İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sibil ile: Zamanı Aşan Yüzyıllık Bir Düet Üzerine

Sümeyra Gümrah

“… Gomidas’ın şarkısı doğduğu topraklarda yeniden yaşasın diye.” diyor İstanbullu şarkıcı Sibil. Gomidas’ın yüzyılı aşkın süre önce plağa okuduğu “Arorn Ou Tatrakn”ı (Çulluk ile Kumru) onun kendi sesiyle birlikte söyledi. Geçtiğimiz aylarda yayımlanan, altı yıllık bir hayalden doğan bu düetin ve kilise korosundan bugüne uzanan bir sesin hikayesini Sibil’le konuştum.

gomidas
Gomidas Vartabed, 1901 | Fotoğraf: Komitas Museum-Institute

1881, Eçmiadzin. Bugünkü Ermenistan’da, Ermeni Kilisesi’nin merkezinde, Kütahya’dan getirilen on iki yaşında bir çocuk kilisenin başı Katolikos IV. Kevork’un karşısında. Annesini bebekken, babasını da kısa süre önce kaybetmiş; Türkçe konuşulan bir evde büyüdüğü için Ermenice bilmiyor. Katolikos onu Ermenice selamlıyor. Anlatılana göre çocuk, “Ermenice bilmiyorum, isterseniz şarkı söyleyeyim,” diye karşılık verip sözlerini anlamadığı bir şarakan, yani kilise ilahisi söylüyor. Sesi Katolikos’u öylesine etkiliyor ki sonrasında sık sık misafirlerine şarkı söylemesi için çağrılıyor.

Çocuğun adı Soğomon Soğomonyan. Dünya onu, 1894’te rahip olurken aldığı Gomidas (Komitas) adıyla tanıyacak. Besteci, şarkıcı ve araştırmacı olarak tarlalarda, düğünlerde söylenen binlerce halk ezgisini derleyip notaya geçirecek; 1910’da İstanbul’a yerleşip Kusan (ozan) korosunu kuracak. Yalnızca kendi sesiyle değil, kaybolmasını önlediği ezgilerle de sonraki kuşakların hayatında yer alacak. O sesin kendisi de bugüne ulaştı. Gomidas’ın yüzyılı aşkın süre önce plağa okuduğu parçalardan biri “Arorn Ou Tatrakn”, yani “Çulluk ile Kumru”. Dönemin kayıt teknolojisi ve sonraki aktarımlar, sesin bazı ayrıntılarını eksiltmiş. Yine de o kaydı dinlerken Eçmiadzin’deki çocuğun sesinin Katolikos’u neden etkilediğini anlar gibi oluyor insan.

Sibil de bu kayda altı yıl kadar önce tesadüfen rastlamış. Dinler dinlemez içinden bir dilek geçmiş: Bu şarkıyı Gomidas’ın sesiyle birlikte söylemek. Sibil’in kilise müziğiyle ilişkisi ise çok daha önce, koroda söyleyen babasının peşinden gitmesiyle başlamış. Feriköy’deki Surp Vartanants Korosu’nda yaklaşık yirmi yıl korist ve solist olarak söylemiş; bir yandan da bir finans şirketinde çalışmış. 2010’da, tamamı Ermenice şarkılardan oluşan ilk albümü “Sibil” yayımlanmış; 2014’te “Ser” (Aşk) gelmiş.

Altı yıllık hayal, Temmuz 2026’da “Arorn Ou Tatrakn” düetine dönüştü. Vahan Nahapetyan’ın düzenlediği şarkıda, Hasmik Muradyan Harutyunyan da kavalı andıran geleneksel bir Ermeni flütü olan blulle eşlik ediyor. Klibi 22 Temmuz’da yayımlanan çalışmada, Gomidas’ın görüntüsünü yeniden canlandırmak için yapay zekâdan yararlanılmış. Düeti dinlerken aklım Eçmiadzin’deki çocuğa gidiyor. Sibil de söyleşide anlattığı gibi, çocukken Gomidas’ın kim olduğunu bilmeden onun ezgileriyle büyümüş. Ermenice bilmeden şarkılarına eşlik etmek isteyen dinleyicileri düşününce, bu müziğin insanlara sözcüklerden önce sesiyle ulaşabildiğini hissediyorum.

Sibil ile söyleşimizde sadece Gomidas yok; mesafelere rağmen süren bir aşkı anlatan “Arevin Mot”a (Güneşe Yakın) ve şarkının klibini yazıp yöneten Oscar kısa listesine giren yönetmen, Emmy ödüllü oyuncu Michael A. Goorjian ile karşılaşması da var. Ama önce çocukluğundan başlayalım.

5y2b0484k
Sibil | Fotoğraf: Sibil

Müzikle ilk temasınız ne zamana uzanıyor. O yıllardan bugüne kulağınızda kalan ilk ses ya da ilk müzikal sahne hangisi?

Babam kilise korosunda şarkı söylüyordu ve pazar günleri beni de yanında götürürdü. Özellikle Gomidas’ın düzenlediği ayinleri dinleyerek, hatta bazı bölümlerini kendi kendime söyleyerek büyüdüm. Sanırım müzikle kurduğum ilk bağlardan biri de buydu. Ama kulağımda kalan ilk ve en özel ses, annemin melek sesidir. Annem de babam da bana ve ablama “Oror” (Ninni) adlı şarkıyı söylerlerdi. Bugün bile “Oror”u söylediğimde duygulanırım. Çünkü o ezginin içinde çocukluğum var. İlk gerçek müzikal sahne deneyimim ise yanılmıyorsam Harbiye Açık Hava’da izlediğim, Zuhal Olcay ve Cihan Ünal’ın başrollerini oynadığı “Evita” müzikalidir. Çok küçük yaştaydım ama sahneden o kadar etkilenmiştim ki gözlerimden yaşlar süzülmüş ve içimden “Ben de bir gün sahnede olmak istiyorum” demiştim.

O çocukluk hâlâ sizinle gelen bir şey var mı?

Sanırım bugün sahneye her çıktığımda o küçük kız hâlâ benimle. Bugüne kadar aldığım ödülleri kucakladıktan sonra da kendi kendime şunu söylüyorum: “Sibil, bak… Gökyüzüne bakıp bir dilek dilemiştin ve bu gerçek oldu.”

Sizinle yollarımız yıllar önce Aya İrini’de, Uluslararası Mistik Sanat Festivali’nde kesişmiş; tanışmak bugüne kısmet oldu. O dönemde Surp Vartanants Korosu’nda söylüyordunuz ve müzik dışında bir işiniz de varmış. Yaklaşık yirmi yıl süren koro deneyiminiz size ne öğretti? Müziği hayatınızın merkezine alıp kendi adınızla sahneye çıkmaya başladığınızda neler değişti; korodan hâlâ özlediğiniz bir şey var mı?

Akademik bir müzik eğitimi almadım; dolayısıyla Surp Vartanants benim okulum oldu. Yaklaşık yirmi yıl boyunca o koronun korist ve solisti olarak çok şey öğrendim. Hem Türkiye’de hem de yurt dışında sahnelerimiz oldu; Sezen Aksu, Nükhet Duru gibi birçok değerli sanatçıya da eşlik ettik. Koroda birlikte şarkı söylemekten gerçekten çok keyif alıyordum. Çünkü koro size sadece kendi sesinizi değil, yanınızdaki sesleri de dinlemeyi öğretiyor. Birbirinize uyum sağlamayı, gerektiğinde geri çekilmeyi, gerektiğinde bütünün içinde sesinizi ortaya koymayı öğreniyorsunuz. Bana ekip ruhunu, uyumu ve sahne üzerindeki ciddiyeti öğretti.

Ama bir yandan da içimde hep başka bir istek vardı. Belirli kalıplara bağlı kalmadan, daha bağımsız ve özgün bir şekilde, gözlerimi kapatıp içimden geldiği gibi şarkı söylemek istiyordum. Solo yolculuğum biraz da bu isteğin peşinden gitmek oldu. Koro repertuarını ve o ekip ruhuyla birlikte şarkı söyleme hissini zaman zaman özlüyorum. Çünkü orada çok özel bir aidiyet duygusu var. Fakat solo sahnede beni en çok heyecanlandıran şey, kendi sesimle kendi duygularıma ses verebilmek. Gözlerimi kapattığımda ne hissediyorsam onu sesime taşıyabilmek, sanırım beni ben yapan en önemli şeylerden biri.

Müziğe bakışımın en çok değişen tarafı da bu oldu. Eskiden belki şarkı söylemek daha çok bir tutkuydu; bugün ise kendimi ifade etme biçimim. Artık güzel söylemekten çok, söylediğim şeyin bana ait olmasını ve karşı tarafa gerçek bir duygu geçirmesini önemsiyorum. Bir de artık bana ait şarkılarım var. Artık “Sibil şarkıları” var. Sanırım bunun benim için anlamı çok büyük. Çünkü yıllarca başkalarının şarkılarını seslendirdikten sonra, kendi hikâyemi ve duygularımı taşıyan şarkıların olması, müzik yolculuğumda kendime ait bir alan yaratmak gibi.

video cover
Sibil | Fotoğraf: Sibil

Bu söyleşiyi Gomidas ile zaman ötesi düetinizin bulunduğu son çalışmanız vesilesiyle yapıyoruz. Onun adını ilk kez bu söyleşide duyan bir okura Gomidas’ı bir biyografi cümlesiyle değil de tek bir sahneyle tanıtmanız gerekse, hangi sahneyi anlatırdınız?

Bana göre Gomidas, dünya Ermenilerinin geçmişi ve ardında bıraktığı büyük bir müzikal miras demek. Ama onu tek bir sahneyle anlatmam gerekirse, sizi çocukluğuma götürürdüm: Pazar sabahları babamın yanında kilisede oturup Gomidas’ın ayin ezgilerini dinlediğim o anlara… O zamanlar Gomidas’ın kim olduğunu bilmiyordum ama müziğini biliyordum. Bugün hâlâ o ezgileri kendi sesimle söyleyebiliyor olmak, sanırım onun mirasının ne kadar güçlü olduğunu anlatmanın en güzel yolu.

Gomidas, besteciliğinin yanı sıra halk ezgilerini derleyip notaya geçirerek bir müzik hafızasını da korudu. Sizce onu bugün hâlâ bize yakın kılan ne: besteciliği, araştırmacılığı, yoksa bir kültürün sesini geleceğe taşıması mı?

Hepsi. Gomidas benim için yalnızca bir din adamı, araştırmacı ya da besteci değil; aynı zamanda eşsiz bir sese sahip bir müzisyen. Son çalışmamda da arşivdeki, yaklaşık bir yüzyıl önce kaydedilmiş sesini yeniden aranje ederek bugünün dinleyicisiyle buluşturduk. Bence onun en çağdaş tarafı da tam burada. Bir kültürün ses hafızasını koruyup, yüzyıl sonra bile o sesi yeniden duyurabilmek.

Gomidas 1910’da İstanbul’a yerleşip bir koro kuruyor, dersler veriyor. Sizin müzikle bağınız da bu şehirde şekillenmiş. Aradan geçen yüzyılı aşkın zamana rağmen, onun İstanbul’u ile sizin İstanbul’unuz hangi seslerde ve duygularda buluşuyor?

Klibimi izleyenler açılışta şu cümleyi görecekler:“… Gomidas’ın şarkısı doğduğu topraklarda yeniden yaşasın diye.” Gomidas’ın sesini, doğduğu ve müziğini şekillendirdiği bu topraklarda yeniden duyurma fikrimin temelinde, aynı şehirde yaşamış olmamızın da önemli bir payı var. İstanbul çok kozmopolit bir şehir. Bazen ezanla kilise çanlarının aynı anda duyulduğu anlara tanıklık ediyoruz. Gomidas’ın ezan derlemeleri de bunun çok güzel bir örneği. Benim İstanbul’umla Gomidas’ın İstanbul’u, yüzyılı aşkın zaman sonra belki de burada buluşuyor. Çünkü bu şehir onun için de benim için de hem güzelliklerin hem de hüznün şehri. Gomidas’ın hayatında bıraktığı derin izleri ve yaşadığı acıları göz ardı edemeyiz. Belki bugün kulağımıza ulaşan ortak ses de bu; geçmişin hüznünü taşıyan ama buna rağmen yaşamaya devam eden bir ses. Bir yanda hafıza, diğer yanda umut…

Gomidas’ın sesinden “Arorn Ou Tatrakn”ı ilk dinlediğinizde sizi en çok ne etkiledi? Günümüze ulaşan kayıtları arasından düet için neden bu şarkıyı seçtiniz?

Öncelikle “Arorn Ou Tatrakn”, yani “Çulluk ile Kumru”, Gomidas’ın çok bilinen eserlerinden biri değildi. Hatta bu çalışma sayesinde birçok kişi ilk kez duydu ve “Aa, biz bu şarkıyı bilmiyorduk” dedi. Beni ilk dinleyişte yakalayan sözlerindeki duygu oldu. Güçlüyle güçsüzü, umutla umutsuzluğu anlatıyor. Aslında bugün de bu duyguları yaşamıyor muyuz? İçimden ilk geçen şey “Keşke onunla birlikte söyleyebilseydim” oldu. O an bu şarkıyı onun sesiyle buluşturmak ve kendi sesimle yeniden söylemek istedim. Yıllar sonra o fikir hâlâ içimdeydi ve sonunda bu çalışma ortaya çıktı.

Bu düette, yüzyılı aşkın süre önce kaydedilmiş bir sese eşlik ediyorsunuz. Kayıt sırasında Gomidas’ın temposuna, nefesine ve yorumuna nasıl uyum sağladınız? Bir eseri yeniden yorumlarken onun özünü korumak sizin için ne anlama geliyor?

Bu çalışmada ekip olarak fazlasıyla dikkatli ve özenli davrandık. Aranje aşamasından kayda, hatta video çekimine kadar her detay üzerinde titizlikle çalıştık. Stüdyo kayıtlarım iki gün sürdü. İlk gün özellikle Gomidas’ın sesini, yorumunu ve en önemlisi duygusunu anlamaya çalıştım. Farklı bir yorum ortaya koymak yerine, onun orijinal kaydındaki yorumuna mümkün olduğunca sadık kalmak istedim. Benim için önemli olan kendi yorumumu öne çıkarmaktan çok, yüzyılı aşkın bir süre sonra onun sesini doğru şekilde bugüne taşımaktı. Kayıt sırasında çok dua ettim. Gomidas’ın ruhundan bana güç vermesini ve bu eseri elimden gelenin en iyi şekliyle yorumlayabilmeyi diledim. Kayıt aralarında gözlerimin yaşardığı çok an oldu. Sanırım bu çalışma bana şunu öğretti: Bazen yeniden yorumlamak, mutlaka değiştirmek demek değil. Bazen bir mirasa sadık kalmanın en güzel yolu, onu kendi sesinle ama özünü koruyarak yeniden duyulur hâle getirmek. Şimdi en büyük dileğim, Gomidas’ın bu eşsiz sesini ve bu şarkıyı mümkün olduğunca çok kişiye ulaştırmak.

Ermenice bilmeyen dinleyicileriniz, size eşlik edebilmek için şarkılarınızın sözlerini Latin harfleriyle paylaşmanızı istiyor. Sizce bir müzik mirası farklı dillerden insanlara ulaşıp yeni seslerle yorumlandığında ne kazanır? Yeniden yorumlanırken mutlaka korunması gereken şey nedir?

Bir sanatçı için hayatta ardında bırakabileceği en değerli şeylerden biri, yaptığı eserlerin yaşatılması ve kültürel mirasın gelecek nesillere aktarılmasıdır. Bir müzik mirası da ne kadar çok insana ulaşır ve farklı seslerle yeniden hayat bulursa, o kadar güçlü bir şekilde yaşamaya devam eder.

Nasıl ki İngilizce şarkıları sadece ana dili İngilizce olanlar yorumlamıyorsa, Ermenice şarkıları da o ezgiyi seven ve sözlerini hisseden herkes söyleyebilir. Ben şahsen, şarkılarıma eşlik edebilmek için sözleri Latin harfleriyle paylaşmamı isteyen dinleyicilerle karşılaştığımda bundan son derece mutlu oluyorum. Çünkü o zaman şarkının sınırlarını aştığını ve başka insanların da hayatına dokunduğunu hissediyorum.

Ama elbette bir eserin farklı insanlar tarafından yeniden yorumlanması, özünden ve taşıdığı değerden uzaklaşması anlamına gelmemeli. Bence böyle bir miras, belli bir kalite ve özen çerçevesinde yorumlanmalı. Farklı yorumlara açık olabilir ama eserin ruhuna, hikâyesine ve kültürel değerine saygı gösterilmeli.

arevin_mot_klip_
Arevin Mot Klibinden | Fotoğraf: YouTube

“Arevin Mot”un (Güneşe Yakın) klibini Michael A. Goorjian yazıp yönetiyor. Emmy ödüllü bir oyuncu olan Goorjian’ın yönettiği “Amerikatsi”, Oscar’da En İyi Uluslararası Film kısa listesine girmişti. Onunla yollarınız nasıl kesişti? Şarkıyı onunla bir klibe dönüştürme fikri nasıl doğdu?

Michael ile Ermenistan’da düzenlenen bir etkinlikte tanıştık. Kendisinin daha önce filmini izlemiş ve sinema diline hayranlık duymuştum. Tanıştığımızda aramızda hemen bir sinerji hissettim. Kısa bir sohbetimiz oldu ama bağımız daha sonra sosyal medya üzerinden devam etti. Arevin Mot’u kaydedeli henüz birkaç hafta olmuştu ve şarkının klibi için nasıl bir yol izleyebileceğimi düşünüyordum. Tam o sırada iç sesim bana, “Neden olmasın? Neden Michael’a teklif etmiyorsun?” dedi. Ben de bu hissin peşinden gittim ve ona şarkıdan bahsederek bir klip çekmek isteyip istemeyeceğini sordum.

Michael’ın teklife yaklaşımı beni çok mutlu etti. O kadar mütevazı, samimi ve içtendi ki hiç tereddüt etmeden kabul etti. Arevin Mot’un klip hikâyesi de böyle başladı. Ona duyduğum güven o kadar büyüktü ki yaratıcı sürecin içinde kendimi tamamen akışa bırakabildim. Önerilerini büyük bir gönül rahatlığıyla kabul ettim ve ortaya nasıl bir hikâye çıkacağını merakla bekledim. Çekimler için Amerika’ya gittim ve sonunda hayatın içinden, son derece doğal ve sahici anlarla örülü bir hikâye ortaya çıktı Arevin Mot’un Michael’ın sinema diliyle buluşması, şarkının ruhunu bambaşka bir şekilde görünür hâle getirdi. Bunun için kendimi çok şanslı hissediyorum.

Arevin Mot, kavuşamamanın mutlaka bir son anlamına gelmediği, kimi aşkların mesafeyle birlikte başka bir varoluşa dönüştüğü fikrini taşıyor. Sizce insanın ulaşamadığı şeylere duyduğu özlem mi daha kalıcı? Bu şarkıyı söylerken siz ne hissediyorsunuz?

Aşk benim için öylesine sihirli bir duygu ki… Mesafeler olsa bile insan sevdiğini yüreğinin en derininde taşımaya devam ediyor. Elbette insan sevdiğinin yanında olmak, ona dokunmak, onunla aynı anı paylaşmak istiyor. Ama ben gerçek sevginin mesafeleri, hatta pek çok engeli aşabileceğine inanıyorum. Çünkü bazen kavuşamasanız da içinizde taşıdığınız sevgi hiç eksilmiyor; belki de zamanla başka bir hâle dönüşüyor. Arevin Mot’u söylerken aslında biraz kendimi anlatıyorum. Çünkü mesafelere rağmen aşkın nasıl yaşanabildiğini, nasıl hissedilebildiğini çok iyi biliyorum. Bu yüzden söylerken sadece şarkının hikayesini değil, kendi hislerimi de seslendiriyorum. Belki de bu yüzden benim için bu kadar özel.

ekran resmi 2026-10-15 03.00.24
Sibil | Fotoğraf: Sibil

Son olarak, yüzyıl sonrasını düşünelim. Genç bir şarkıcı sesinizi bir arşiv kaydında bulup, sizin Gomidas’la yaptığınız gibi, sizinle düet yapmak istese ne hissederdiniz? Ona nasıl bir özgürlük tanır, neyi yapmasını istemezdiniz?

Bundan fazlasıyla mutlu olurdum. Hatta dileğim şu ki benim Gomidas’a yaptığım gibi, umarım yıllar sonra biri çıkıp benim sesimle, benim şarkımla bir düet yapmak ister. Bir sanatçı için bundan daha büyük bir mutluluk olabilir mi, bilmiyorum. Aslında hayattaki bazı güzellikleri, övgüleri ve değerleri insan yaşarken görmek istiyor. Ben de bunun hem Tanrı’nın bana biçtiği ömür çerçevesinde gerçekleşmesini hem de yüzyıl sonra bu müziklerin hâlâ dinlenebilir olmasını yürekten diliyorum. Doğrusu, neyi yapmasını istemeyeceğim konusunda aklıma gelen bir şey yok. Saygı ve sevgiyle yapılan her şey benim için çok değerli. Yeter ki o müziğin ruhuna ve taşıdığı duyguya saygı duyulsun. Bundan sadece gurur ve mutluluk duyarım.

Kapak Fotoğrafı: Sibil

https://www.themagger.com/sibil-roportaj/