İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Türk Topraklarından Ermenistan’a: Ağrı Dağı’nın Etrafında Bir Sınır Yolculuğu Notları

Araştırmacı Elif Sena Darbaz, Türkiye-Ermenistan sınırındaki gelişmeleri, Iğdır’ın tarihî ve kültürel mirasını ve bölgenin jeopolitik önemini Fokus+ için kaleme aldı.

Elif Sena Darbaz

Iğdır’da yön tarifleri, insanı kısa sürede Türkiye’nin dışına çıkarıyor. Bir yol Nahçıvan’a, diğeri İran’a uzanıyor; biraz kuzeye döndüğünüzde Ermenistan başlıyor. İstanbul’dan bakınca birbirinden ayrı üç dış politika başlığı sayılan yerler, burada aynı ovanın farklı istikametleri.

Şehrin üzerinde ise Ağrı Dağı var. “Üzerinde” kelimesi mübalağa sayılmaz; Iğdır’da nereye giderseniz gidin, dağ görüş alanınızdan bütünüyle çıkmıyor. Bazen binaların arasından, bazen ovanın gerisinden, bazen de yolun tam karşısından beliriyor. Şehir değişiyor, yönünüz değişiyor, bulunduğunuz ülke bile değişebiliyor; dağ yerinde kalıyor.

Iğdır’ı birkaç gün boyunca dolaşırken aklıma en çok takılan da bu oldu. Haritalarda Türkiye’nin kenarında gösterilen şehir, kendi coğrafyasının tam ortasında duruyordu. Üç ülkeye açılan yolların, birbirine karışmış kültürlerin ve birbirinden tamamen farklı siyasi hafızaların kavşağında…

Peki, bir şehri sınır şehri yapan nedir? Ülkenin bittiği yerde bulunması mı, yoksa sınırın gündelik hayatın içine bu kadar fazla karışması mı?

Bu sorunun cevabı, Iğdır’da gezdiğimiz yerlerin birbirleriyle ilk bakışta ilgisiz görünen ayrıntılarında saklıydı.

Şehri yerin üstünden ve altından okumak

İlk duraklardan biri Rus Pazarı’ydı. Sovyetler Birliği otuz beş yıl önce dağıldı fakat adı Iğdır’da bir pazarın tabelasında yaşamaya devam ediyor. Sınır şehirlerinde tarih bazen bir müzede değil, insanların alışveriş yaptığı dükkânların isminde muhafaza ediliyor.

Pazarın kuruluşunda eski Sovyet coğrafyasından gelen malların ve bavul ticaretinin etkisi vardı. Bugün tezgâhlardaki ürünler değişmiş olsa da isim yerinde. Öyle ya, siyasi düzenler ortadan kalkıyor; onların gündelik dile bıraktığı kelimeler daha uzun yaşayabiliyor.

Millet Bahçesi’ndeki Karabağ Kilim Atölyesi’nde ise bu kez eşyanın taşıdığı başka bir hafızayla karşılaştık. Bir kilimin üzerindeki renk veya motif, uzaktan bakıldığında estetik bir tercih gibi görülebilir. Dokuyan kişi için aynı motif aileyi, göçü, bereketi yahut ait olduğu yeri anlatabiliyor. Karabağ adının Iğdır’daki bir atölyede yaşaması da tesadüf değil; Azerbaycan’la kurulan kültürel yakınlık burada resmî söylemden önce gündelik üretimin içinde karşılık buluyor.

Ardından kervansaraya, oradan Tuzluca’ya geçtik. Gökkuşağı Tepeleri’nin kırmızı, kahverengi ve gri katmanları uzaktan elle boyanmış gibi görünüyordu. Fakat asıl ilginç olan, birkaç saat sonra aynı coğrafyanın bu kez yerin altında açılmasıydı.

Tuzluca Tuz Mağarası’ndaki kaya tuzu tabakalarının milyonlarca yıl önce oluştuğu düşünülüyor. Bölgede kurulan devletler, çizilen sınırlar ve kullanılan diller defalarca değişmiş; dağın içindeki tuz ise yüzyıllar boyunca çıkarılmaya devam etmiş. Mağaranın geniş galerilerinde yürürken insan ister istemez yukarıdaki siyasi tarihle aşağıdaki jeolojik zamanı karşılaştırıyor. Bizim büyük kırılmalar dediğimiz hadiseler, yerin hafızasında son derece kısa aralıklar.

Akşam yemeğini de mağaranın içinde yedik. Böylece Iğdır’ı ilk günün sonunda hem ovanın üstünden hem dağın içinden görmüş olduk. Rus Pazarı yakın geçmişin ticaretini, kilimler bölgenin kültürel dolaşımını, kervansaray eski yolları, tuz mağarası ise bütün bunlardan çok daha eski bir zamanı anlatıyordu.

Ertesi gün güzergâhın tonu değişti.

Şehit Mehmet Çavuş Anıtı’nda sınırın askerî hafızasıyla, Bulakbaşı Karasu Sazlıkları’nda ise aynı coğrafyanın hayat veren tarafıyla karşılaştık. Birkaç saat içinde anıttan sazlığa geçmek, Iğdır’ın birbirine zıt görünen yüzlerini yan yana getiriyordu: savunulan toprak ile üzerinde kendiliğinden süren hayat.

Iğdır Soykırım Anıtı ve Müzesi’ne vardığımızda sınırın başka bir ağırlığı ortaya çıktı. Müze, bölgede Ermeni çeteleri tarafından öldürülen Türk ve Müslümanların hafızası üzerine kurulmuştu. Aras’ın karşı kıyısında ise 1915, Ermeni toplumunun tehcir, kayıp ve soykırım anlatısının merkezinde duruyor.

Bu ayrım önemlidir çünkü birbirine birkaç kilometre mesafedeki iki toplum, aynı tarihsel dönemi bütünüyle başka başlangıç ve kayıp noktalarından hatırlıyor. Bir tarafta anıtlaştırılan acı, diğer tarafta anlatının dışında kalabiliyor. Sınır böylece toprağı ayırmakla kalmıyor; geçmişin nasıl hatırlanacağını da iki ayrı millî çerçeveye yerleştiriyor.

Fakat bütün bu siyasi ve tarihsel yükün en somut hâlini görmek için Aras Nehri’ne, Türkiye ile Ermenistan’ın birbirine en fazla yaklaştığı noktalardan birine gitmek gerekiyordu.

Aras’ın öteki kıyısı

Protokol noktasına vardığımızda Ermenistan karşımızdaydı. Arada büyük bir arazi, yüksek bir dağ sırası veya aşılması güç başka bir tabii engel yoktu; Aras Nehri akıyordu, hepsi bu.

İki kıyı birbirine o kadar yakın ki normal bir sesleniş Margara tarafındaki görevlilerden duyulabilir. Bize gösterilen teleferik düzeneği de bu yakınlığı daha görünür hâle getiriyordu. Nehrin üzerine gerilmiş hat, insanların olağan biçimde geçemediği yerde iki kıyı arasında teknik bir temas kuruyordu. Birkaç metre ötede başka bir ülke vardı; ulaşmak için gereken mesafeden çok daha uzun olan şey, iki devletin birbirleriyle taşıdığı tarihti.

Protokol kapsamında Ermenistan tarafına geçtiğimizde değişen ilk şey coğrafya olmadı. Iğdır Ovası, sınır çizgisini tanımıyormuşçasına Margara yönünde devam ediyor; Ağrı Dağı bu defa başka bir ülkenin içinden görülüyordu. Pasaport, bariyer ve üniforma hangi devlette bulunduğunuzu kesin biçimde söylüyor, tabiat ise aynı kesinliği göstermiyordu.

Iğdır’dan Erivan’a uzanan güzergâh da sanıldığından kısa. Protokol noktasının karşısındaki Margara’dan başlayan yol, Ermenistan’ın başkentine doğru devam ediyor. Fakat coğrafi yakınlık, siyasi erişilebilirlik anlamına gelmiyor. Bir Iğdırlı, karşı kıyıda birkaç on kilometre ötede bulunan Erivan’a kara yoluyla doğrudan gidemiyor; kapalı kapının etrafından dolaşmak, başka ülkeler üzerinden yol almak zorunda kalıyor.

Nitekim Türkiye ile Ermenistan arasındaki kara sınırı 1993’ten beri gündelik geçişlere kapalı. Birinci Karabağ Savaşı sırasında Ermenistan güçlerinin Kelbecer’e girmesi üzerine kapanan Alican Sınır Kapısı, otuz yılı aşkın sürede ancak istisnai zamanlarda hatırlandı.

İlki 1988’deydi. Sovyet Ermenistanı’ndaki Spitak depreminden sonra Türkiye’den gönderilen yardımlar Alican’dan geçti. Şubat 2023’te bu kez Türkiye’de büyük bir deprem yaşanınca Ermenistan’ın gönderdiği yardım araçları aynı kapıdan ters yönde geldi. Haziran 2026’da ise Ermenistan’ın Lübnan’a gönderdiği insani yardımın Türkiye üzerinden ulaştırılması için kapı yeniden, kısa süreliğine açıldı.

Öyle ya, savaşın kapattığı yolu üç kez insani yardım açmıştı.

Türkiye ile Ermenistan, 2022’de başlayan normalleşme görüşmelerinde kara sınırının üçüncü ülke vatandaşlarıyla diplomatik pasaport sahiplerine açılması konusunda mutabakata vardı. Ermenistan Margara’daki geçiş noktasını yeniledi; Türkiye tarafında Alican’a çıkan yol genişletildi, asfaltlandı ve kapının çevresinde hazırlıklar yapıldı. Biz oradayken iş makineleri hâlâ çalışıyordu.

Yol vardı, kapı vardı, iki tarafta da geçiş için gereken binalar hazırlanıyordu. Yine de gündelik hareket başlamamıştı.

Kuşkusuz, bir sınır kapısının açılması Türkiye ile Ermenistan arasındaki bütün ihtilafları bir anda çözmez. 1915’e dair karşıt hafızalar, Karabağ savaşlarının bıraktığı yük ve Türkiye’nin Azerbaycan’la ilişkisi bir gümrük binasının faaliyete geçmesiyle ortadan kalkacak kadar basit başlıklar değil. Fakat kapının kapalı kalması da bunların hiçbirini çözmüyor; siyasi anlaşmazlığın maliyetini her gün yeniden sınırda yaşayanlara bırakıyor.

Ankara’da normalleşme diplomatik bir süreç. Iğdır’da ise yolun nereye kadar devam edeceği, ticaretin hangi yöne akacağı ve birkaç on kilometrelik mesafenin kaç saatlik yolculuğa dönüşeceği meselesi.

Protokol noktasından ayrılırken Ağrı Dağı yeniden karşımızdaydı. Türkiye’de yükseliyor, Ermenistan’ın devlet armasının ortasında yer alıyor ve Erivan’dan bakıldığında da şehrin ufkuna yerleşiyordu. Aynı dağa iki ayrı ülkeden bakmak mümkündü; aynı geçmişi görmek ise o kadar kolay değildi.

Dağın öteki yüzü

Ağrı Dağı, Türkiye açısından ülkenin en yüksek noktası ve Doğu Anadolu’nun en belirgin coğrafi unsurlarından biri. Ermeni toplumu açısından ise dinî, tarihsel ve millî bir sembol; devlet armasında Nuh’un Gemisi ve tarihsel Ermeni krallıklarının işaretleriyle beraber bulunuyor.

Bir devletin sınırlarıyla bir toplumun hafızası her zaman aynı haritaya sığmıyor. Dağın hangi ülkenin toprağında bulunduğuna hukuken açık bir cevap verilebilir; yüzyıllar boyunca kimlerin zihninde neyi temsil ettiğini aynı kesinlikle tayin etmek mümkün değil.

Iğdır’dan Doğubayazıt’a doğru ilerlediğimizde dağın bu kez başka bir yüzü açıldı. Ermenistan sınırındaki hareketsiz kapıdan, yüzyıllar boyunca Anadolu’yu İran’a ve Kafkasya’ya bağlayan bir geçiş güzergâhına girdik. Bugün otomobillerin ve yük araçlarının kullandığı bu yolun geçmişinde kervanlar, askerî birlikler, tüccarlar ve devlet görevlileri vardı.

İshak Paşa Sarayı da tam bu güzergâhın üzerinde, Eski Bayazıt’a ve ovaya hâkim bir tepede yükseliyor.

Sınırda kurulmuş bir merkez

İshak Paşa Sarayı’nın yapımına 1685’te Çolak Abdi Paşa döneminde başlandı; yapı, aynı aileden Küçük İshak Paşa zamanında, 1784’te tamamlandı. Yaklaşık bir yüzyıla yayılan bu inşanın sonunda ortaya bir paşanın yaşayacağı gösterişli bir konuttan fazlası çıktı. Mahkemesi, zindanı, divan odaları, selamlığı, haremi, camisi ve hizmet bölümleriyle saray, Bayezid Sancağı’nın idari merkeziydi.

Sarayın ovaya hâkim konumu da bugünün seyir zevkinden çok dönemin yönetim ihtiyacıyla ilgiliydi. İran yönüne uzanan yolu, yerleşimi ve çevredeki hareketliliği buradan takip etmek mümkündü. Sınır bölgesinde iktidar kurmak için orada bulunmak yetmiyor; yolu, ticareti ve gelip geçeni de görmek gerekiyordu.

Bu noktada İshak Paşa Sarayı’nı “Doğu’daki Topkapı” diye tarif etmek eksik kalır. Yapı, İstanbul’daki saray düzenini tekrarlamıyor; Osmanlı ve Selçuklu unsurlarını İran, Kafkasya, Gürcistan ve barok etkilerle aynı taş yüzeyde buluşturuyor. Bugün ayrı ülkelere ve millî kültürlere dağıttığımız biçimler, sarayın kapılarında ve duvarlarında birbirine karışıyor.

Bu detay önemlidir çünkü modern sınırlar kültürleri birbirinden ayırıp her unsura bir milliyet tayin etme eğiliminde. Sınır bölgelerinde mimari ise böyle işlemiyor. Ustalar, fikirler ve bezeme biçimleri bugünkü hudutlar çizilmeden çok önce aynı yollarda dolaşıyordu.

Sarayın avlusundan ovaya baktığımızda Alican ile arasındaki fark daha anlaşılır hâle geldi. Alican, geçiş için yapılmış fakat hareketsiz bir kapıydı. İshak Paşa Sarayı ise yerinden hiç ayrılmadan, yüzyıllar boyunca devam eden hareketi yönetmişti.

Elbette buradan eski imparatorluk sınırlarının huzurlu ve bütünüyle geçirgen olduğu sonucu çıkarılamaz. Bayezid de Osmanlı ile İran arasındaki rekabetin, savaşların ve yerel mücadelelerin etkisinde kaldı. Sarayın yüksekliği biraz da bu güvensizliğin eseriydi. Fakat eski dünyanın sınırı çoğu zaman denetlenecek bir bölgeyken modern devletin sınırı iki egemenlik alanını birbirinden ayıran kesin bir çizgiye dönüştü.

Iğdır’dan ayrılırken aklımda bu iki yapı kaldı: Geçmişin hareketini yönetmek için ovaya hâkim bir tepeye kurulmuş saray ile bugünün hareketini başlatmak için Aras kıyısında bekleyen kapı.

Haritada biri Ağrı’da, diğeri Iğdır’da görünüyor. Gerçekte aynı güzergâhın iki ayrı zamanını anlatıyorlar.

Belki Iğdır’ı haritanın kenarında değil, tam ortasında düşünmek de bu yüzden gerekiyor. Çünkü sınırlar ülkelerin nerede başlayıp bittiğini gösterebilir; yolların, hafızanın ve kültürün nerede sona ereceğini aynı kesinlikle belirleyemez.

https://www.fokusplus.com/dosya/turk-topraklarindan-ermenistana-agri-daginin-etrafinda-bir-sinir-yolculugu-notlari