İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Gomidas

Diran Lokmagözyan

Başlangıç

“Ermeni müziğinin babası” olarak kabul edilen Gomidas[1] Vartabed[2] 26 Eylül 1869’da Kütahya’da doğdu. Doğumdaki adı Soğomon Soğomonyan’dır.

Soğomon, bir yaşına gelmeden annesi Takuhi Hovhannesyan’ı kaybeder. 1876’da kaydedildiği dört sınıflı okulu bitirince, babası onu Bursa’ya, annesinin akrabalarının yanına gönderir. Bursa’daki Ermeni okulunda daha ilk yılını doldurmadan babasını da kaybeden Soğomon yeniden Kütahya’ya dönerek babaannesi Mariam’ın yanında yaşamaya başlar.

Ermeni kilisesinin başında bulunan Katolikos IV. Kevork, 1881 yılında episkoposluk payesi almak amacıyla Ermeni kilisesinin merkezi olan Eçmiadsin’e gidecek olan Bursa dini önderi rahip Kevork Tertsakyan’dan, yeni açılan ruhban okulunda eğitilmek üzere beraberinde yetim ve sesi güzel bir çocuk getirmesini ister. Seçilen 10 çocuk arasında, Kütahya Ermenileri’nin sivil yönetimince aday gösterilen Soğomon da vardır, o seçilir.

12 yaşında Eçmiadsin’e gelen Soğomon, Katolikos’un karşısına çıkarılır. Tarihi nedenlerden dolayı[3] Ermeniceyi unutmuş olan her Kütahyalı Ermeni gibi Soğomon da Ermenice bilmediğinden, Katolikos’un sorularını Türkçe cevaplayınca IV. Kevork, “Madem Ermenice bilmiyorsun, buraya ne yapmaya geldin?” diye sorar. Soğomon,  “İşte o nedenle geldim, Ermenice öğrenmeye,” der. Hiç değilse Ermenice şarkı söylemesini isteyen Katolikos’a Soğomon billur gibi çocuk sesiyle bir ilahi söyleyince karar verilmiştir. Çocuğun okula yerleştirilip bir an önce Ermenice öğrenerek derslere katılabilmesi için gerekli olan yapılacaktır. Soğomon’un her ayinde ilahiler söylediği, bu sesi her duyduğunda yaşlı din adamı IV. Kevork’un gözlerinden yaşlar süzüldüğü anlatılır.

Yıllar geçtikçe Soğomon’un müziğe yatkınlığı ve sevgisi daha da belirginleşir. Giderek, Ermeni nota sisteminin büyük bir ustası haline gelir. 

XIX. yüzyıl sonunda Katolikos IV. Kevork’un davetiyle Eçmiadsin’e çağrılan Nigoğayos Taşçıyan, tüm ilahileri ve ana ayini Hampartsumyan notalarıyla[4]  kaydederek yayımladı.

Aynı yıllarda, Avrupa’dan gelen akımlar sayesinde Ermeniler arasında da çoksesli müziğe yönelik ilgi uyanmış ve bazı kişiler, bu alanda yeterli olmadıkları halde, Ermenice şarkıları çok sesli hale getirmeye çalışmışlardı.  Kevorkyan ruhban okulunun 1892–93 yıllarındaki müzik hocası Krisdapor Kara-Murza bu konuda isim yapmış biriydi.

Yeteneği ve müziğe olan büyük sevgisi sayesinde okulun en bilgili müzik adamı konumundaki Soğomon, okuldaki eğitimi tamamlanınca, Kara-Murza’nın yerine müzik hocası olarak atanır. Öğrenciler arasında sevilen bir kişi olan Kara-Murza’nın uzaklaştırılıp, yerine yeniyetme birinin atanması, başlangıçta öğrenciler arasında huzursuzluğa yol açarsa da, Soğomon, sempatik kişiliği ve konuya son derece vakıf bir hoca olarak kendisini kanıtlaması sonucu kısa sürede benimsenir ve sevilir.

Soğomon Gomidas oluyor

Öğrenim yılları sonunda rahip olmaya karar veren Soğomon, 1890 yılında “Sargavak” derecesine hak kazanacak, 1893 yılında “Apeğa”lığa yükselip Gomidas[5] ismini alacak[6], 1895 yılında ise “Vartabet”liğe layık olacaktır.

Hampartsumyan nota sistemine uzmanlık derecesinde vakıf olan, Ermeni kilise ilahilerinin tümünü ezbere bilen, Ermeni dünyevi müziği konusunda geniş çalışmaları olan Gomidas, kendisini sürekli yenileme ihtiyacı içindedir. 1895 sonbaharında Tiflis’te yaşayan Ermeni asıllı müzisyen Magar Yegmalyan’a başvurur. Çarlık Rusya’sında zamanın en tanınmış müzik ustalarından biri olarak kabul edilen ve Rus Çarlık Müzik Birliği’nin Tiflis bölge temsilciliğine bağlı konservatuarın rektörü olan Yegmalyan, Gomidas’ın konservatuara gitmesini gereksiz bularak, müzik teorisi konusunda kendisine 6 ay boyunca özel ders vermeyi üstlenir.

Ne var ki, tüm bunlar Gomidas için yeterli değildir. Zamanın Katolikos’u “Hayrik”[7] lakaplı Mıgırdiç Khırimyan’a başvurarak Almanya’da müzik eğitimi görmek için izin alır. Tanınmış petrol zengini, hayırsever Aleksandır Mantaşyan, eğitim ve geçim masraflarını karşıladığı takdirde gidebilecektir. Katolikos’un mektubunu okuyan Mantaşyan, Gomidas’ın Almanya’da eğitim giderlerini üstlenir. (Mantaşyan, Gomidas’ı daha sonra da gözden ırak tutmayacak, Kevorkyan mektebinde bulunan tek piyanonun başında Gomidas’ın da tüm öğrenciler gibi sıra bekleyerek soğuk salonda kendisine ayrılmış süre içinde parmakları donarak çalıştığını duyduğunda, özel olarak getirttiği Schröder marka bir kuyruklu piyanoyu kendisine hediye edecektir.)

Berlin

1896 yazında Berlin’e gelen Gomidas, Berlin konservatuarı rektörü Joachim tarafından başlangıçta konservatuara kabul edilme sözü alırsa da, Gomidas’ı imtihan eden rektör fikrini değiştirir ve konservatuarın kendisine vereceği fazla bir şeyi bulunmadığından,  Kraliyet Müzik Profesörü Richard Schmidt’ten özel ders almasını tavsiye eder. Böylece,1896–99 yılları arasında Gomidas, Berlin Kayzer Wilhelm Kraliyet Üniversitesi’nde müzik tarihi, enstrüman bilgisi ve müzik teorisi, Richard Schmidt’ten ise piyano, kompozisyon, şan ve orkestrasyon dersleri alır.

Berlin’deki eğitimi esnasında müzik çevreleri tarafından büyük itibar gören Gomidas, yeni kurulan Uluslararası Müzik Cemiyeti’ne, dünyaca ünlü müzikologlar arasında tek öğrenci olarak kurucu üye sıfatıyla kabul edilir.

Ermeni müziği hakkında verdiği bilimsel konferanslar yankı uyandırır ve bilim kurulu tarafından cemiyetin yıllıklarında yayımlanmaya layık görülür. Avrupa müzik çevreleri Ermeni müziğini “keşfetmiştir” artık. Avrupa’nın en tanınmış müzik dergilerinden “Le Mercure Musical” yazarının belirttiği gibi, bu ne Avrupa müziğidir, ne de doğu müziği. Bu şarkılarda güneş var, fakat bu, ne Arabistan çöllerinin, ne de İran’ın yakıcı güneşidir. Gomidas’tan kendilerini daha fazla bilgilendirmesini talep etmekte ve yeni konferanslar vermesini istemektedirler.

Konferanslarda sözlerle yetinmeyen Gomidas pratik örnekler de verir. Bunun için kâh cebinden çıkardığı bir kavalla Ermeni köylüsünün ruhunun dışavurumlarını seslendirmekte, kâh kendi sesiyle aşk, iş, gurbet şarkıları ve ilahiler sunmakta, bazen de Almanlardan oluşturduğu küçük bir grupla bu şarkıları seslendirmektedir. Sonuç o denli etkileyicidir ki, Berlin operası müdürü kendisine solistlik teklif edecektir. Lâkin Gomidas kendisine bir yol çizmiştir ve bunun dışına çıkmamaya kararlıdır. O, kendisini halkına ve onun müziğine adayacaktır.

Derlemeci Gomidas

Daha öğrencilik yıllarında, yaz tatillerinde memleketlerine giden arkadaşlarına küçük kâğıtlar vererek, yaşlılardan dinledikleri şarkıları bu kâğıtlara kaydetmelerini ister. Sınıf arkadaşı, ilerde Ermenistan’ın en tanınmış dilbilimcilerinden biri olacak olan Manuk Apeğyan ise aynı sistemle şiirler toplamaktadır. İkilinin çabaları sonucunda 3–4000 şarkı derlenir. Toplanan söz ve melodiler düzenlenir, bazıları birleştirilir ve taşradaki Ermeni insanının yüreğinden süzülen acı, hüzün, sevinç, mutluluk belirtileri Gomidas’ın usta elleriyle billurlaşır, geleceğe taşınır.

İkili bu eserleri yayımlamakta kararlıdır. İlk 50 şarkı amacı gösteren bir başlıkla, “1001 Şarkı” adı altında basılır. Bu ilk kitabı başkaları da izleyecektir, ne var ki, ikinci 50’likten sonra arkası gelmez.

Gomidas, çalışmalarını sadece köyden dönen arkadaşların ümidine bağlamamakta, kendisi de fırsat buldukça taşraya gidip bazen bir ağacın arkasında saklanarak yetim bir kızın dertli şarkısını kaleme almakta, bazen çift süren köylünün, öküzleri (ve kendisini) gayrete getirmek için söylediği geleneksel çift sürme şarkısını kaydetmekte veya uzak bir manastırın ziyaret gününde toplanmış olan binlerce kişinin ayin sonrasındaki şenlikler esnasında söyledikleri şarkıları ve hatta dansları kaydetmektedir.

Gomidas bu şarkıları kaydetmekle kalmamış şarkıların ortaya çıkması, “yaratılması” sürecini de irdelemiş, konuyla ilgili bilimsel makaleler hazırlamıştır. Ermeni köylüsü genelde bilinen şarkıları tekrarlamamış, şarkıları şahsen ve anında üretmiş veya bir şarkı formunu alıp eklemeler yaparak yeni bir şarkı üretmiştir. Böylelikle, Gomidas’ın derlemiş olduğu şarkıların ezici bir çoğunluğu eksprompt şarkılar olup, daha sonra bazı kişilerin öne sürdüğü gibi “Türkçe şarkıları Ermenileştirmiş” olmaktan da çok uzaktır. Tersine, genelde Ermeni müziğine, özelde ise Ermeni dini müziğine Türk, Arap veya Fars müziği öğelerini karıştıranlara şiddetle karşı çıkmıştır. Bu durum Gomidas’ın en çok önem verdiği ve titiz davrandığı konulardan biri olmuştur.

Dini müzik-sivil müzik etkileşimi ve Gomidas

“İstanbullu muganniler” hakkındaki şikâyeti de çoğu kişi tarafından iyi bilinir. Aslında bu basit ve anlaşılır bir durumdur. 

XIX. yüzyıl İstanbul’unda, Ermeniler arasında kilise görevlisi olmak, muganni olmak büyük bir şeref olarak kabul edilmekteydi. Sesi güzel olanlar kilise ilahileri okumak için kabul edilir, bu insanlar halk tarafından tanınıp saygı görürdü. Bugünün Türkiye’sinde alışık olduğumuz “kahve kültürü” yerine, eski İstanbul’da “meyhane kültürü” hâkimdi. Sesi güzel olanlar otomatikman sanata, müziğe yöneldiklerinden ve şarkı söyleyen kişiler genellikle bir enstrüman çalmayı ve alaturka müziği öğrendiklerinden, bu insanlar gündüz kilisede ilahiler terennüm etmiş, geceleri ise meyhanelerde çalıp-söylemişlerdir. Bunların arasında çok sayıda Klasik Türk Müziği bestecisi de bulunmaktadır.  O nedenle stil bakımından bir etkileşme olduğu muhakkaktır. Bunun sonucunda, Klasik Türk Müziği’nde Ermeni ilahileri formları bulmak mümkün olduğu gibi, tersine bir etkileşim olarak da (örnekleri günümüze kadar mevcut olan) alaturka müziğe yatkın ve bu müzik türüyle ilgili tüm kilise mugannilerinde, ilahileri alaturkaya has “süslemelerle” okuma alışkanlığı görülmektedir.

Gomidas, bu alışkanlığa şiddetle karşı çıkmış, bu nedenle dini müzik derlemelerinde ağırlıklı olarak büyük şehirlerden uzaktaki din adamlarından ve mugannilerden faydalanma yoluna gitmiştir. Benzer müzik çalışmaları yaparken kendisinden fikir soranlara ise, ilahileri alaturka müzik formlarıyla karıştırdıklarından dolayı şu veya bu kişiden sakınmalarını salık vermektedir.

Gomidas’ın şarkı derleme çalışmaları aslında hiç de kolay olmamıştır. Zaman, günümüzde olduğu gibi herkesin televizyonda gözükmek için can attığı zamanlar değildi. İnsanlar benzer çalışmaları garipsiyor ve köylerine “şarkı söyleyen bir rahibin” gelmesini hayretle karışılıyorlardı.  Şarkı söylemek (ve üretmek) Ermeni köylüsü için basit bir işlevdi ve kimin hangi şarkıyı bestelemiş olduğu hiç önemli değildi, hatta bu konuda konuşmak ayıptı. Kızlar utangaçtı, bir erkeğin (rahip de olsa) karşısına çıkıp şarkı söyleyemezlerdi. Erkekler ise işleri, sabanları ve çiftleri veya öküzleriyle ilgili şarkılar örüyorlardı. Onlara göre bu, sadece işlerinin bir parçasıydı. Bir örnek verelim: Çift sürme şarkılarını kaydetmek için köye giden Gomidas’a en iyi çift şarkıları söyleyen köylüyü çağırıp şarkı söylemesini isterler. Köylü şaşırır, çevresine bakar ve “Nasıl, burada mı, fakat burada ne çift var ne de öküz, ben nasıl şarkı söyleyebilirim?” der. Bu örnek tek başına, elimizdeki Ermeni halk şarkılarının nasıl yaratılmış olduğunu bize göstermektedir. Hiç kimse bir sanat eseri yaratma veya isim yapma niyetiyle şarkı üretmezdi. Tabii ki müzik ve sanat adına beste yapan ve icra edenler de vardır. Bunlar profesyonel müzisyenler, âşıklar veya Ermenicede daha yaygın bir isimle Koğtan veya Kusanlar’dı. Köyden köye dolaşarak hem kendi ve hem de diğer müzisyenlerin bestelerini icra eden bu sanatçılar eski destanlar da yâd ettiklerinden Gomidas onlardan da bazı eserler derlemiştir.

Yeniden Eçmiadzin ve ilk korolar

Berlin’deki eğitimini bitirip Eçmiadsin’e dönen Gomidas hemen kolları sıvar. Yeni bir koro oluşturur, bin bir zorlukla bulup buluşturduğu müzik enstrümanlarıyla bir de orkestra kurar. Uluslararası Müzik Cemiyeti’ndeki üyeliği sürmekte, derneğin yıllığı için bilimsel makaleler yazmaktadır. Yakın doğunun tanınmış tek müzikologu ve Uluslararası Müzik Cemiyeti’nin yakın doğudaki tek temsilcisidir.

Ermeni müziği konusundaki çalışmalarına hız verir; Türk, Kürt, Arap, Fars, İbrani ve Balkan ülkelerinin müziklerini de araştırarak konusunda zamanın tek uzmanı seviyesine yükselir. Ermenistan’a yolu düşen her aydın ve özellikle her müzisyen için Gomidas’la tanışmak, onunla görüşüp fikir almak, yapılması gereken en zaruri işlerden biridir artık. Avrupa’nın çeşitli şehirlerinden konser ve konferans davetleri almaktadır. Kendisini ansızın bir iş deryası içinde bulur: Koroyu yönetecek, Tiflis ve Bakû gibi yakın sayılabilir kentlere konserlere gidecek, derleme ve düzenleme çalışmalarına devam edecek, makaleler yazacak, araştırmalar yapacak ve Avrupa’dan gelen konser ve konferans davetlerine icabet edecektir. Ama o tüm bunların altından kalkabilmektedir…

Bir din adamı olarak kıt maddi imkânlar içinde yaşayan Gomidas, kendi ihtiyaçları için hemen-hemen hiç harcama yapmazdı. Kütahya’da yaşayan âmâ halası Güline ve halaoğlu Krikorik Hacı-Hagopyan-Karaoğlanyan’a da aylığından pay gönderirdi. Onun son derece yalın yaşam tarzı herkesin malumuydu. Yatak, yorgan, yastık kullanmaz, altına bir çarşaf, üstüne de yorgan niyetine ikinci bir çarşaf alırdı. Elindeki-avucundakini müzik çalışmalarına harcar, çok çalışmayla çeşitli işlerden elde ettiği birkaç kuruşu kitaplarının yayımlanması için kullanırdı. Bu konuyla ilgili olarak ve Gomidas’ın yeteneğinin daha iyi anlaşılması için bir anıya burada bütünüyle yer vermenin gerekli olacağı düşüncesindeyiz.

“Üç buçuk yılda ayakkabıcılık bile öğrenilemez!”

Daha baştan söylediğimiz gibi “talihsiz bir yıldız altında doğmuş” olan Gomidas, hayatı boyunca karanlığa ve gericiliğe karşı göğüs germek zorunda kalmıştır. Olsun Eçmiadsin’de, olsun İstanbul’da, Tiflis’te ve hatta doğum yeri olan Kütahya’da, ona yazıyla sözle saldıranlar olmuştur. Bunlardan biri de, Gomidas’ın Berlin’de aldığı eğitim sonrasında Kafkasya’da yürüttüğü müzik çalışmalarını aşağılayan ve sahte isimle yayımladığı bir makalesinde “Üç buçuk yılda kunduracılık dahi öğrenmek mümkün değil, nerde kaldı müzisyenlik…” diyen Krikor Vantsıyan’dı.

Gomidas’ın öğrencilerinden Vahan Der-Arakelyan, Gomidas-Vantsıyan karşılaşmasını şöyle anlatmaktadır.[8]   

“Nisan ayında bir Pazar günü ayinden sonra, Gomidas beni ve Melkon Krişçiyan’ı, koro için düzenlemiş olduğu <Dsirani dsar bar mi da> halk şarkısını dinlememiz için yanına çağırdı.

Bize koyu Türk kahvesi ikram etikten sonra tam işe koyulmuştuk ki, kapı vuruldu.

—Herein (girin) diye seslendi ev sahibi tatlı sesiyle.

Elinde, kutusunun içindeki kemanıyla yazar Vırtanes Papazyan ve kısa boylu, şişmanca bir adam içeri girdi. Papazyan, Gomidas’la kucaklaştıktan sonra yanındakini 

— Ermeni poşaların[9] edebiyatçısı Krikor Vantsıyan, diyerek takdim etti.

Adam kızardı ve kıllı eliyle elimizi sıkarak bir nevi şaşkın bir halde ayakta durdu.

Gomidas, yeni gelenlere de kahve ikram ettikten sonra ricaları üzerine pedallı orgun önüne oturup düzenlediği halk “Le-le”lerini ve dini şarkılardan çeşitli parçalar söyleyerek hayranlık uyandırdı.

Gomidas, şarkı ve müziği keserek Papazyan’a döndü.

— Vırtanes can, bir de sen çal, ben dinleyeyim, -dedi.

— Memnuniyetle.  Tam da sana Kürtçe “Lur-da-lur”u çalmak için kemanımı yanımda getirmiştim. Bu, Türkiye’deki Kürtler arasında çok yaygın ve sevilen bir efsanedir. Ben bunu düzenledim ve yakında yayımlayacağım.

Gomidas yüksek yazı masasının karşısına dikildi ve misafirlere belli etmeden beyaz bir kâğıtla kalem aldı. Çenesini sol yumruğuna dayayıp gözlerini Papazyan’a dikerek bir taraftan müziği dinliyor, diğer taraftan ise “Lur-da-lur” şarkısını Ermeni notalarıyla kaydediyordu.

Sadece yeni bir satıra geçeceği zaman kâğıda bakmaktaydı.

Papazyan içtenlikle çalıyordu. Kürt melodisi, havada dalgalanan bir kurdele gibi ani bir çıkışyapıyor, ardından baş döndürücü bir hızla aşağı iniyordu. Tam burada, “Lur-da-lur” ardı ardına gelen hafif dalga hareketleriyle sızladı ve bizi derin bir keder ve elemle kaplayan ümitsiz bir haykırışla aniden son buldu.

— Nasıl buldun Gomidas, beğendin mi? diye sordu Papazyan, kemanı göğsünden indirerek.

— Şahane. Beğendim ve sevdim. Şimdi de ben çalayım sen dinle.

Böyle söyleyerek, Gomidas kâğıdı yazı masasından aldı, orga yaklaştı, oturdu ve hemen orada kaydetmiş olduğu “Lur-da-lur”u çalıp söylemeye başladı.

Orgun akıcı sesleri Kürtçe melodinin hızlı tempolu ve çevik oyunlarını zorlukla ifade edebiliyordu, fakat melodinin hatasız ve doğru olduğu şüphesizdi

Hepimiz bu büyüleyici adama şaşkınlıkla bakıyor, hayranlığımızı nasıl ifade edeceğimizi bilemiyorduk. Papazyan düpedüz şaşırmış, taş kesilmişti.

— Gomidas, sen “Lur-da-lur”u önceden kaydetmiş miydin?

— Hayır, sen çalarken kaydettim.

— Fakat siz durmuş Vırtanes’in çalmasını dinliyordunuz, diyerek söze girdi Vantsıyan, olağanüstü bir şüpheyle.

— Ne varmış ki, kulağım duyuyor, elim ise yazıyordu. İşte bakın.

Orgun üzerindeki kâğıdı alıp eğri-büğrü satırlarla yazılı “Lur-da-lur”u gösterdi.

— Yok, canım, bunun içinde bir oyun var, ya da…

— Ya da ne, Papaz?

— Ya da sen büyücüsün.

— Boş şeyler konuşma, ne büyücüsü?

— Fakat çok küçük ses aralıklarıyla dolu olan Kürtçe melodileri kaydetmek çok zordur.

— Ne kadar zor olursa olsun, sana Ermenice okunan bir yazıyı hatasız yazmak çok mu zor olurdu?

— Tabii ki hayır, fakat yazıyla bunun arasında büyük fark var Gomidas.

— Benim için hiçbir fark yok.

Papazyan, Vantsıyan’a doğru yan gözle, fakat sert bir bakış atarak 

— Gomidas’ı tanımadan, onun yetenekleri ve becerileri hakkında bir fikir sahibi olmadan onu alenen tenkit edip “üç buçuk yılda kunduracılık dahi öğrenilemez, nerde kaldı müzisyenlik” diye yazan adam vicdansız ve utanmaz değil mi?- dedi.

— O utanmaz adam benim, Gomidas ve vicdansızlığım için özür diliyorum, diye kekeledi Vantsıyan, ıstakoz gibi kızarıp ellerini Gomidas’a uzatarak.

Birdenbire gelen bu tatsız durumdan Gomidas’ın rengi atmıştı,  fakat bir anda bundan sıyrılıp yüzünde geniş bir tebessüm belirdi. Kendisine doğru uzatılan elleri sıkarak, çocuk saflığıyla:

— İki kopek[10] ver, makalenin acılığını unutalım, dedi.

— Rahip can, iki de veririm, on iki de, yalnız ki beni affet.

— Hayır, tam iki kopek.

Gomidas, birkaç yıl içinde bu şekilde topladığı iki kopeklerle Paris’te “Hay Kınar” köy şarkılarının ilk cildini yayımladı.”

Gomidas, Tumanyan ve “Anuş”

1903 yılının sonlarında Prenses Mariam Tumanyan[11] Gomidas’tan, ünlü şair Hovhannes Tumanyan’ın “Anuş” uzun şiirini opera eseri olarak bestelemesini rica eder. Öyküyü çok beğenerek hemen işe koyulan Gomidas, Tumanyan’dan eserin bazı yerlerinde sahnelenme amacıyla değişiklikler yapmasını rica eder. Şairlik ve yazarlık işleri arasında ve hatta daha da yoğun bir şekilde toplumsal problemlerin çözümüyle uğraşan Tumanyan, Gomidas’ın ısrarlı mektuplarına karşın bir türlü gereken değişiklikleri yapmaz. Gomidas’ın mektuplarından öğrendiğimize göre kendisi buna rağmen bu eser üzerinde çalışmış ve büyük oranda tamamlamıştı. Gomidas’ın arşivindeki belgeler arasında “Anuş” operasıyla ilgili sadece birkaç şarkı bölümünden başka bir şey bulunmamaktadır. Anuş operasının partisyonlarını da Gomidas’ın sayısız kayıp çalışmaları listesine ekleyebiliriz.

Kayıplar, kayıplar

Kayıplar bu kadar değildir. 1915’te sadece insanlar değil, çok sayıda kültür hazinesi de yok oldu. Kiliseler, manastırlar ve bu manastırlarda saklanan yüz binlerce eser. Bir örnek verelim: Kayseri dini önderi Dırtad episkoposun, Kayseri’deki Surp[12] Taniel Manastırı’nda saklanan elyazmaları arasında bulduğu Ermeni “khaz”larıyla ilgili bir kitabı Gomidas yıllarca rica-minnet incelemek istemiş, ne kitabın kendisini ne fotoğraflarını elde edebilmiş, onca rica ve başvuruya rağmen kitabı kopya etme imkânını dahi bulamamıştır. 1915 sonrasında bu kitabın artık var olmadığını söylemeye gerek yok.

Yukarıda belirtildiği gibi, bu eski Ermeni nota sisteminin sırrı çoktan unutulmuştu. Ermeni ve yabancı birçok bilim adamı bu konuda çalışmalar yaparak bu sistemi çözmeye çalışmışlar, fakat hiçbiri başarılı olamamıştı. Almanya’daki eğitimi sonrasında bu konuya Gomidas da eğilmiş ve başarı kaydetmiştir. Mektuplarından öğrendiğimize göre 1908–09 yılında “khazların” (Alm. Neumen) sırrını çözmeye muvaffak olup basit şarkıları okuyabilmekteydi.

“…16 yıllık çalışmam ürün verdi, bizim eski khazların temel formülünü buldum ve basit khazlarla yazılı olanları okumaya başladım.”[13]

Bir diğer mektubunda ise bu konuda yayına hazırladığı geniş çaplı bir çalışmasından bahsetmektedir. Ne yazık ki, hastalığı sonrasında evinden derlenen eşyaları ve notaları arasında bu konuda bir çalışma bulunamamıştır. Sadece bölük-pörçük karalamalar elimize ulaşabilmişse de bunlardan bir şey çıkarabilmek mümkün değildir. Böylelikle, kaybettiğimiz yüzlerce yıllık bir nota sistemi bilgisine Gomidas sayesinde tam kavuşabilme şansını elde etmişken, muhtemelen sonsuza dek tekrar kaybetmiş olduk.

1915 öncesi

Gomidas, Eçmiadsin’de bulunduğu süre içinde taşradan yeni melodiler toplama işini hiçbir zaman aksatmaz. Özellikle Almanya dönüşü, yeni melodiler toplama ve araştırma çalışmalarına hız verir. Kimi zaman kendisini o denli yoğun bir çalışma temposuna kaptırır ki, doktorlar kendisine kesin istirahat verirler. 1893[14] yılında hem istirahat etmek, hem de yıllardır görmediği doğduğu şehri ziyaret etmek amacıyla Kütahya’ya giden Gomidas, burada büyük bir ilgiyle karşılanır ve duygulu anlar yaşamasının haricinde önemli derleme çalışmalarında bulunur.

Bir zamanlar öğrencisi olduğu okulda dershanesini ziyaret eden Gomidas, çocukluğunda, ders esnasında bağdaş kurarak oturduğu köşede eski günleri hatırlayarak yere oturur. Gomidas’ın yere oturması üzerine heyecanlanıp sandalye getirmeye kalkan okul yöneticilerine ise “Hayır, ben zamanında fakir bir ailenin çocuğu olarak, kuru tahtanın üzerinde mindersiz oturuyordum, şimdi farklı biri değilim, tekrar böyle oturmak istiyorum” der. Çocukluğunu geçirdiği evde yatağının başucunda, bir zamanlar annesinin resminin asılı olduğu çiviyi okşarken gözyaşlarını tutamaz.

Tatil için gittiği yerde boş durmayan Gomidas, Kütahya’da Türkçe şarkı ve türküler derlemiştir. Derlemeler, Hampartsumyan notalarıyla kaydedilmiş ve her şarkının kimin ağzından derlendiği ile bestecinin ismi belirtilmiştir.100 yıl öncesi Avrupası’nda dahi yeni yaygınlaşan benzer derleme çalışmaları, yakın doğu bölgesinin hiçbir yerinde yapılmamaktaydı; bu açıdan bakıldığında Gomidas’ı bu coğrafyada ilk bilimsel müzik araştırmalarını gerçekleştirmiş kişi olarak kabul edebiliriz.

Gomidas’ın Türk müziğiyle ilgili çalışmaları tabii ki bu kadarla sınırlı olamazdı. Onun, Türk müziğini ne denli iyi incelemiş olduğu, çalışmalarından ortaya çıkmaktadır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, şahsen şarkı ve türküler derlemiş olan Gomidas’ın, farklı şahıslardan kendisine bu konuda yardım etmelerini rica etmiş olduğu, arkadaşlarından gelen mektuplar ve notalardan ortaya çıkmaktadır. Türk müziğiyle ilgili çalışmaları arasında yaptığı besteler de yer alır. Gomidas’ın çok sesli ve piyano eşliğinde şan eserlerini arşivlerden ortaya çıkartarak, bu konuyla ilgili iki bilimsel makale tarafımızdan hazırlanmış ve farklı tarihlerde yayımlanmıştır[15].

Ermeni müziği haricinde diğer komşu halkların müziğiyle de ilgilenerek araştıran Gomidas, derleme çalışmalarına Kürt müziğini de katmış, Ağrı Dağı çevresindeki Kürt köylerini ziyaret ederek topladığı melodilerden hazırladığı kitabı 1903 yılında “Kürtçe Melodiler” adı altında Sankt Petersburg’da yayınlamıştır.

Almanya’da bulunduğu süre içinde de üretmekten geri durmayan Gomidas, öğrencilik yıllarında bir taraftan Ermenice ilahileri Almancaya çevirip çok seslendirmiş, diğer taraftan ise Alman şairlerinden seçtiği şiirler üzerine besteler yapmıştır. Gomidas’ın üstün yeteneğinin bir diğer tezahürünü de işte bu bestelerde bulmak mümkündür. Ermeni müziğinin “babası” sayılan, Ermeni müziğini dünyaya tanıtmakla kalmayıp, yaptığı araştırmaları sonucunda Ermeni müziğinin özgün bir müzik dalı olduğunu kanıtlayarak özelliklerini ortaya çıkartarak, Ermenice bestelerini ve düzenlemelerini bu formlara sadık kalarak gerçekleştiren Gomidas, yaptığı Türkçe ve Almanca bestelerde tümüyle farklı, Ermenice eserleriyle alakası olmayan, tamamen özgün eserler ortaya çıkartmıştır. Almanca şarkıların dünya prömiyeri 1990 yılında, Kevorkyan dini okulundaki, Gomidas’ın bir zamanlar çalıştığı salonda tarafımızdan gerçekleştirilmiş, genel olarak Almanca besteleri hakkında da bir bilimsel makale tarafımızdan hazırlanıp yayınlanmıştır[16].

Katolikos Mıgırdiç Khırimyan zamanında, eğitimli din adamlarına sahip olmak amacıyla Gomidas gibi Avrupa’ya gönderilerek çeşitli üniversitelerdeki eğitimlerini başarıyla tamamlayıp farklı dallarda uzmanlaşan genç din adamları büyük bir şevkle çalışmaya koyulmuşlardı. Lâkin daha Katolikos Khırimyan zamanında alttan altta kaynayan alaylı-mektepli rekabeti Khırimyan’ın vefatından sonra ayyuka çıkacak, desteklerinden yoksun kalan “mektepliler” için zor zamanlar başlayacaktır. Yeni seçilen Katolikosların vurdumduymazlığı veya tarafgirliği sonucunda bunca çabayla elde edilmiş olan eğitimli rahip grubu Eçmiadzin’de hâsıl olan bu ortam sonucunda uzaklaşmış, yetenekleri ve eğitimleriyle orantısız bir biçimde taşraya çekilmişlerdir.

Gomidas’ın da yapacağı fazla bir şey kalmamıştı. İsmi çoktan ün salmış olduğundan bazı yerlerden teklifler almaktaydı. Tiflis ve İstanbul’dan gelen teklifler en cazipleriydi ve arkadaşlarına danışıp kararını verdi. “Avrupa’ya daha yakın olduğundan dolayı” (ne de olsa bir ayağı Avrupa’daydı) seçimini İstanbul lehinde yaptı. O zamanki şartlar doğrultusunda bu iyi bir seçim gibi gözükmekteydi. Maalesef şartlar zamanla değişecek ve bunun ne denli trajik bir seçim olacağı sonradan ortaya çıkacaktır.

Aslında bu tuzağa düşen sadece Gomidas değildi. Abdülhamit zamanının baskılarından dolayı yurt dışına kaçmış olan çok sayıda Ermeni aydını 1908 yılında ikinci meşrutiyetin ilanından sonra esen hürriyet rüzgârları neticesinde geri dönmüş ve hemen-hemen hepsi de bunu hayatlarıyla ödemişlerdir. O yıllarda geri dönme düşüncesini kafasında tartan aydınlardan biri de Gomidas’ın Paris’te tanışıp yakın arkadaşlık kurduğu yazar ve yayıncı Arşak Çobanyan’dı. Gomidas, Çobanyan’a yazdığı mektuplarından birinde, Çobanyan’ın İstanbul’a dönmesi durumunda kendisinin de geleceğini yazmaktadır. İstanbul Ermeni toplumunun sunduğu imkânlar Gomidas için arayıp ta bulunamayan cinstendi. Gomidas bu cazibeye kendisini kaptıracak, fakat Çobanyan temkinli bulunup gelmeyecektir…

1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra Hıristiyanlar ve Müslümanların sokaklara dökülüp “hürriyet, eşitlik, kardeşlik” diye bağırarak kucaklaşmasıyla tezahür eden iyimser hava maalesef çabuk söndü. 30 bin Ermeni’nin katledildiği 1909 Adana olayları, Ermeniler için hiçbir şeyin düzelmediğini ortaya çıkarmıştı.

Gomidas İstanbul’da

1910 yılında İstanbul’a gelen Gomidas’ın etrafı önemli bir hayran kitlesiyle çevrelenir. Bu insanların büyük bir kısmı Gomidas’a inanmış aydınlardır ve ilahileri konser salonlarına taşıyan Gomidas’a yönelik ruhanilerden gelen engellemelere karşı yekvücut olup onu savunacaklardır.

Bunlardan biri, “Herkesin Yıllığı” adında bir yayınla ün yapmış olan Teodoros Lapçinciyan, nam-ı diğer Teotig’dir. 1911 yılında “Püzantion” gazetesinde yazdığı bir makalede Teotig şöyle demektedir: “Şu kesin ki, Gomidas’ın en büyük değeri, Avrupa müziğine derinlemesine vakıf olmasının haricinde, Ermeni halk şarkılarını da ayrıntılı bir araştırmadan geçirip, öz ruhuna inerek, onların köklerini tespit etmiş, kabalıklarını törpülemiş ve saf Ermenice olan bir müzik ortaya çıkarmış olmasıdır.” “Azadamard” gazetesinde ise aynı yıl “Garip bir tezat, bu sanat eseri bize Ermeni halkının zirvelerinden, düşünün ve yazının altın yükseltilerinden gelmemekte, tersine, aşağıdan, karanlık ve derinlerden, köyden ve köylüden gelmektedir. Bu melodiler saban ve sabanın izinden yaratılmışlar, rüzgâr ve dağlar bunları seslendirmiş ve köylü kız ile çiftçinin ruhu bunları saflık ve hayranlıkla yansıtmıştır,” denilmektedir.

Yeni ortamında çalışmalarına büyük bir şevkle başlayan Gomidas’ın hayranları sadece Ermeni toplumuyla sınırlı değildir. O yıllarda yeni filizlenmiş olan, Avrupa’da yüksek eğitim almış  “Genç Türkler” de kendisine büyük bir ilgi göstermekte, Türk Ocağı’ndaki toplantılara ve benzeri etkinliklere çağırmakta, kendisinden konserler ve konferanslar vermesini rica etmektedirler.

1912 Mart’ında Tripoli’deki hasta Osmanlı askerleri yararına düzenlenen konsere katılması için davet alan Gomidas, bu konser için çoksesli Türkçe besteler hazırlar. Özellikle bu konser sayesinde Gomidas’ı tanıyan bazı Türk aydınlar ve edebiyatçılar kendisiyle yakınlık kurar, sanatından yararlanmak isterler. Aynı aydınlar daha sonra Gomidas’a olanlara seyirci kalacaklar kendisini yalnız bırakacaklardır.

Talat Paşa, Enver Paşa

O yıllara denk düşen Ermeni alfabesinin Aziz Mesrop Maştotz tarafından yaratılmasının 1500’üncü yıldönümü münasebetleriyle tertiplenen ve Gomidas’ın önemli bir rol oynadığı etkinliklerde devlet adına zamanın içişleri bakanı Talat Paşada katılmış, Ermeni milletini, bu milletin çalışkanlığını övdüğü ve devlete olan yararlılıklarını anlattığı bir konuşma yapmıştır…[17]

Dahası, 4 Mart 1915 tarihinde Amerikan elçiliğinde tertiplenen bir etkinliğe Gomidas da davet edilmiş, orada küçük bir koroyla konser vermiş, kendisi de Kürtçe bir şarkı söylemiş ve piyanoda çalmıştır. Davetlilerin arasında bulunan savaş bakanı Enver ve içişleri bakanı Talat paşalar bu konseri büyük bir beğeniyle izlemişlerdi[18].

Aydınlar ve yazarlar

Gomidas’ın evinin kapı tokmağı zamanın edebiyat ve müzik çevreleri tarafından aşındırılmakta, kendisi de Halide Edip (Adıvar), Mehmet Emin (Yurdakul), Hamdullah Suphi (Tanrıöver) gibi entelektüeller tarafından evlerde yapılan toplantılara sürekli davet edilmektedir. Herkes bir şekilde bu yetenekli ve bilgili uzmandan faydalanmak istemektedir. Kurulması planlanan Belediye Konservatuarı’nda ders vermesi önerilir. Yıllardır bir Ermeni Müziği Konservatuarı kurmayı planlayan Gomidas sadece armoni dersleri vermeyi kabul eder. Mehmet Emin bu süre içinde Gomidas’la yakınlık kurup hemen her gün kendisini ziyaret etmektedir. Bu yakınlığın ve ziyaretlerin özel bir sebebi vardır. Mehmet Emin, bazı şiirlerini getirip Gomidas’a besteletmektedir. Bunlardan biri, “Ey iğnem dik” şiiri Gomidas tarafından bestelenip 1915 yılında bir dergide yayımlanmıştır. Gomidas’a şiirini besteleten Mehmet Emin, ne acıdır ki Gomidas’ın sürgüne gönderildiği haberini yardımı dokunabilir düşüncesiyle kendisine iletenin yüzüne telefonu kapatmıştır.[19] Lâkin Gomidas sürgüne gönderildiğinde kayıtsız kalanlar, geri geldiğinde “Ben kurtardım,” yarışına katılmaktan geri durmayarak, bugüne kadar sürdürülen bir mit yaratmışlardır.

Gomidas’ın, ölüm yolculuğundan geri döndürülmesiyle ilgili birçok iddia dolaşmaktadır. En çok söz edileni Türk Ocağı’nın ve Halide Edip’in bunu gerçekleştirdiğidir. Arada, şehzade Mecit Efendi veya Amerikan elçisinin girişimleri sayesinde kurtulduğu söylense de Halide Edip’in ismi daha çok ön plana çıkmaktadır. Bunun başlıca sebebi, Halide Edip’in, hatıralarında bunu bu şekilde belirtmesidir. Anacak, bu konudaki farklı verileri ve değerlendirmeleri ilerideki bir çalışmamızda ortaya koymayı hedefliyoruz. 

27 Mart (9 Nisan) 1911’de Ermeni Hastanesi yararına Petit Chant konser salonunda verilen konsere Gomidas da 300 kişilik korosuyla katılıp geceyi taçlandırmıştır. Bu konserde Ermeni cemaati haricinde Avrupalılar ve Türkler de dinleyici olarak katılmaktaydı. Bunlardan biri de, bu etkinliğin hamiliğini üstlenmiş olan şehzade Abdülmecit Efendi’ydi[20]. Sanatseverliğiyle ünlü Abdülmecit Efendi bu konser esnasında Gomidas’ın sanatına ilk defa vakıf olduktan sonra onun en vefakâr hayranı olup her zaman konserlerini takip ederek kendisini sık-sık saraya da davet edecektir. Gomidas ve Abdülmecit Efendi ile ilgili, birinin sanat konusundaki ödünvermezliğinı, ötekinin insani değerlere saygısını ortaya koyan bir anekdota[21] burada kısaltılmış ve orijinal yazının anlatımı olarak yer vermek isteriz.

Abdülmecit Efendi böylece Gomidas’ı “keşfettikten” sonra onun peşini bırakmamış ve kendisinden provaları dinlemek veya hiç değilse bir konsere çağrılmak dileğinde bulunmuştu. Fırsat kendisini fazla bekletmez ve Gomidas 8 Nisan1912 tarihindeki konsere şehzadeyi de çağırır. Konser günü gelir, konserin başlama saati yaklaşır, fakat Abdülmecit Efendi ortalarda yoktur. Gomidas saatine bakar ve perdenin açılmasını ister. Tüm koro, şehzadenin daha gelmemiş olduğunu belirtip, biraz daha beklemesini telkin etse de Gomidas kararlıdır, “Bir kahve eksik içip zamanında gelseydi,” diyerek perdenin açılmasını emreder. İlk şarkı, Gomidas’ın çoksesli olarak bestelediği ve padişaha ithaf edilen “Ey muazzam”  methiyesidir. Şarkının son cümlesi çınlarken Abdülmecit Efendi ve yanındakiler içeri girer. Herkes ayakta alkışlamaktadır. Gomidas alkışları kabul etmek için döndüğünde şehzadeyle göz göze gelir ve şehzade hafifçe başını eğerek selamlar onu. Koro elemanları “Tekrar edelim” diye rica etmelerine rağmen Gomidas “İkinci şarkı!” der.

Bu konserden kısa bir süre sonra tüm koro Beykoz’a gezmeye gider. Dönüşte, gemi sarayın önünden geçerken Gomidas’ın ricası üzerine kaptan gemiyi sarayın açıklarında durdurur. Tüm koroyu güvertede toplayan Gomidas “Şimdi o günkü şarkıyı söyleyeceğiz,” der ve tüm koro “Ey muazzam” şarkısını söylemeye başlar. Sarayın istisnasız tüm pencereleri açılır ve bu uhrevi müzik dinlenir.

Kanımızca, Gomidas’ın kurtuluşunda en büyük rol oynayanların Abdülmecit Efendi gibi samimiyetlerini hiçbir zaman eksik etmemiş olan kişiler olduğunu söylemek doğru olacaktır.

1910 yılında İstanbul’a yerleşen Gomidas ilkiş olarak 160 kişilik bir koro kurar. Aklındaki Ermeni Müziği Konservatuarı’nı gerçekleştirme fikri birçok kişiyi harekete geçirir ve bu niyetle bir komisyon kurulur. Komisyonun başkanlığına tanınmış hayırsever, sanat dostu ve İstanbul’daki son günlerine kadar Gomidas’ın yanından ayrılmayan Astvadsadur Harents olur. Sekreter Sisag Aşcıyan, maddi işlerden sorumlu ise Yetvart Karagözyan’dır. 12 kişiden oluşan ayrı bir grup öğrencisine ise armoni ve koro yönetme işlerinde eğitim vermeye başlar. Bu koro ve öğrencileri gelecekteki konservatuarın çekirdeğini oluşturacaktır. Koro, çok iyi seslerden oluşan yetişkin kişilerden titizlikle seçilmiştir. Koroya kabul edilecek olanlar için özel bir şartname vardır. Koronun vereceği konserlerden elde edilecek olan gelirin bir kısmı geleceğin konservatuarı içindir, kalanı ise değişik hayır kurumlarına gidecektir. Tiflis’ten beri tanıdığı ve daha sonra Paris’e yerleşmiş olan Markrit Babayan’ı[22] dahi bu konservatuara angaje etmek istemektedir. 28/15[23] Mart 1912 tarihli mektubunda “Ah, konservatuarımızın açılmış olmasını ne kadar isterdim, sen de gelir ve birlikte çevremizde müziği ilerletebilirdik,” demektedir.

İstanbul ve İzmir konserlerinden sonra Gomidas her yerden davet almaya başlar. O tarihlerde, Mısır’da oluşmuş önemli bir Ermeni cemaati vardır ve oradan ardı ardına davetler yağmaya başlamıştır. Ermenilerin yoğun olarak bulundukları her ülke gibi Mısır’da da insanlar kendi şarkılarını, uzun zaman uzak kaldıkları ve hemen-hemen unuttukları öz sanatlarını dinlemek istiyorlardı.

Gomidas’ın Mısır’a girişi dahi başlı başına bir olay oldu. Gomidas’ı taşıyan gemi rıhtıma yanaştığında büyük bir kitle onu karşılamaya gelmişti. Hemen tüm Ermeni toplumunu rıhtımda toplanmış gören bir Mısırlı, tanıdık bir Ermeni’ye sorar “Kimi karşılıyorsunuz böyle, kralınız mı geliyor?” “Evet, müziğimizin kralı,” olur cevap.

Bir ay içinde yaklaşık 200 kişilik bir koro oluşturup ilki İskenderiye’de, 3 hafta sonra aynı koroyla Kahire’de konserler verir. Konser salonları ağzına kadar doludur. Ermeniler, Arap aydınları, Avrupalılar, Mısır başbakanı Sait Paşa ve ülkenin tüm bakanları, Ermeni, Katolik ve Kıpti dini önderleri Kahire’deki konseri kaçırmamışlardır.

Mısır Ermeni cemaati Gomidas’ı tek vücut halinde bağrına basmıştır. İstanbul ve öteki yerlerde olduğu gibi “çatlak sesler”, çekemeyenler ve gericiler yoktur burada. Sadece Ermeni basını değil, yerli ve yabancı basın da Gomidas’ı yere göğe sığdıramamaktadır. Yerel Yunan gazetelerinden biri, Yunan müziğinin bir “Gomidas”tan yoksun olduğuna hayıflanmaktadır. Uzun yıllar kalemini eline almamış olan Dikran Gamsaragan, tekrar kaleme sarılıp en güzel yazılarından birini yazarak “Siz bir büyücüsünüz Aziz Peder,” demekte, bu “büyücünün” dün gece bütün bir cemaati büyülemiş olduğunu belirtmektedir.

Gamsaragan pek de haksız sayılmazdı. Üç aylık Mısır ziyaretinden sonra Avrupa’ya geçen Gomidas, İzmir ve Mısır konserlerinden aşırı derecede yorulmuş olduğundan, Margarit Babayan’ın iki haftalığına İngiltere’deki Wight adasına yazlığa gitme teklifini kabul eder. Etmesine eder, fakat sabahtan akşama kadar piyanonun önünde çalışmaktadır yine. Ancak Babayan’ın ricaları üzerine akşamları deniz kıyısında gezintiye çıkar. Gerisini Margarit Babayan’ın anlatımından dinleyelim:[24]

“Bu adada vuku bulan etkileyici bir olayı hiçbir zaman unutmayacağım. Onunla kaldığımız bu misafirperver, derli-toplu, küçük otelde iki sevimli sarışın çocuklarıyla birlikte sempatik bir İngiliz çifti de kalmaktaydı. Babaları tam bir soğukkanlı Britanyalıydı, anne ise karagözlü, güleç bir İrlandalı.

İngilizlerin, ruhanilere olan saygısı herkesçe malûmdur. Hepsi de son derece merak etmelerine rağmen Gomidas çalışırken genel salona dahi girmeye cesaret etmiyorlardı. 

Ailenin son tatil günü gelmiş çatmıştı ve hepimiz pırıl-pırıl bir çay masası etrafında toplanmış, bir saat sonra ayrılacaktık. 

Bayan, sonunda tüm cesaretini toplayarak, rahipten milli şarkılarını dinleme arzusunu belirtirse çok mu yüzsüzlük yapmış olarak kabul edeceğimizi sordu bana. 

Gomidas kabul ederek kalktı, piyanoya yaklaştı ve “Grunk[25]” şarkısını söylemeye başladı. Tam bitirmişti ki kadına baktım ve bir de ne göreyim, o şen yüzü tamamen titremekteydi, sonunda kendisini tutamadı ve hıçkırarak ağlamaya başladı…

Kocası bana yaklaştı ve “Karıma ne yaptınız böyle? On yıldır evli olduğum karımı bu halde görmemiştim…” dedi. 

Lâkin ayrılık saati gelmişti. Kadın gözlerini silerek veda ediyor ve tekrar hıçkırarak “Bu nasıl bir müzik, tüm benliğimi altüst etti, bu müziği hiçbir zaman unutmayacağım,” diyordu.”

Margarit Babayan’ın belirttiği gibi, “Zavallı İrlandalı, nereden bilebilirdi bütün bir halkın yüzyılların kederi ve özleminin bu şarkıda kökleşmiş olduğunu ve bunu kendisine sunan büyücünün ise bunları tüm dünyaya duyurmak için dünyaya gelmiş olduğunu.”

Giderek öyle bir durum ortaya çıkar ki, Gomidas’ın ayini çoksesli olarak hazırlamasına karşı çıkanların yanısıra, çalışmalarını dini müzik üzerine yoğunlaştırması ve farklı kuruluşların da Gomidas’ı bu konuda desteklemesi için çağrılar da artar. Dini ilahileri Gomidas’ın kendi sesinden dinlemek ne derece ulvi bir hazsa, Galata’daki kilisede yönettiği çoksesli ayinler de gitgide daha çok insanı çekmeye başlar. Öte yandan, Gomidas Ermeni kilisesinin ana ayinini çoktan “7 varyasyonuyla” hazırlamıştır. Ne kadar esef duysak azdır ki, Gomidas arşivinde bulunan el yazmaları arasında “7 varyasyonlu” ayin bulunmamaktadır. Sadece, Vartan Sarkisyan tarafından derlenip yayımlanan, üç sesli erkek korosu için hazırlanmış olan şekli ile bazı farklı çok seslendirilmiş bölümler mevcuttur ve ana ayinin “6 varyasyonu” da kayıplar arasında telakki edilmelidir.

…ve 24 Nisan 1915

Gomidas başlangıçta İstanbul’dan memnundur. Kendisine Pera’da bir ev ve hizmetkâr tahsis edilmiş, maaş bağlanmıştır. Artık burada kalmaya karar vermiştir. 1913 yılında, kısa süreliğine ziyaret ettiği Eçmiadsin’de kimse kendisine neden gittiğini sormamış, dahası, yazlıkta ziyaret ettiği Katolikos ilk iş İstanbul’a ne zaman döneceğini sormuştur.

Geleceğin ünlü ressamı Panos Terlemezyan’la birlikte, bugün artık bulunmayan bir evin iki katında yaşamaktadırlar. Panos, Gomidas’ın en yakın arkadaşlarından biri olmuş ve yıllar sonra Gomidas hastalanıp Paris’te bir ruh ve sinir hastanesinde yaşarken de kendisini ziyaret etmiştir. Evin en alt bölümünde, mutfak kısmının da bulunduğu katta Vanlı yaşlı hizmetkârları usta Garabet yaşamaktadır. 24 Nisan 1915 gecesi polisler gelip Gomidas’ı götürdükten sonra bu adam sabaha kadar onun dönüşünü beklemiş, günün ilk ışıklarıyla nefes-nefese komşuları Doktor Avedis Nakkaşyan’a koşarak,  “Götürdüler, doktor, götürdüler…” diye bağırabilmiştir. Gomidas’ın tutuklanmış olmasına ihtimal vermeyen Doktor Nakkaşyan, karakola gidip durum hakkında bir bilgi alabilmek için hazırlanırken, eve gelen polisler kendisini de tutuklayıp götürürler…

O gece, yaklaşık 235 İstanbullu Ermeni aydını, İstanbul merkez hapishanesine götürüldü. İlerleyen günlerde tutuklamalar devam ederek bu sayı 700-800’e ulaşacak, birkaç gün burada tutulduktan sonra Haydarpaşa İstasyonu’ndan trene bindirilip büyük bir kısmının bir daha geri dönmeyecekleri bir yola çıkartılacaklardı.

Haziran 1914’te Uluslararası Müzik Cemiyeti’nin genel toplantısına katılmak üzere Avrupa’ya giden Gomidas, bunun isteyerek yaptığı son yolculuğu olacağını bilmemektedir. Dünyanın dört bir yanından 400 delegenin katıldığı toplantıda Gomidas 3 sunum gerçekleştirir. Viyanalı profesörlerden Adler son derece müteessir bir şekilde Gomidas’a yaklaşıp “Tanrı Ermenilerin sesini duymayacaksa, kimin sesini duyacak bilemiyorum…” diyecektir.

Toplantı, dini bir yortuya denk düştüğünden, Gomidas herkesi Paris’teki Ermeni kilisesinde yapılacak ayine davet eder. Herkes büyük bir memnuniyetle bu daveti kabul eder. Bazıları hayatlarında ilk defa olarak Ermenice ilahiler duyacaktır ve bu bir müzisyen için bulunmaz bir fırsat teşkil etmektedir. Prof. Kurt Sachs hatıralarında yıllar sonra o günü tekrar anarak şöyle diyecektir: “O ayine katılmış olan hiç kimse o günü unutamayacaktır”.

Claude Debussy, Gomidas’ı dinledikten sonra, “Sizin müziğiniz önünde diz çöküyorum,” diyecek ve ekleyecektir:  “Gomidas, Anduni şarkısı haricinde başka hiçbir şey yazmış olmasaydı dahi, bu, onun dünyanın en büyük müzisyenleri arasında yer alması için yeterli olurdu.” Ünlü Fransız müzisyen F. Macler “La musique en Armenie” başlıklı yazısında Gomidas’ın 1914 yılında verdiği sunumlardan bahsederek, “Halk şarkıları ve de bilhassa çift, saban şarkıları hakkındaki sunumları, diyebiliriz ki, konferansın en değerli sunumları olmuştur,” demektedir.

Herkes çoktan beri başlarının üzerinde kara bulutların dolaştığından haberdardı. Gomidas, her şeye rağmen sükûnetini muhafaza etmeye muvaffak oluyor ve çalışmalarına ara vermek istemiyordu. Daha son akşamı koronun kalan elemanlarını toplayıp prova yapmıştı.

O gece çok kişi götürüldü. Doktorlar, yazarlar, tüccarlar, gazeteciler, kısacası aydınlar, toplumun en değerli insanları. Bu isimlerin arasında herkesi şaşırtan bir isim vardı, Gomidas… Kimse onun tutuklanmasına akıl erdiremiyordu.

Hâlbuki daha çok kısa bir süre önce Türk Ocağı’nda düzenlenen ve şehzade ile Talat Paşa’nın hazır bulundukları bir konserde Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Gomidas’ı tanıtıp, hakkında övücü bir konuşma yaparak şu saptamada bulunmuştu. “Ermeni milletinin yüzyıllardır kültür hayatımızda özel bir öncü rol üstlenmiş olduğu bir gerçektir. Türkiye’nin hangi tarafına gitseniz, Anadolu’nun hangi köşesinde de bulunsanız Ermeni’nin yaratıcı zekâsı ve elleri bizi ‘ben buradayım’ diye selamlamaktadır.[26] 

Hapse atılanlar meslek, mevki ve varlık açıdan çeşitli oldukları gibi düştükleri durumu kabullenmeleri de farklı olmuştur. İçlerinde sinir krizi geçirip ağlayanlar, kötü sonu tahmin edenler olmuştur. Kendisi de tutuklanarak tüm ölüm yolunu kat ettikten sonra mucize eseri hayatta kalabilen Aram Andonyan, hatıralarında Gomidas’ın ümitli olduğunu, diğerlerini yatıştırıp yüreklendirdiğini belirtmektedir.

Tutuklular üçüncü günü trene bindirilip yola çıkarılır. 26 Nisan akşamı ilk durakları olan Ravlı’ya[27] varan grup handa geceler. İşte Ravlı’da, bir jandarma erinin su içmek üzere olan Gomidas’a yaptığı kaba hareket onun üzerinde çok derin bir etki yapar ve iki gün boyunca arkadaşlarının endişelerinin odağı olur. Sonun başlangıcıdır bu…

Geri kalan günlerde, her an korkuyla jandarmalardan bahsedecek ve garip hareketlerde bulunup arkadaşlarını tedirgin edecektir. Artık herkesin düşüncesi Gomidas’ın garip hareketlerine takılacaktır. Bugüne kadar da insanlar Gomidas’ın bu ani ruhsal değişimi için sebepler aramaktadır.

Ravlı’dan hareket eden 125[28] tutuklu[29] üç günlük zorlu bir yolculuktan sonra ayın 28’inde Çankırı’ya varır.

Tutuklular Çankırı’da biraz rahat eder. Kaldıkları askeri birlikten çıkıp şehre gitme ve hatta Çankırı’daki Ermeni kilisesinde dua etme izni elde ederler. Pazar günü, Gomidas ayini ifa ederken İstanbul’a dönme emrinin geldiği haberi ulaşır. Karakola çağrılan Doktor Torkomyan’a mutasarrıf sorar:

–     Siz geçen gün bir başvuruda bulunmuşsunuz?

–          Evet, asaletmeap, dua edebilme ricasında bulunmuştum.

–          Tanrı dualarınızı duymuş, okuyun bu telgrafı.

Telgrafta 8 kişiye (Gomidas, peder Kerovpyan, Doktor Torkomyan, Tolayan, bir tüccar, bir diş hekimi, bir eczacı ve bir hizmetkâr) dönüş izni verildiği yazılıdır.

Bu gruptan sonra birkaç kişiye de peyderpey geri dönme izni gelir, kalanlar ise çöllere doğru sürülür ve sonunda katledilirler.

Gomidas’ın sürgün hayatı, öteki sürgünlerle karşılaştırdığımızda, çok kısa (15 gün) gözükmektedir. 24 Nisan gecesi tutuklanır, 9 Mayısta dönüş emri gelir ve 15 Mayıs cumartesi günü tekrar İstanbul’a varır. Lâkin bu kısa sürede çok şey değişmiştir. İlk tutukluluk günlerinde umudunu kaybetmeyip herkese moral veren Gomidas’ın sinirleri sonunda dayanamamış ve tamamıyla çökmüştür.

Hastalığı her ne sebepten kaynaklanmış olursa olsun, Gomidas artık eski Gomidas değildir. Kısa süreli iyileşmeler süresince yine çalışıp üretmekte, fakat dostları onu devamlı müşahede altında tutmaktadır.

1916 başında durumu kötüleşmeye başladı. Doktorların verdiği ilaçlarla biraz iyileşme görüldü ve bahar sonunda tamamen iyileştiği düşünüldü. Tekrar çalışıyordu ve eski neşesi yerine gelmişti. Maalesef, bu iyileşme çok kısa sürdü, hastalığı günden güne daha fazla kendisini hissettirmeye başladı. Ekim sonunda doktorlar kendisini hastaneye yatırmaya karar verdiler ve Gomidas, Hopital la Paix’e  taşındı.

Herkes Gomidas’ın Avrupa’daki hastanelerde daha iyi bir tedaviyle iyileşeceğine inanıyordu.

1919 yılının Mart ayında Gomidas, dostu Asdvadsadur Harents ve bir hastabakıcı eşliğinde hastaneden alınıp Romanya bandıralı bir gemiyle Fransa’ya doğru, Paris yakınlarında bulunan Maison de Sante’de tedavi edilmek üzere yola çıkarıldı.

Fransa’da, Gomidas’ın tüm sorunlarıyla ilgilenmek üzere bir “Gomidas vasilik komisyonu” kurulmuş ve bu komisyon onu Ville Evrar sinir hastalıkları hastanesine yerleştirme kararı almıştır. Burada kendisini ziyaret eden tüm eski dostlarını genel olarak hiç kabul etmek istemez, hatta bazılarını kovar, fakat yine bazılarına karşı çok kibar davranmaktadır. Bu durum, bazı kişilerde, Gomidas’ın aslında hasta olmadığı ve sadece dünyaya ve de bilhassa eski dostlarına küsmüş olduğu intibaını yaratmış, günümüze kadar dinmemiş olan tartışmalara yol açmıştır.

Daha sonra Ville Juif hastanesine nakledildi.

Yirmi yıl varla yok arasında bir hayat geçirdikten sonra Gomidas Vartabed’in acıları 22 Ekim 1935 tarihinde nihayet son buldu. Paris’teki cenaze töreninde Fransa’da yaşayan on binlerce Ermeni’nin yanısıra Avrupa’nın en önemli müzik adamları da Gomidas’ın tabutu etrafında toplandı.

Mumyalanmış naşı 1936 yılında özel izinle Sovyet Sosyalist Ermenistan Cumhuriyeti’ne getirildi ve Yerevan’da, daha sonra kendi adıyla anılacak olan panteonda büyük bir törenle ve yüz binlerin katılımıyla defnedildi.

Daha neler verebilirdi o bize? Neler kaybettik onunla birlikte? Bunları düşünmek bile insanı ürpertiyor.

Diran Lokmagözyan

“Gomidas, bu toprağın sesi”

İstanbul, 2011

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı

Akunq.net 


[1] Batı Ermenicesinde “Gomidas”, doğu Ermenicesinde ise “Komitas” olarak telaffuz edilmektedir.

[2] Ermeni Kilisesi rahiplik rütbelerinden.

[3] Geçmişte Osmanlı Devleti’nin bazı farklı yörelerinde olduğu gibi Kütahya’da da, dili kesme cezası altında ana dilini konuşma yasağı uygulanmıştır.

[4] Yüzyıllar boyunca Ermeni müzisyenler “Khaz” adıyla anılan eski Ermeni nota sistemini kullandılar. Ne yazık ki günümüze ulaşamayan bu notalama sisteminin,  sözcüklerin üzerine yazılan 100’den çok işaretten oluştuğu biliniyor.

1768–1839 yılları arasında yaşayan kilise baş mugannisi “Baba” Hampartsum Limonciyan, Khaz sanatının unutulmasından sonra kulaktan-kulağa öğretilen ilahilerin değişikliğe uğramasını önleyebilmek amacıyla, eski “işaretlerden” yedi tanesini seçip Avrupa nota sistemine uyarlar ve porte olmadan kullanılabilecek bir nota sistemi yaratır. Daha sonra kendi adıyla “Limonciyan” veya “Hampartsumyan” olarak anılacak olan bu sistem hızla yayılarak hem kiliselerde hem de dünyevi müzik alanında kullanılmaya başlanır. Bu nota sisteminin yaygınlaşmasıyla birlikte, o zamana kadar sözlü olarak devredilen sayısız Osmanlı müzik eseri de notaya alınarak muhakkak bir kayıptan kurtarılmıştır. Arşivlerde korunarak günümüze ulaşan hemen bütün müzik eserleri, Hampartsumyan notalarıyla kaydedilmiştir.

[5] Ortaçağ Ermeni ilahileri bestecisi, Katolikos I. Gomidas Ağtsetsi’ye (?-628) ithafen

[6] Din adamlığını seçen kişiler Ermeni kilisesi kanunlarına göre tekrar vaftiz edilip yeni bir isim elde ederler.

[7] Erm. “Baba”.

[8] «Կոմիտաս», Ռուբեն Թերլեմեզյան, Երևան, 1992, էջ 53-57 (“Gomidas” Rupen Terlemezyan, Yerevan, 1992, s.53-57).

[9] Poşalar, genelde Ermenice konuşan çingeneler olarak kabul edilmektedir.

[10] Rus para birimi.

[11] Ermeni asıllı Gürcü Prensi Georgi Tumanov’un (Tumanyan) eşi.

[12] Erm. “Aziz”

[13] Hovhannes episkopos Arşaruni’ye gönderilen 19 Mart 1909 tarihli mektuptan bir bölüm.

[14] Bazı kaynaklara göre 1892.

[15] “Eçmiadsin” 2002, No 4 ve 2004, No 4.

[16] “Yerajıştakan Hayastan” (Müzikal Ermenistan) 2009, No 4 (33).

[17] Eçmiadsin, 1967, s.41

[18] Kusan korosunun baslarından Vartan Akgülyan’ın hatıralarından.

[19] «Արածանի», 1940, էջ 66-67 (“Aradsani” 1940, s.66-67).

[20] Şehzade Abdülmecit (1868-1944), halife (1922-1924).

[21] Bu anekdot “Kusan” korosunun eski üyelerinden bariton Aram Asdvadsaduryan tarafından anlatılmış ve Stepan Mikayelyan tarafından kaleme alınıp Gomidas arşivine aktarılmıştır. Bu konuda bk. Gomidas’ın Türkçe derlemeleri ve besteleriyle ilgili iki makale, “Eçmiadsin” 2002, No 4 ve “Eçmiadsin” 2004, No 4.

[22] Piyanist, şarkıcı, müzisyen ve öğretmen (1874-1968).

[23] Eski takvim/yeni takvim

[24] Navasart, 1914, s.305.

[25] Erm. “Turna”. Ermeniler tarafından çok sevilen, hüzünlü bir sıla şarkısı.

[26] «Կոմիտասի հետ»,  Սիրունի, Էջմիածին, 1968, էջ 46 (“Gomidas ile”, Siruni, Eçmiadsin, 1968, s.46).

[27] Yeni ismiyle “Akyurt”, Ankara’nın bir ilçesi.

[28] Gazeteci-yazar Püzant Keçyan 125 kişiden bahsederken, aynı grupta bulunan Krikoris Episkopos Balakyan, hatıralarında “150’den fazla” demektedir.

[29] Ravlı’dan sonra grup ikiye ayrılmış, bir grup Ayaş’a gönderilmiş, Ayaşa yollananların neredeyse tamamı daha sonra öldürülmüştü.

http://akunq.net/tr/?p=18581

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın