Derik Surp Kevork Kilisesi ve Keçecioğlu Ailesinin Sessiz Mücadelesi
8 Ekim 2026
***Metinde yer alan görüşler yazar(lar)ına ait olup, HyeTert’in görüşlerini yansıtmak zorunda değildir.***
Juliet İnan mjkinan@gmail.com
“29 Ağustos 2026” -Amerika Birleşik Devletleri’nde sıradan gibi başlayan bir Cumartesi günü, Keçecioğlu ailesi için yeni bir mücadelenin başlangıç tarihi olacaktı.
O gün ailemin en küçük ferdi olan oğlum, hayalini kurduğu üniversitenin kapısını aralayabilmek için önemli bir sınava girmişti. Sınavdan yorgun ve heyecanlı çıkmıştı. Bir anne olarak bütün dikkatimi ona vermek, bu özel gününde yanında olmak istiyordum.
Tam da o sırada İstanbul’dan bir telefon geldi. Arayan yeğenlerimdi. Seslerindeki endişe ve öfke dikkat çekiyordu.
O an müsait olmadığımı, eve döndüğümde mutlaka geri arayacağımı söyledim. İçimde bir merak vardı ama oğlumun o günkü mutluluğunu ve kırgınlığını gölgelemek istemiyordum.
Saatler sonra telefonu geri açtığımda, üç kuzenin kendi aralarında görüştüğünü ve ailemizi yakından ilgilendiren ciddi bir konuyu benimle paylaşmak istediklerini öğrendim.
Duyduklarım yalnızca beni değil, bütün ailemizi derinden sarstı. Sosyal medyada yayımlanan bir bildiride ailemiz ağır ithamlarla suçlanıyor, hatta gaspçılıkla anılıyordu. Bu bildiriyi paylaşan kişi ise yıllardır bizimle iletişim kurmaya çalışan Zekerya Sabunci’den başkası değildi.
Ailemizin hiçbir ferdi kendisiyle görüşmek istememişti. Ne ben, ne kardeşlerim, ne de yakınlarımız. Çünkü yıllar içinde ortaya koyduğu tavırların, Derik Surp Kevork Kilisesi’nin geleceğinden çok kişisel hedeflere hizmet ettiğini düşünüyorduk. Bu nedenle kendisini hiçbir zaman muhatap almadık.
Telefonlarımız açıktı. Adreslerimiz belliydi. Bize ulaşmak isteyen herkes ulaşabilirdi. Gerçekten acil bir durum söz konusu olsaydı, ailemizle temas kurmak hiç de zor değildi.
Aile olarak cevabını bulamadığımız sorular şunlardı:
Zekerya Sabunci hangi sıfatla Derik Surp Kevork Kilisesi adına hareket ediyordu?
Bu yetkiyi kimden almıştı?
Çünkü yıllardır kilisenin günlük sorumluluğu, babamız Garabet Keçecioğlu’nun emanet ettiği kişiler olan Naif ve Yeruşalin Demirci ailesindeydi. Ortada olağanüstü bir durum olsaydı, bize ulaşacak olanlar da onlar olurdu. Fakat olaylar bambaşka bir yöne evrilmişti.
Anahtarların Hikâyesi
Derik Surp Kevork Kilisesi’nin iki anahtarı vardı. Babamız Garabet Keçecioğlu İstanbul’a taşındıktan sonra iki anahtar da her zaman Naif Demirci’de kaldı.
Yıllarca sistem böyle işledi.
Ziyaretçi geldiğinde kapıyı açar, misafirleri ağırlar, ardından tekrar kilitler ve günlük işine dönerdi. Bahçenin bakımını ise kilisenin hemen karşısında yaşayan Hatun teyze üstlenmişti. O bahçe yalnızca bir bahçe değildi. Orası yıllar boyunca emanetin yaşatıldığı bir nefes alanıydı. Çiçeklerin açtığı, güllerin koktuğu, zeytin ve incir ağaçlarının gölgesinde insanların oturduğu bir yaşam alanı… Derik’i ziyaret eden herkes orada bir bardak çay içmiş, bir kahve paylaşmıştır. Hatun teyze ve ailesi hiçbir karşılık beklemeden yıllarca bu bahçeye emek verdi.
Fakat ailemize anlatılanlara göre Zekerya Sabunci’nin Derik’e gelmesinden sonra her şey değişmeye başladı.
Sosyal medya paylaşımında, kendisinin itirafında olduğu gibi, Naif Demirci’nin elindeki anahtar, gece saatlerinde iki polis eşliğinde alınmıştı. Naif Bey korkmuş ve anahtarı teslim etmişti. Bu olay ailemizin bilgisi dışında gerçekleşmiş ve tarafımıza bildirilmemiştir.
Bugün hâlâ soruyoruz:
Derik İlçe Emniyeti’nin iki polisi hangi gerekçeyle bu sürece eşlik etti?
Zekerya Sabunci hangi yetki veya belgeyle elli yılı aşkın süredir emanet edilen anahtarı teslim almaya hak kazandı?
Bu soruların cevapları kamuoyu açısından da önem taşımaktadır.
Bir Bahçenin Sessiz Tanıkları

Hatun teyze için de benzer bir süreç yaşandığı anlatıldı.
Babamız hayattayken kendisine teslim edilen bahçe anahtarı, vefatından sonra da onda kalmıştı. Çünkü bizler için Surp Kevork Kilisesi bir mülk değil, bir emanetti. Ve emanet, babamızın bıraktığı şekilde korunmalıydı. Ancak Hatun teyzenin de bahçeye girişinin engellendiği, anahtarının elinden alındığı söylendi. Bugün dönüp geriye baktığımızda şu soruyu sormadan edemiyoruz:
Çiçeklerle dolu bir bahçeden kim rahatsız olabilir?
Yıllarca sulanan ağaçlardan, bakımı yapılan güllerden, insanların oturup dua ettiği bir köşeden neden huzursuz olunur?
Bahçenin karşılığında yalnızca birkaç incir veya birkaç zeytin alan yaşlı bir kadına neden müdahale edilir?
Bugün aynı bahçeye baktığımızda kuruyan ağaçları, ezilen çiçekleri ve kaybolan yeşilliği görüyoruz. Ve üzülüyoruz… Çünkü emek, bazen gözle görülmeyen en değerli mirastır.
Amerika’dan Derik’e Uzanan Yolculuk
29 Ağustos’ta aldığım haberden yalnızca iki gün sonra, Amerika ile Türkiye arasındaki binlerce kilometrelik mesafeyi aşarak Derik’e gitmeye karar verdim. Yedi saatlik zaman farkı, saatler süren uçuşlar, uykusuz geceler…Ama içimdeki endişe bütün yorgunlukların önüne geçmişti.
Yanımda yengem Anna Keçecioğlu, Alin Şarklı ve eşi Misak Şarklı ile merhum ağabeyim Bedros Keçecioğlu’nun kızı Natali Karacaoğlu vardı. İlk durağımız Derik Kaymakamlığı oldu.
Kaymakam Yunus Emre Bayraklı bizi makamında kabul etti. Ailemizin ulaşılamaz olduğu yönündeki bilgilerin doğru olmadığını açıkça ifade ettik. Devlet kurumlarıyla her zaman iş birliği içinde olduğumuzu, kanunların gerektirdiği her konuda üzerimize düşeni yapmaya hazır olduğumuzu anlattık.
Vekâlet Tartışması
Süreç içerisinde ailemizden, kaymakamlığa verilmek üzere bir vekâletname talep edildi. Bu talep ilk olarak Zekerya Sabunci tarafından dile getirildi. Biz ise bunun ancak resmi yazışmalarla mümkün olabileceğini söyledik.
Daha sonra Patrikhane tarafıma ulaştı. Vekâletname hazırlanmasının gerekli olduğu ifade edildi. Benim tek talebim basitti: Resmî bir yazı.
Vekâletin amacı neydi?
Kimlere hangi yetkiler verilecekti?
Ailemiz hangi konuda sorumluluk üstlenecekti?
Bunların yazılı olarak belirtilmesini istedik. Ancak beklediğimiz belge hiçbir zaman gelmedi. Buna rağmen aile fertleri iyi niyetle vekâletname hazırlıklarını yaptı. Çünkü amacımız engel çıkarmak değil, ileride doğabilecek hukuki ve idari sorunları önlemekti. Bugün hâlâ aynı noktadayız. Şeffaflık ve yazılı prosedür talebimiz karşılanmadı.
Kayıp Eserler ve Cevapsız Sorular
Ailemizi en fazla endişelendiren konu ise tarihi eserlerdir.
Derik Surp Kevork Kilisesi’nde bulunan üç tarihi tablo, ailemizin bilgisi ve onayı olmadan kiliseden çıkarılmıştır. Bu tabloların restorasyon amacıyla İstanbul’a götürüldüğü söylenmiştir. Ancak bugün nerede oldukları, hangi işlemlerden geçirildikleri ve ne zaman geri getirilecekleri konusunda ailemize resmi bir açıklama yapılmamıştır.
Tabloların Patrikhane Müzesi’nde bulunduğu bilgisine ise kamuya açık bir televizyon programından ulaşmış bulunuyoruz. Bunun dışında elimizde herhangi bir bilgi yoktur. Sorularımız hâlâ cevapsızdır. Üstelik yalnızca tablolar değil…
Elimizdeki envanter, 2010-2014 yıllarında çekilmiş fotoğraflarda görülen bazı objelerin de Eylül 2026 ziyaretimiz sırasında yerlerinde olmadığını fark ettik. Bu durum ailemizde derin bir üzüntü yarattı. Çünkü söz konusu olan yalnızca eşya değildir. Bir toplumun hafızasıdır.
Surp Kevork’un Çağrısı
1 Eylül 2026 tarihinde Derik Surp Kevork Kilisesi’nin avlusunda dururken hepimiz aynı duyguyu yaşadık. Sanki yıllardır sessiz kalan taşlar konuşuyordu. Sanki geçmişten gelen bir çağrı vardı. Biz oradaydık. Ailemiz oradaydı. Atalarımızın hatıraları oradaydı. Ve Surp Kevork’un ruhu da oradaydı. Gördüklerimiz bizi mutlu etmedi.
Üzdü!
Ama aynı zamanda bize bir sorumluluğu da hatırlattı. O gün kendi kendimize söz verdik:
“Artık buradayız.” Bu yalnızca Keçecioğlu ailesinin sözü değildir. Bu, Derik’in hafızasına duyulan saygının sözüdür. Bu, geçmişten bugüne uzanan bir emanete sahip çıkma sözüdür.
Ve bu nedenle Keçecioğlu ailesi olarak, Derik Surp Kevork Kilisesi’nin yaşaması, korunması ve gelecek nesillere aktarılması için üzerimize düşen her görevi yerine getirmeye devam edeceğiz. Çünkü bazı yapılar taşlardan ibaret değildir. Bazıları bir halkın hafızasıdır. Bazıları bir inancın sessiz tanıklarıdır. Bazıları ise nesilden nesile taşınan emanetlerdir.
Derik Surp Kevork Kilisesi de işte böyle bir emanettir.


