İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

BU UTANÇ BİZİM, HANIMLAR VE BEYLER…

Naira MIGIRDİÇYAN SÜZME

Eğer bir gün cemaatimizin tarihi büyüklerinin yaptıklarıyla değil de, onların anısına gösterilen kayıtsızlıkla yazılacak olursa, emin olun çok kalın ciltlere ihtiyacımız olacak. Ve eğer o tarihin içinde cemaat yöneticilerinin yokluklarına ayrı bir bölüm ayrılırsa, korkarım ciltler bile yetmeyecek.

Çünkü bizim cemaatte katılım zaman ister, katıılmamak için ise sadece bir bahane gerekir. Ve bahane üretme konusunda da, çok şükür, hâlâ üstümüze yok.

Cemaatimizde yeni bir alışkanlık doğdu. Büyüklerimizi yokluğumuzla onurlandırıyoruz, minnetimizi susarak ifade ediyoruz ve aydınlarımızın anısını onları unutarak ölümsüzleştiriyoruz.

Ve tüm bunlar öyle bir istikrarla oluyor ki, insan ister istemez düşünüyor, acaba cemaat sorumlularımız Ermeni kültürüne hizmet etmenin en ucuz yolu olarak bunu mu kararlaştırdılar?

Ne varlık, ne zaman kaybı, ne de fazladan yorgunluk.

Sadece saygı. O da uzaktan.

2026 yılının daha ilk günlerindeyken bu yeni alışkanlığın ilk işaretlerini görme fırsatımız oldu.

Merhum başyazarımız Rober Haddeciyan’ın doğumunun 100. yılıydı. On yıllarca kalemiyle, yayıncılık çalışmasıyla, edebi birikimiyle ve entelektüel varlığıyla bu cemaate hizmet etmiş bir insan. Adı İstanbullu Ermeni edebiyat ve basın tarihi ile özdeşleşmiş biri.

Sanmıştık ki onun doğumunun yüzüncü yılı cemaatte geniş bir yankı bulacak.

Sandığımızla kaldık

Töreni mütevazı koşullarda, “gogig” (derli toplu) bir kalabalığın huzurunda yaptık.

Ne kurtarıcı bir kelime bu “gogig”.

Salon dolmadığında kalabalık “gogig” olur. Sandalyeler boş kaldığında tören “samimi” (mıderim) olur. Sorumlular gelmediğinde atmosfer “aile ortamı” (ındanegan) olur.

Böyle küçük kelime oyunlarıyla her hayal kırıklığını başarıya dönüştürmek mümkün.

Ardından Aram Kamburyan’ın doğumunun 100. yılı geldi.

Öğretmen, yazar, çevirmen, mühendis, MARMARA’nın uzun yıllar emekçisi, bütün hayatını eğitime ve kültüre adamış bir aydın.

Ne yapıldı?

Birkaç paylaşım, birkaç anma ve MARMARA’da günün yazısı.

Yeter de artar bile, değil mi?

Sonuçta yüz yıllık bir yaşamın anısı neden yüz kişinin varlığını gerektirsin? Birkaç satır yazarsın, olur biter. Hele cemaatimiz o kadar meşgulken, bu değerli insanlar için zaman bulmak artık bir lüks haline gelmişken…

Sonra Dr. İkna Sarıaslan’ı kaybettik.

Edebi, bilimsel ve entelektüel birikim sahibi bir insan daha aramızdan ayrıldı. Ama onun anısına karşı da cemaatimizin kayıtsızlığı aynen devam etti.

Sanki aydınlarımıza karşı minnetimizi öyle bir sessizlikle ifade etmeye karar vermişiz ki, onlar onu öteki dünyadan bile duymasın.

Ve böylece Eylül ayına geldik.

Rober Haddeciyan’ın ölümünün birinci yıldönümü.

Artık burada bir doğum yıldönümünün şenliği söz konusu değildi elbette. Bu kez bir anma, bir minnet ve bir saygı borcunun ifadesi vardı.

Ve cemaatimiz, sayısız kurumuyla, kurullarıyla, yönetimleriyle, dernekleriyle, eğitim ve kültür yapılarıyla yine rengini gösterdi.

İki vakıftan gönderilen çelenkler.

Üç-dört cemaat yöneticisi.

Ve bir Ermenice öğretmeni.

BİR TANE.

Burada durmak gerekir.

Çünkü eğer cemaatimizin Ermenice öğretmenlerinin varlığını ölçmek için bir elin parmakları bile fazla geliyorsa, sorunartık sadece bir anma törenine katılım değildir.

Eğer onu aktarmakla görevli olanlar bile bu anma törenine katılmıyorsa, sorun, edebiyatımıza olan saygıyı gelecek nesillere kim aktaracak sorusudur,

Ama yine sustuk.

Her seferinde dedik ki, belki insanlar meşguldür, belki başka yükümlülükleri vardır.

Ta ki Zareh Khrakhuni’nin doğumunun 100. yılına kadar.

Ve bardak taştı.

En azından şair Zareh Khrakhuni’nin yüzüncü yılına adanan tören için dolu bir salon bekliyorduk. Sanıyorduk ki edebiyatseverler, aydınlar, eğitim emekçileri, cemaat sorumluları, bütün hayatını Ermeni dili ve edebiyatına adamış bir şairin anısını onurlandırmak için koşacaklar.

Sanıyorduk ki insanlar Khrakhuni ile tanışıklıklarının anılarını yeniden yaşamak, seçkin Ermeniceyi dinlemek, düzeyliedebi ve sanatsal bir programı izlemek isteyecekler.

Sanıyorduk.

Suç bizimdi.

Kim vermişti bize bu kadar büyük beklentilere sahip olma iznini?

*

Önce, saygıdeğer Vakıf yöneticilerimiz.

Allah onlara güç ve kuvvet versin. İşleri çok. Hesaplar var incelenecek, bütçeler var denkleştirilecek, projeler var geliştirilecek, toplantılar var yapılacak, kararlar var kayda geçirilecek.

O kadar meşguller ki, tüm bunları kimin için yaptıklarını hatırlamak için dahi zorlanıyorlar.

Halk için mi?

Hangi halk için, hanımlar ve beyler?

Yavaş yavaş dilinden, kültüründen, kimliğinden uzaklaşan bir halk için mi? Çocukları giderek Ermenice konuşmayı bırakan, yarın belki de Ermeni olmanın ne anlama geldiğini açıklamakta bile zorlanacak olan bir halk için mi?

Ama ne gam.

Önemli olan hesapların doğru olması.

Kasa dolu kalmalı, ruhlar boşalsa bile.

Ve sonra, neden orada bulunsunlardı ki?

Tören Ermeniceydi.

Sadece bu dahi ortalıktan kaybolmak için yeterli bir sebep değil mi?

Yıllarca Ermeni kurumlarını yöneten insanlar var, ama Ermenice bir şiir dinlemek dahi onlar için gerçekten eziyet olabilir.

Ermenice anlayabilenler de var, ama onlar da anlamak istemiyor.

Her iki durumda da sonuç aynı.

Neden değerli saatlerini ne gelir getirecek ne de kendi konumlarını sağlamlaştıracak bir şey için harcasınlar?

Ne için harcayacaklar?

Onlar için HİÇBİR ANLAMI OLMAYAN bir şey için mi?.

Bunların Beyoğlu Vakfı yönetiminden de “korkmaları” için bir sebep yoktu. Sonuçta törenin organizatörü Beyoğlu değildi. Sadece ev sahibiydi. O halde neden yorulsunlar, neden orada bulunsunlar, neden önem versinler?

Eğer etkinlik Beyoğlunun değilse, diğerlerinin Beyoğluna saygı için katılmalarına da gerek yok.

Söz konusu olan Ermeni kültürü ise, o zaten hangi vakfın tekelindeydi ki?

Geçelim Okul Derneklerimizin Genel Kuruluna.

Burada sorun daha ciddi.

Çünkü o gün başka, çok önemli bir etkinlik vardı.

ÇOK ÖNEMLİ.

O kadar önemli ki, bir gün önce veya bir gün sonra düzenlenemezdi.

Doğru, yaklaşık üç haftadır kiliselerimizin girişlerindeki panolarda büyük afişler Khrakhuni’nin yüzüncü yıl törenini duyuruyordu.

Ama kim demiş ki bir cemaat sorumlusu sağa sola bakmak zorunda?

Kiliseye giren dua etmeye gider, afiş okumaya değil. Afişi okuyan da okuduğunu hatırlamak zorunda değil.

Hele de KURUL üyesiyse.

Bize ayrıca Patrikhane’nin tören tarihini çok geç açıkladığı da anlatıldı.

İşte her eleştiriyi anında susturan bir mazeret!

Üç haftadır afişler asılıymış, ne gam. Bazı sorumlular iki hafta önce bizzat davet edilmişmiş, yine ne gam.

Önemli olan bir suçlu bulmak.

Suçlu bulununca, sorumluluk da kendiliğinden ortadan kalkar.

Parmakla sayılacak ve alkışlanacak istisnaları bir kenara bırakırsak, Ermeni okullarımızın müdürleri, öğretmenlerine ne demeli?

Onların durumu bambaşka.

Hava koşulları nedeniyle iki gün tatil verilmişti.

İki gün, hanımlar ve beyler.

Koca iki gün.

Bu değerli saatlerden birkaçını bir şairin anısına feda etmek mi? Allah yazdıysa bozsun.

Ermenice öğretmeninin sorumluluğu sınıfta başlar ve sınıfın kapısı kapanır kapanmaz biter, değil mi?

Ermeni edebiyatının ders kitabında yeri var, ama neden mutlaka hayatımızda da yeri olsun?

Öğrenciye Khrakhuni’nin adını, belki bir şiirini de öğretmek gerekir, ve yeterlidir.

Ama onun anısına adanmış bir törene katılmak?

O artık ders saatleri dışında bir iş.

Ve tabii ki ücretli de değil.

Cemaatimizin bir de yeni bir aydın sınıfı var ki, onun yazıhanesi “Facebook”tur, kürsüsü ise kendi sayfası.

Bu saygıdeğer kişiler her şey hakkında fikre sahiptir. Yargılarlar, mahkûm ederler, nasihat verirler, düzeltirler, öğüt verirler.

Bazen Ermeni kültürünü öyle bir coşkuyla savunurlar ki, insan sanır ki onlar olmadan yarın Ermeni edebiyatı var olmayı bırakacak.

Ama işte şaşırtıcı olan.

Khrakhuni’nin yüzüncü yılında sessizlik hakimdi.

Ne bir nasihat, ne bir mesaj, ne de ateşli bir bildiri.

Belki de Facebook sayfalarından tören salonuna giden yol çok uzundu.

Ama eminiz ki, bu satırları okuduktan sonra onlar her zamanki coşkularını yeniden bulacaklar.

Neden hatalı olduğumuzu açıklayacaklar, neden adaletsiziz, neden onların yüksek amaçlarını anlamıyoruz.

Çünkü bizim “Facebook” yargıçlarımız asla yanılmaz.

Suçlu her zaman başkasıdır.

Bir de beklenmedik hastalıklar var.

Sabah başlayan, tören boyunca devam eden ve ertesi gün mucizevi bir hızla iyileşen hastalıklar.

İnsan tıbbın bu kadar ilerlemesine şaşırıyor.

Dün yatağından kalkamayan kişi bugün artık başka bir törenin ilk sırasında.

Allah herkese sağlık versin.

Ama yeter artık gülmek.

Çünkü bu hikayede gülünç olanın arkasında korkunç bir trajedi var.

2026 yılı bize dört kez hatırlama fırsatı verdi, ne tür büyüklerimiz olduğunu.

Rober Haddeciyan.

Aram Kamburyan.

İkna Sarıaslan.

Zareh Khrakhuni.

Büyük ihtimalle Vart Şigaher de.

Beş isim, beş farklı birikim, ama tek bir ortak kader: Cemaatin kayıtsızlığı.

Ve eğer bu isimler bile bizi bir araya getirmeye yetmiyorsa, neyin etrafında bir araya geleceğiz?

Yeni bir mülkün satın alınması mı?

Yeni bir makamın dağıtılması mı?

Yeni bir seçim mi?

Yoksa milli değerlerimiz hakkında bol bol konuşacağımız yeni bir sevgi sofrası mı?

Yavaş yavaş cemaatimizin en değerli hazinesini kaybediyoruz.

Ne binalarımız, ne mülklerimiz, ne de banka hesaplarımız.

Kaybettiğimiz hazine manevi ve kültürel kimliğimiz.

Hayatıyla, kalemiyle, aklıyla ve yaratıcılığıyla bu cemaat için tarih yazmış insanları unutuyoruz. Onların bıraktığı mirası heba ediyoruz, sonra da görkemli toplantılarda Ermeni kimliğini korumaktan bahsediyoruz.

Ne kadar güzel bir kelime, Ermeni kimliğini korumak.

O kadar güzel ki, onu hiç uygulamadan yüz kere telaffuz etmek mümkün.

Kiliseler restore ediyoruz, okullar ayakta tutuyoruz, dernekler yönetiyoruz, mülkleri koruyoruz.

Ama eğer tüm bunlar içlerindeki Ermeni ruhunu kaybederse, yarın ne kalacak?

İsminde Ermeni kelimesi bulunan binalar ve kökeninde Ermenilik olan insanlar.

O da belki.

Saygıdeğer okurlar,

Zareh Khrakhuni BİZİM şairimizdi.

Rober Haddeciyan BİZİM başyazarımız ve yazarımızdı.

Aram Kamburyan BİZİM öğretmenimiz ve aydınımızdı.

İkna Sarıaslan BİZİM edebiyatımızın emekçisiydi.

Hiçbiri sadece bu veya şu kuruma, derneğe veya çevreye ait değildi. Onlar bizim ortak hazinemizdi.

Onların anısı kişisel hesapları temizlemenin, organizatörler arasında fark gözetmenin, birine yakın veya diğerinden uzak olmanın vesilesi değildi.

Onların anısı bize ait bir değeri koruma yükümlülüğüydü.

Ve bu yükümlülük ne bir çelenkle biter, ne bir Facebook paylaşımıyla, ne de görkemli bir nutukla.

Çünkü Ermeni kültürü sadece uygun bir fırsat çıktığında adını andığımız geçmişe ait onur değildir.

O, bugünün bir sorumluluğudur.

Ve yarın, yine Ermeni kimliğini korumaktan bahsettiğinizde, yeni neslin kayıtsızlığından şikayet ettiğinizde, gençlerimizin neden Ermeni edebiyatıyla ilgilenmediğini sorduğunuzda, bir an aynaya bakın.

Çünkü gençler sadece sözlerimizi duymuyor.

Yokluklarımızı da görüyorlar.

Rober Haddeciyan, Aram Kamburyan, İkna Sarıaslan ve Zareh Khrakhuni’nin itibarları sizin katılımınızla artmayacak.

Onlar zaten edebiyat ve kültür tarihimizde yerlerini almış durumdalar.

Sizin katılımınız onlara değil, size itibar kazandırabilirdi.

Ve siz o itibardan mahrum kaldınız.

UTANÇ SİZİNDİR, HANIMLAR VE BEYLER.

https://www.normarmara.com/211026lu.html