyan ne için yaşamıştı?

Kaza gününden, son nefesini verdiği güne kadar maddi koşullarında kayda değer bir değişim olmayan Srpazan’ın ne Bodrumlarda yazlığı ne de lüks semtlerde rezidansları olmadığından bu değişimin sebebi para ve zenginlik olamazdı. Makam sevgisi de olamazdı. 

Besse Kabak

“Yüzüncü yıl veya yıl dönümleri sadece ölülerimizi anmak için değil, bilakis biz yaşayanlar için de yapılmış olur. Bu anmaları sadece onları hatırlamak için değil, özellikle bizim kendimizi hatırlamamız için, salt onlara saygı duyup, onurlandırmak için değil; ilave olarak halkın, böylesi dahi/kabiliyetli evlatlarının saygı ve övgüye layık olduklarının farkına varması için yaparız.” 

(Gomidas Vartabed ve Hovhannes Tumanyan’ın doğumlarının yüzüncü yıl anmalarına ithafen) 

Türkiye Ermenileri 82’nci Patriği Şnorhk Kalustyan

Sevgili Rober, “Kamusal alanda söz söyleyip kalem oynatma sorumluluğu”yla yazdığını belirttiğin “Av Partisindeki Patrik” başlıklı yazını, pek çok okur gibi ben de üzüntüyle okudum. Tarihe tek yanlı not düşülmüş olmasın diye yaptığın ithamlara hemen cevap yazmayı istesem de tuhaf bir şekilde yazımı ancak ruhani babamın yasının sona erdiği dönemde bitirmek kısmet oldu.
Şnorhk Badriyark’ın da dediği gibi toplum için rol model olan insanları saygı ve övgüyle anmak, esasında geride kalanlar için büyük artılar oluşturur. Bu nedenle de böylesi değerli bir evladını yitiren milletimizin Mesrob Badriyark’ın ardından söylemiş olduğu iyi sözlerin, aktarmış olduğu güzel anıların senin kaleminden hoyratça sözler dökülmesini tetiklemiş olmasına anlayabilmiş değilim.

Mesrob Badriyark’ın psikolojik çöküntü nedeniyle rahip olduğunu aktardığın “Söz konusu kişinin hayatının en önemli kararı, genç yaşta din adamlığını tercih edişi, yine ruhsal bir sarsıntının ardından gelmişse… Üniversite öğrenimi sırasında geçirdiği ve çok yakın bir arkadaşını kaybettiği trajik bir trafik kazası sonrasında, derin bir kedere savrulduğu dönemde din adamı olmaya karar verdi.” cümlelerindeki ithamlarla başlayacak olursam.

Yoğun bakıma kaldırılan arkadaşının ölümüyle sonuçlanacak o kaza esnasında Badriyark Hayr’ın (takdis olmadan önceki ismiyle Minas Mutafyan’ın) da kaburga kemiklerinde kırıklar oluşmuş, yüzü ve vücuduna saplanan cam kırıklarını temizleyebilmek için ameliyata alınması gerekmişti. Bu yüzden de normal bir ölüme tanık olan insanlarda dahi ruhsal sarsıntı oluşabilecekken, Badriyark’ın hem kaza esnasında bayılmasına neden olacak düzeyde olan yaraları, hem de kendine geldiği zaman, kemerini takmadığı için çarpma esnasında öne doğru savrulan arkadaşının (kafasının camdan dışarı çıkması sonucu) boynunda oluşan derin kesiği görüp “Şimdi yap desen yapamam ama o şokla yaşasın diye, belki nefes alır diye yana düşen başını boynunun üzerinde tuttum” diye tarif ettiği o şok durumuna maruz kalması sonucunda ruhsal olarak etkilenmemesinin anormal olacağını kabul etmemiz gerekiyor.

Kazaya karşı şeritten gelen sarhoş bir şoför sebep olmuş olsa da Mesrob Srpazan o dönemdeki hislerini “Arkadaşım Amerika’ya beni görmeye gelmişti, kaza esnasında arabayı ben kullanıyordum. O yüzden de kendimi suçlu hissediyordum.” şeklinde dile getirmektedir. Kendisi de arkadaşının ölümüne neden olan o kazadan sonra yaşadıklarını “Hayatımın dönüm noktası” olarak tanımlamaktadır. Ancak onun bahsetti ruhsal anlamda yaşanılan bir dönüm noktası olup, kazadan önceki yıllarda, kaza dönemi ve kazanın sonrasında olmak üzere üç farklı dönemde yaşanılan olayların onun hayatına yön vermesine etken olması şeklinde gelişir. Kendisinin din adamı olmayı düşünmeye başlaması ise “derin bir kedere savrulduğunu‘” söylediğin o dönemde değil, kazadan sonra da gitmekte olduğu kilisede tanışıp sözlenmiş olduğu kız arkadaşıyla, yurt dışından gelen bir vaizi dinlemeye gittikleri gün başlamış olur.

İngiltere’den gelen bu din adamı kilisedeki vaazını “Bütün benliğinle, bütün kalbinle, bütün canınla Rab Allah’ı ve insanları seveceksin. Rabbi seviyorsan ve Rab seni mutlu ediyorsa, (içinde) insan sevgisi varsa o zaman o mutluluğu sende başkasına yaymaya çalışacaksın. İncil bu demek.” çağrısıyla sonlandırmıştır. Mesrob Srpazan çok etkilendiğini belirttiği o vaaz esnasında benliğinde Tanrı’yı hissettiğini söyler. Aslında daha önce, arkadaşı Pedro’nun ölüm haberini aldığı gün de yine Tanrı’yı hissetmiştir. Görevli olan polis memuru haberi vermeye geldiğinde Mesrob Srpazan İstanbul’dan beraberinde getirdiği ilahi kasetini dinlemektedir. Karşısındaki gencin imanlı biri olduğunu anlayan memur “Rab Hisus’u (İsa Mesih’i) kurtarıcı olarak inanıyor musun?” diye sorar. Aldığı “İnanıyorum.” cevabı üzerine de “O zaman çok memnun oldum. Çünkü inanıyorsan, O seni bu ölüm kuyusundan çıkaracaktır. Ben sana başka bir şey söylemeye gelmiştim. Ama dilim varmadı. Kazadaki arkadaşının iki saat önce öldü…

Polisin gitmesinde sonra evde ilahi kaseti hala çalmaya devam etmektedir. “Birdenbire her tarafımdan sanki fışkırırcasına Tanrı’yı hissettim. O an sanki bir şey bana “Bedava yaşıyorsun. Şu anda bedava yaşıyorsun. Bak en sevdiğin arkadaşın öldü. Sen de ölebilirdin. Araba senin tarafından vurdu. Onun tarafından vurmadı… Şu anda sırf inayetle yaşıyorsun.” dedi.

“Bütün okuduklarım kitaplardan geldi, böyle kulaklarımdan her tarafımdan girmeye başladı. Benim hayatımın en büyük dönüm noktası oydu. Orada dize geldim. Dedim ki ‘Rab Hisus mademki bedava yaşıyorum. Bundan sonra yeni hayatımı sana veriyorum.’

(O an) Bilmiyorum daha din adamı olacağımı olmayacağımı. Öyle bir şey yoktu aklımda. Sadece bildiğim tek şey Hisus’un eski hayatımı bir tarafa koyduğu, yepyeni bir hayat başlattığıydı benim için. Ve onun içinde yıkanmış, onun için arınmış, onun için daha da kutsiyet dolu, ona verilmesi gereken bir hayat yaşamam gerekliydi…

21 Kasım 1998’da Patriklik makamı ve asasını alacağı dini tören için düzenlenen kitapçık kapağı

21 Kasım 1998’da Patriklik makamı ve asasını alacağı dini tören için düzenlenen kitapçık kapağı

Tanrı’yı ilk kez hissettiğini söylediği o gün odasında yapayalnız olsa da vaizi dinlemek için kiliseye sözlüsüyle birlikte gitmiş olması, Mesrob Srpazan’ın, Tanrı’yı hissettiğine dair beyanına tanıklık edecek olan ikinci bir kişi olmasını sağlamış olur. Sözlüsüne kilisedeki duada hissettiklerine dair hiçbir şey söylememiş olsa da genç kız o an sevdiği insanın Tanrı tarafından çağrıldığını hissetmiştir. Kilise çıkışı el ele yürürlerken sözlüsü birdenbire “Tanrı seni çağırıyorsa, beni senin yolunda engel olarak görme.” der. “Bu duadan sonra bunu hissediyorum. Öyle bir şey varsa beni engel olarak görme. Ben seni seviyorum. Seninle evlenmek de istiyorum ama hayatımın sonuna kadar dualarımda Tanrı’ya “Sana ait olan şeyi ben senden aldım diyemem. Böyle bir şey varsa içinde, beni engel olarak görme. Şu anda başka hiç kimsem yok. Hiçbir arkadaşım yok. Bana sorarsan senle kalmak da istiyorum. Ama Tanrı çağırıyorsa, eğer hissediyorsan, beni engel olarak görme.” der. MesrobSrpazan “Arkadaşımın ölüm haberini aldığım gün hissettiğim şey aklıma geldi. Ve düşündüm ki bu Tanrı’nın o gün bana verdiği bir şeydi. Bu akşam da yeniden aynı şeyi hissediyordum. Ve birbirini tamamlıyordu. Bunu biraz ciddiyetle düşünmem lazımdı… (Din adamı olma fikri) O kadar içimden geliyordu ki ‘Bir zaman görüşmeyelim, iki üç hafta sonra görüşüp ondan sonra karar verelim.’ diye cevap verdim” der. Düşünme dönemi sonlandığında, seçtiği yol, senin de dediğin gibi aile kurmak, evlenip çocuk sahibi olmak yerine, rahip cüppesini giyerek hayatını Tanrı’ya adamak olur.

Yeri gelmişken Mesrob Srpazan’nın kazadan sonra yaşadıkları üzerinden Tanrı’yı ‘keşfetmiş’ olmadığını da belirtmem gerekiyor. Kendisi zaten kaza öncesinde sivil olsa da Amerika’da yaşayan Ermenilere, ayinlerimizde okunan ilahileri öğretecek (bir seferinde din adamı gelemeyince, onun verdiği direktifler doğrultusunda arkadaşlarına cenazede okunan ilahileri öğretip, Anna isminde bir Ermeni kadının cenazesini kaldıracak) düzeyde önderlik etmektedir. Bu yüzden de istese papaz olmayı seçerek, sevdiği insanla birlikte kuracağı yuvasında, düzenini hiç bozmadan din adamı olarak hizmet vermeye devam edebilirdi. Ancak içindeki Tanrı sevgisini o kadar diri bir şekilde hissetmektedir ki, tıpkı Havariler gibi, tıpkı Aziz olarak kabul edilen din büyüklerimiz gibi, o da kendisine bahşedilmiş olduğuna inandığı bu yeni hayatı, Tanrı’nın sözleri ve sevgisini insanlarla paylaşmak uğruna adamayı tercih eder.

Aynı senenin yaz aylarında İstanbul ve Kudüs’e yaptığı ziyaretler vermiş olduğu rahip olma kararını perçinler. Henüz genç yaşlarında olmasına karşın sahip olduğu mükemmeliyetçi kişiliği Tanrı’nın yolunda hizmet verebilmek için daha donanımlı olması gerektiğine kanaat getirmesine neden olur. Amerika’ya dönüşünde University of Memphis’te eğitim gördüğü “Ticaret” ve “Ekonomi” bölümlerini yarım bırakarak “Sosyoloji ve Felsefe” bölümlerinde kaydını yapar. Sonra da Teoloji bölümünde eğitim almaya başlar. (1977-1979 arasında Sevvanee Anglican Seminary Memphis Extension Lisans Kursları’nda Teolojiye katılır. 1979-1982 Hebrew University of Jerusalem’de (İsrail) Lisansüstü eğitimini Eski Ahit Tarih ve Edebiyatı Bölümü’nde yapar. Jerusalem University College’de ise Kitab-ı Mukaddes Arkeolojisi konusunda Lisansüstü eğitim alır) 1979 yılının Mayıs ayında ise İstanbul’da, Patrik I. Şnorhk Kalustyan tarafından Beyoğlu Üç Horan Ermeni Kilisesi’nde Rahip olarak takdis edilerek Mesrob ismini alır.

Çoğu insan için böylesi bir karar vermiş olması anlaşılmaz olsa da o sözlüsüyle kuracağı yuvayla aile sahibi olmak yerine Ermeni milletini ailesi olarak seçmeyi, biyolojik olarak sahip olabileceği evlatlar yerine, çocuğu, genci, yaşlısıyla her bir bireyiyle ayrı ayrı ilgilenip, emek ve sevgisini vereceği binlerce insanın gerçek anlamda ruhani babası olmayı tercih eder.

Kısa süreliğine de olsa, onunla diyalog kurmuş olan (farklı millet ve inanç mensubuna sahip olan insanlar da dahil olmak üzere) hemen hemen herkes, onda senin öne sürdüğün “çöküntü içinde olan bir ruh hali”  yerine  tam aksine tarif edemedikleri, isimlendiremedikleri bir enerjiyi, bir sevgiyi hissettiklerini bildirmişlerdir. Gerçi hemen sonrasında kurmuş olduğun, “Felsefe ve Teoloji öğreniminin ardından Mesrob adıyla ruhanilik takdisi yapıldı; çalışkanlığı, zekâsı, hitabet yeteneği ve özellikle gençleri kiliseye çeken karizmatik kişiliğiyle cemaatinin sevgisini kazandı. … Ermeni Patrikliği’nin son on yıllarda yetiştirdiği en parlak din adamı olarak genç yaşında önemli görevler üstlendi, zamanla Patriklik makamı için en çok adı geçen aday haline geldi.” şeklindeki cümlelerle daha önce oluşturmaya çalıştığın “çöküntü içinde olduğu” algısını kendin çürütmüşsün. Ancak bu kez de yazının devamında sanki Badriyark Hayr’ın ruhsal bir hastalığı varmış izlenimini oluşturmak ister gibi “zihinsel rahatsızlık”, “akıl sağlığını yitirdi” gibi tanımlar kullanmışsın. Hiç şüphesiz ki bedensel rahatsızlıklar kadar ruhsal rahatsızlıkların yaşanması da doğal bir durum oluşturmaktadır. Ancak Badriyark Hayr’ın rahatsızlığı “zihinsel veya ruhsal hastalık” sonucunda başlayan bir hastalık olmayıp, yazında da belirttiğin gibi “Beynin ön lobundaki sinir hücrelerinin uğradığı hasar sonucunda özellikle kişilikte, davranışlarda ve dilde meydana gelen değişiklik ve bozukluklara sebep olup ölümle sonuçlanan Frntotemporaldemans, olarak tabir edilen” bir hastalık olmaktaydı. Ve evet Ermeni cemaatinin büyük çoğunluğu gibi ben de bu rahatsızlığın doğal bir süreç sonucunda oluşmadığına inanıyorum. 

Patrik ilan edilen Mesrob Mutafyan için törende okunan dua

Tıpkı Hrant Dink’in öldürülmesinin, Samatya’da yaşlı Ermeni kadınlarının darp edilmesinin, Maritsa yayanın saldırıya uğrayıp, bıçaklanarak öldürülmesinde olduğu gibi. Tıpkı Maritsa yaya öldürüldüğünde olay mahallindeki örtüde farklı DNA örnekleri bulunmasına karşın, hunharca ölüme sebebiyet verdiğine karar verilerek müebbet hapis cezasına çarptırılan kişinin, tekrar (etrafında ‘saf biri’ olarak tanınan) bir Ermeni olması gibi. Tıpkı Mesrob Srpazan’ın hastalığı nedeniyle türlü oyunlarla, boş bırakılarak, on iki yıldan bu yana devam eden Patrikhane ve milletimiz üzerinden oynanan oyunların doğal olmadığı gibi, bizlere yaşatılan bu uzun süreç sonrasında “sokaktaki adam” lar olarak bizler de doğal olarak Srpazan’ın hastalığının doğal olmadığına kanaat getiriyoruz. 

Hatta bugüne kadar yaşanan olayların ışığından geçmişe baktığımda kendi adıma Ermenilere gözdağı verme sürecinin Hrant Dink’in öldürülmesinden çok daha önce, Mesrob Srpazan’ın Patrik seçilmesiyle birlikte başlamış olabileceğini dahi düşünüyorum. “Makama oturmasıyla birlikte güç ve yetkilerini daha önce verdiği sözlerle bağdaşmaz şekillerde kullandı ve böylece başta Dink olmak üzere önceki destekçilerinden bir kısmının tepkisini toplamaya başladı.’” sözlerinle dile getirdiğin o dönemin, seçimin hemen akabinde katıldığı bir toplantıyla başladığını biliyoruz. Muhtemeldir ki o toplantıda kendisiyle de tıpkı Hrant Dink’e yapıldığı gibi “uyarı niyetli” bir görüşme gerçekleştirilmiş olmalıydı. Hrant Dink öldürülmeden önce kaleme aldığı son yazısında maruz kaldığı olaylar ve kendisiyle yapılan “uyarı” niteliğindeki o görüşme sonrasında yüreğinde “güvercin tedirginliği” oluştuğunu aktarmıştı. Mesrob Srpazan ise o güne dair (kendi yakın arkadaşlarına dahi) bir açıklama yapmamıştı. Bu yüzden de seçim öncesi yapılan tehditler ve asılsız suçlamalardan yıldırılamayan Mesrob Srpazan’da oluşmuş olan bu denli keskin değişimin nedenler hakkında kesin bir bilgiye sahip olamayacağız.

Daha önce yaşadığı kazada ölümle burun buruna gelmiş, üstelik bu kazadan sağ salim kurtulduktan sonra, Tanrı’nın yolunda hizmet vermek için kendi benliğinin “ölüm”ünü seçen biri olarak, Patrik olmadan önceki yirmi yıl zarfında, Ermenilerin yaşadığı her il ve ilçede çocuklar, gençler ve yaşlılarla birebir iletişimde olmuş olan Mesrob Srpazan’ın, esasında ömrünü adadığı şey Tanrı Sevgisi yerine, senin dediğin gibi “makam” veya “zenginlik” olabilir miydi diye bakacak olursak…

Eğitimi için Amerika’ya gittiğinde maddi durumu sağlık sigortasını yaptırmaya yeterli gelmemiş, bu yüzden de trafik kazası sebebiyle yapılan ameliyatın hemen akabinde, tedavisini bir doktorun evinde, (hasta bakıcı olan hanımının bakımıyla) devam ettirmek zorunda kalmıştı. Din adamı olarak hizmet verdiği süre zarfında ise maaşı dışında hiçbir gelir kaynağı olmamış, katılmış olduğu hiçbir düğün, cenaze, vaftizden (alma hakkı olmasına karşın) ücret almamış, kilseler tarafından ayine katılmak üzere davet edildiğinde (misafir gelen her din görevlisine ulaşım masrafı olarak) verilen ücreti aynı kilisenin Fakirler Kolu’na bağışlaması sebebiyle de her zaman takdir edilen biri olmuştu. Doğum günlerinde dahi kendisine hediye alınması yerine, isteyen kişilerin bağışta bulunabileceği bir kumbara koydurtup, orada toplanan parayı da ihtiyacı olan kurumlara bağışladığı, tekrar ona yakın olan insanlar tarafından bilinen bir özelliğiydi.

O kaza gününden, son nefesini verdiği güne kadar maddi koşullarında kayda değer bir değişim olmayan Srpazan’ın ne Bodrumlarda yazlığı ne de lüks semtlerde rezidansları olmadığından bu değişimin sebebi para ve zenginlik olamazdı. Makam sevgisi de olamazdı. Zira milleti için belirlediği hedefleri hayata geçirebilmek adına emek sarf ederken üzülüp, umudunu yitirdiği dönemlerde (ilki genç bir rahipken, ikincisi ise Patrik olduğu dönemde) bulunduğu makamı terk edip gitmeyi istese de her ikisinde de sevenleri onun gitmesine engel olmuşlardı. Geriye kalan son şık ise onun bu değişimi milletine duyduğu sevgi yüzünden kabul etmek zorunda kalması olmakta.

Kendisinden önceki kimi patriklerin yaptığı gibi cemaatin varlıklı kesimiyle sıkı fıkı oldu ve onların bağışlarıyla giriştiği Patrikhane binasının restorasyonu gibi işlerin sonucunda, cemaatinin halk tabanından ziyade varlıklı seçkinlerinin tercihlerine duyarlı hale geldi.” cümlelerinle devam ettiğin ithamlarına gelecek olursak…

Keşke herkes paylaşma ruhuna sahip olabilseydi de yapılacak işler için hayırseverlere başvurmaya gerek kalınmasaydı! Badriyark Hayr İstanbullu hayırseverlerin yardımlarına ihtiyaç duymuş olmakla birlikte, Patrikhane’nin tadilatı için gerekli olan bütçenin büyük bir kısmını Amerika’da yaşayan Ermenilerden toplamış olduğu bağışlarla oluşturmuştu. Ayrıca onun döneminde yayınlanan Lraper bültenini inceleyecek olursan, kendisinin Patrik olmasından sonra tüm o yoğunluğu içerisinde dahi (eskisi kadar yoğun bir şekilde olmasa da) sadece kendi milletini değil, İstanbul’da yaşayan yabancı uyruklu insanları da kapsayan etkinlikler yapmaya devam ettiğini görürsün.

Günümüzde de devam etmekte olan, Mayr Yegeğetsi’nin Madur’unun, İstanbul’da ibadet edecekleri kiliseleri olmayan yabancı uyruklu Hıristiyanlara tahsis edilerek, onların kendi kültür ve lisanlarında ayin düzenleyebilmelerinin sağlanması da tekrar onun önerisiyle gerçekleşmişti. Geçen sene, Ermeni Kilisesi üyesi (Değabah seçilmiş olan Srpazanımız da dahil olmak üzere) Sırpazanlarımız ve halkımızın kiliseye girip dua etmelerini engelleyebilmek için Mayr Yegeğetsi’nin kapılarının kapatılması emrini veren “din adamları”nın aksine Mesrob Srpazan ebedi uykusunu, yürekleri iman dolu insanların ellerini, kalplerini Tanrıya açmalarında yardım etmiş olan gerçek bir imanlı olarak huzur içinde uyuyacak…

İnsan beyninin her daim unutmaya meyilli olması yüzünden, ne yazık ki kiliselerimizde 21’inci yüzyıla yakışır bir düzenin oluşturulmasındna tutun da gençler, çocuklar ve huzur evindeki yaşlılara varıncaya kadar her birine uygun programlar oluşturulmasından, günümüzde de (onun anısına ithafen) devam ettirilmekte olan kültürel faaliyetlerin başlamasına ve hatta Agos gazetesinin kurulmasına varıncaya kadar pek çok güzel işte onun imzasının olduğu unutuldu. Ancak bizler unutmaya meyletsek de gerçeklerin er geç tekrar gün yüzüne çıkma gibi bir özelliği bulunmakta. Badriyark Hayr’ın pek çok ilklere imza atmasında olduğu gibi Patrikhane’ye yaptırdığı tadilatla, oranın halka ait bir “hane”ye dönüştürmeye çabalaması, orada bulunan milletimize ait maddi manevi paha biçilemez değerleri koruma altına almaya çalışması dahi, onun sahip olduğu geleceğe dönük bakış açısı ve zengin vizyonunun göstermektedir.

Acılarla dolu peş peşe yaşanmış onca travmadan sonra milletimizin uyuyan, küsen ve hatta kaybedilen ruhlarını uyandıracak, milletimizi bir araya getirecek yegane gücün çocuklar ve gençlerimiz olduğunun bilincinde olan Badriyark’ın, birlikte vakit geçirirken enerji aldığı, mutlu olduğu kesim zenginler değil, Patrikhanenin çatısı altında toplamaktan büyük mutluluk duyduğu gençlerimiz ve çocuklarımız oldu. Ben bile ablamın (Badriyark’ın cenazesinin kaldırılacağı gün uzatılan mikrofona aktarmış olduğu bir anısından, onun çocuklara duyduğu sevginin, anne sevgisiyle yarışacak düzeyde olduğunu anlayarak, Srpazan’nın o koca yüreğinde bulunan sevginin büyüklüğü karşısında bir kez daha hayret etmiştim.

Ablam o anıyı yaşlı gözlerle hatırlamış “Badriyark’ı arayıp abim ve ablamla birlikte onu ziyarete gelmek istediğimizi, ama çocuklarımızın artık ele avuca sığmaz hale gelmesi nedeniyle, onları beraberimizde getirmeyeceğimizi söylemiştim. Ancak Badriyark, ‘Çocukları getirmeyecekseniz siz de gelmeyin.’ dediği için, mecburen çoluk çocuk hep bir birlikte toplanıp Badriyarkarana gitmiştik. Çok geçmeden çocuklar bağrışarak koşuşturmaya başlayınca, ben de koşuşturmalarına engel olup, onları susturmaya çalışmak zorunda kalmıştım. Bu durumu gören Badriyark Hayr, ‘Kızım ne istiyorsun çocuklardan?’ diye bana kızınca ben de ‘Çocukların Badriyarkaranda sağa sola koşmalarına, bağırarak gürültü yapmamalarına engel olmaya çalışıyorum.’ demiştim. Badriyark Hayr, ‘Bırak koşsunlar. Bırak uyuyanlar uyansın! Badriyarkaranda hayat olsun.’ demişti.

Elbette ki tüm bu aktardıklarıma rağmen Mesrob Badriyark’ın da tıpkı peygamberler gibi, tıpkı Havariler gibi ve de tıpkı gözyaşları içinde yüz binlerce insan tarafından uğurlanan Hrant Dink gibi insan doğasına sahip olması sebebiyle hataları olmuştu. Ancak İsa Mesih’in “İlk taşı içinizdeki günahsız atsın.” demesinde olduğu gibi şayet karşımızdakini günahkar ilan edip, taşlanmaya mahkûm edecek olursak, bu durumun irili ufaklı hatalara bakılmaksızın senin, benim ve de herkesin taşlanmasıyla devam edeceğini de unutmamamız gerekir.

Geçmişte Hrant Dink’i destekleyip Badriyark’ın yanlış yaptığına inanan veya Badriyark’ı destekleyip Hrant Dink’i yanlış bulan insanlar karşı karşıya kalmıştı. O güne dair tavırları değerlendirecek olursak, iki tarafın da savunma ve kendini ifade etme imkanı olması sebebiyle o zaman verilen “kavga”nın onurlu olduğunu dahi söylemek mümkün. Ancak on yıldan bu yana hasta yatağında yatarken, onun sevgiyle, emekle oluşturmuş olduğu değerlerimizi sömürenlerin ekmeğine yağ sürmek istercesine, Türkiye Ermenileri 84. Patriği Mesrob Mutafyan’ı ebediyete uğurladığımız günün ertesinde, geçmişe ait bir kavgayı tekrar gündeme getirmenin ne kamuoyunun yararına ne de doğruluk adına hiçbir onurlu yanının olmadığına inanıyorum.

Beni en çok şaşırtan cümlen ise Mesrob Badriyark’ın, Hrant Dink’in cenazesinde ağlamasını timsah gözyaşlarına benzetmen oldu.”Pişmanlık mıydı, timsah gözyaşları mıydı, yoksa kendisi de ölüm tehditlerine muhatap olmaktan kaynaklı korkunun eseri miydi? Kim bilir.” diye sormuşsun ya, Mesrob Badriyark’ın (babamın cenazesi de dahil olmak üzere) katıldığı pek çok cenazede döktüğü gözyaşlarına tanık olan bir olarak ben de sana, “Şayet Mesrob Badriyark, Hrant Dink’in katledilmesinden önce ölmüş olsaydı, Hrant Dink’in de ne kadar kızgın olursa olsun, arkadaşının ölümünün acısını yüreğinde yaşayıp, onun cenazesinde gözyaşı dökmez miydi?” diye sorayım. Bu soruya vereceğin cevabın aramakta olduğun cevap olacağını sanıyorum.

Bugünün aydınları, büyükleri olarak bizlerin çocuklara, gençlere daha erdemli bir dünya bırakabilmemiz, empati kuracak kadar sevdiğimiz insanların kavgalarını üstlenmek yerine, onların uğruna hayatlarını verdikleri doğru misyonlarını üstlenmeye çalışmamızla mümkün olacağına inanıyorum.

Sevgilerimle…

(Patrik Mesrob Mutafyan’ın sivil hayatındaki yaşanmışlıklarıa ait bilgiler, kendisinin hayat hikayesini anlatırken yapılmış olan ses kaydından alıntıdır)

https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/05/01/patrik-mutafyan-ne-icin-yasamisti/


İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: