Son ERVAB toplantısından sonra yapılan açıklamaları, verilen cevapları, basında çıkan yazıları ve sosyal medyadaki tartışmaları takip ediyorum. Sahakyan-Nunyan’ın yaşadığı ekonomik sıkıntıyla başlayan konu kısa sürede okullarımızın geleceğinden vakıfların mal varlıklarına, sosyal yardımdan taşınmaz satışlarına, şeffaflıktan ERVAB’ın işlevine kadar uzandı.
Bütün bunları yan yana koyduğumda giderek daha fazla şu soruya takılıyorum: Gerçekten güçsüz bir toplum muyuz?
Patrikhanemiz var. Hastanemiz var. Vakıflarımız, okullarımız, kiliselerimiz, basınımız var. İş insanlarımız, hukukçularımız, eğitimcilerimiz var. Devlet nezdinde temas kurabilen insanlarımız, milletvekilimiz var. 40’ı aşkın vakfı aynı masa etrafında toplayabilen ERVAB var. Önemli bir tarihsel birikimimiz ve azımsanmayacak mal varlıklarımız var.
Buna rağmen bir okulun açığını kapatmak için kriz toplantıları yapıyoruz. Bir tarafta ihtiyaç sahibi insanlarımızdan söz ederken, diğer tarafta bu insanlara ilişkin bilgilerin kurumlar arasında sağlıklı biçimde aktarılamadığını duyuyoruz. Bir vakfın kaç mülkü olduğu tartışılıyor, başka bir vakfın sattığı taşınmazın nasıl değerlendirildiği soruluyor. Kurumlar açıklamalar yapıyor, basın soru soruyor, yöneticiler birbirlerini şeffaflığa davet ediyor.
Demek ki ortada güç yok değil.
Ortada birbirine bağlanmamış güçler var.
Bana göre son günlerde yaşanan tartışmaların ortak noktası da burada. Mesele yalnızca para eksikliği değil. Hatta yalnızca şeffaflık meselesi de değil.
Asıl sorun; bilgi ile ihtiyacın, kaynak ile sorumluluğun, yetki ile hesap verebilirliğin birbirine bağlanamaması.
Güçsüz müyüz, yoksa gücümüzü birleştiremiyor muyuz?
Son ERVAB toplantısında farklı kişiler organizasyon, dayanışma, şeffaflık, eğitim ve kaynakların daha doğru kullanılması gerektiğinden söz etti. Teşhisler aslında şaşırtıcı ölçüde birbirine yakındı.
O halde asıl soru şu:
40’ı aşkın vakfın yöneticileri aynı masaya oturabiliyor ve sorunları aşağı yukarı aynı şekilde tarif edebiliyorsa, neden bu teşhis ortak bir karara ve ardından ortak bir eyleme dönüşemiyor?
Bunun kolay bir cevabı olmadığını düşünüyorum.
Çünkü aynı masada olmak, aynı sistemin parçası olmak değildir
Vakıflarımız ayrı tüzel kişiliklere sahip. Her birinin kendi yönetimi, mal varlığı, bütçesi, seçmeni, öncelikleri ve sorumlulukları var.
ERVAB herkesi aynı masaya çağırabilir; fakat bir vakfa “şu bilgiyi vereceksin”, “şu ortak karara uyacaksın” veya “şu ihtiyaca şu ölçüde katkıda bulunacaksın” diyebilecek bağlayıcı bir otoriteye sahip değil.
Patriklik makamının çok önemli manevi ve sembolik bir ağırlığı var; fakat vakıfların üzerinde idari bir makam değil. Milletvekilimiz devlet nezdinde temas sağlayabilir; fakat vakıfları yönetemez. Basınımız soru sorabilir; fakat cevap vermeyene yaptırım uygulayamaz. Toplum tepki gösterebilir; fakat bu tepki kalıcı bir takip mekanizmasına dönüşmediğinde kısa zamanda unutulur.
Dolayısıyla aynı masada oturabiliyoruz ama henüz aynı sistemin parçaları gibi hareket edemiyoruz.
Fiziksel birlikteliğimiz var; kurumsal birlikteliğimiz yeterince güçlü değil.
Liderliğe ihtiyacımız yok mu? Tam tersine, var
Burada bir başka gerçekle de yüzleşmemiz gerekiyor: Böyle bir sistem kendiliğinden ortaya çıkmaz.
Uzun zamandır “Bizim ihtiyacımız daha güçlü yöneticiler değil; yöneticilerin kim olduğundan bağımsız olarak çalışan daha güçlü kurumlar ve daha güçlü bir sistemdir” diye düşünüyorum. Buna hâlâ inanıyorum. Fakat bu düşüncenin eksik kalan bir tarafı olduğunu da görüyorum.
Sistemi başlatmak için liderlik gerekir; sistemin yaşaması için lidere bağımlı olmaması gerekir.
Birinin ilk adımı atması, kurumları bir araya getirmesi, ortak hedefi tarif etmesi ve ilk direnci göğüslemesi gerekir. Cemaatimiz açısından Patriklik makamının bu konuda sağlayabileceği manevi ve sembolik liderliğin önemi büyüktür. Ancak amaç Patrik’in vakıfları yönetmesi veya onların üzerinde yeni bir otorite oluşturması olmamalıdır. Aynı şekilde ERVAB’ın da yeni bir “üst vakıf” haline gelmesi gerekmiyor.
Asıl mesele, liderlikle başlayıp lidere bağımlı kalmayacak bir düzen kurabilmektir.
Çünkü hiçbir toplum geleceğini sürekli doğru kişinin, güçlü başkanın veya kurtarıcı bir figürün ortaya çıkmasına bağlayamaz.
Güven sorunu da sistem sorunudur
Bir diğer engel de güven sorunu.
Bir vakıf kaynaklarını ortaya koyduğunda diğerlerinin de aynı açıklıkta davranacağından emin olmak istiyor. Bir kurum ortak bir ihtiyaca katkıda bulunduğunda diğerlerinin de yükü paylaşmasını bekliyor.
“Ben açıklarsam onlar da açıklayacak mı?”
“Ben katkıda bulunursam başkaları da bulunacak mı?”
“Verdiğim kaynak doğru kullanılacak mı?”
Bunların hepsi anlaşılabilir sorular.
Fakat herkes açısından makul görünen bu ihtiyat, topluca bakıldığında bir hareketsizlik yaratıyor. Bunun çözümü insanların birbirlerine daha fazla güvenmelerini istemek değildir.
Birbirlerine güvenmek zorunda kalmayacakları kadar açık kurallar oluşturmaktır.
Şeffaflık da tek başına yeterli değil
Son günlerde Öğretmenler Vakfı etrafında yaşanan tartışma da bana başka önemli bir ayrımı düşündürdü.
Bir yönetimin bir taşınmazı satmaya hukuken yetkili olması bir meseledir. İşlemin hangi koşullarda gerçekleştiğinin ve elde edilen kaynağın nasıl değerlendirildiğinin açıklanması başka bir meseledir. O kaynağın vakfın misyonu doğrultusunda ne kadar değer ürettiği ise üçüncü bir meseledir.
Yani üç ayrı soru sormalıyız:
Yetki var mı?
Şeffaflık var mı?
Sonuç var mı?
Bu yalnız Öğretmenler Vakfı için değil, bütün kurumlarımız için geçerli olmalı.
Bir vakfın kaç mülkü olduğunu bilmek başlangıçtır; fakat tek başına yeterli değildir. O mülklerden ne gelir elde edildiğini, kaynakların eğitime, sağlığa, sosyal yardıma, kültüre ve geleceğe nasıl dağıtıldığını da bilmeliyiz.
Kaç ihtiyaç sahibine ulaşıyoruz?
Kaç öğrenciyi destekliyoruz?
Hangi projeye ne harcıyoruz?
Ve en önemlisi, yaptığımız harcamaların sonucunu ölçüyor muyuz?
Hesap verebilirlik yalnızca paranın nerede olduğunu söylemek değildir; o parayla ne sonuç üretildiğini de gösterebilmektir.
“Hepsi bizim kurumlarımız” diyorsak…
Sahakyan-Nunyan Vakfı Başkanı Nurhan Davulciyan’ın son tartışmalarda kullandığı bir ifade bence meselenin özünü anlatıyor:
“Hepsi bizim kurumlarımız.”
Eğer gerçekten böyle düşünüyorsak, bunun sonuçlarını da kabul etmemiz gerekiyor.
Sahakyan’ın sorunu yalnız Samatya’nın sorunu değildir. Bir öğrencimiz yalnız bağlı bulunduğu vakfın öğrencisi değildir. İhtiyaç sahibi bir insanımızın yaşadığı semt, ona sahip çıkıp çıkmayacağımızın tek ölçüsü olmamalıdır.
Ama bunun diğer tarafı da var.
Kaynak sahibi kurumlara her kriz çıktığında “para verin” demek de sistem değildir.
Dayanışmanın kuralları olmalıdır.
Kim katkıda bulunacak? Hangi ölçüye göre? Kaynak nereye gidecek? Kim yönetecek? Kim denetleyecek? Sonuçları kim açıklayacak?
Bunları belirlemeden dayanışmayı kişilerin vicdanına veya yöneticiler arasındaki ilişkilere bırakırsak, her kriz çıktığında aynı tartışmayı yeniden yaşamaya mahkûm oluruz.
Dünyada bunun örnekleri var
Üstelik bu mesele yalnız bize özgü de değil.
Dünyadaki başka küçük ve diaspora toplumları da birbirinden bağımsız dini kurumların, okulların, sosyal yardım kuruluşlarının ve vakıfların ortak ihtiyaçlarını nasıl yönetecekleri sorunuyla karşılaştılar.
Kuzey Amerika’daki Yahudi federasyonları bunun ilginç örneklerinden biri. Bağımsız kurumları tek bir yönetim altında toplamadan, ortak eğitim ve sosyal yardım ihtiyaçları için kolektif finansman ve koordinasyon mekanizmaları geliştirdiler.
Bazı Avrupa Yahudi cemaatlerinde ise dini/manevi liderlik, seçilmiş cemaat yönetimi ve profesyonel idare birbirinden ayrılmış durumda.
Bunların hiçbiri İstanbul Ermeni toplumuna olduğu gibi kopyalanamaz. Tarihimiz, hukuki yapımız ve kurumlarımız farklı.
Ama temel düşünce üzerinde durmaya değer:
Kurumların bağımsızlığını ortadan kaldırmadan ortak hareket kapasitesi yaratmak mümkündür.
Belki bizim aramamız gereken de bütün vakıfların üzerinde yeni bir otorite değil; bağımsız kurumlarımızın arasında eksik olan bu ikinci katmandır.
Belki dört basit şeyle başlanabilir
Bunun için ilk adımların olağanüstü karmaşık olması gerektiğini de düşünmüyorum.
Önce ortak bir veri tabanı oluşturabiliriz: Kaç öğrencimiz, kaç ihtiyaç sahibimiz var? Kurumlarımızın hangi kaynakları ve hangi yükümlülükleri var? Önümüzdeki beş veya on yılda bizi hangi ihtiyaçlar bekliyor?
Sonra ortak raporlama standartları üzerinde anlaşabiliriz. Her vakıf aynı temel mali ve faaliyet bilgilerini aynı formatta ortaya koyabilir.
Eğitim, sağlık, sosyal yardım ve olağanüstü ihtiyaçlar için objektif kriterlerle çalışan, denetlenebilir bir dayanışma mekanizması kurulabilir.
Ve belki hepsinden önemlisi, bir kurumsal hafıza yaratılabilir.
Her toplantıya sıfırdan başlamamak için alınan kararın sorumlusu, tarihi ve sonucu kayda geçmelidir. Bir sonraki toplantı “Ne düşünüyorsunuz?” sorusuyla değil:
“Geçen toplantıda aldığımız kararların hangileri uygulandı, hangileri uygulanmadı ve neden?”
sorusuyla başlamalıdır.
Peki toplum?
Fakat burada bütün sorumluluğu yöneticilere yüklemek de kolay olur.
Bir seçimden diğerine yöneticilerden hiçbir performans ölçüsü istemiyorsak, sonraki seçimde neye göre karar veriyoruz?
Sandığa gidip bir listeye oy verdikten sonra beş yıl boyunca kenara çekiliyor, faaliyet raporlarını takip etmiyor, verilen sözleri hatırlamıyor ve yöneticilerden açıklama istemiyorsak, aslında onlara çok geniş ve denetimsiz bir alan bırakıyoruz.
Bir yönetici hiçbir açıklama yapmadığında bunun toplumsal bir bedeli oluşmuyorsa, neden açıklama yapsın?
İyi yönetilmek elbette hepimizin hakkıdır. Ama iyi yönetim yalnız yöneticilerin sorumluluğuyla kurulmaz. İyi yönetime katılma sorumluluğu da vardır.
Soran, izleyen ve unutmayan bir toplum olmadan hesap verebilirliği yalnız yöneticilerin iradesine bırakmış oluruz.
Belki bugün hissettiğimiz çaresizliğin bir kısmı da buradan geliyor.
Yıllardır toplantılar yapılıyor. Sorunlar konuşuluyor. Basında yazılıyor. Sert tartışmalar yaşanıyor. Açıklamalar yayımlanıyor. Sonra gündem değişiyor.
Bu döngü yeterince tekrarlandığında toplumda tehlikeli bir düşünce yerleşiyor:
“Nasıl olsa bir şey değişmez.”
Belki kırmamız gereken en önemli şey tam da budur.
Sorunu artık biliyoruz
Bugün Sahakyan-Nunyan’ın sorununa çözüm bulmamız gerekiyor. Yarın başka bir okulumuz aynı durumda olabilir. Ondan sonraki gün başka bir kurumumuzun problemi önümüze gelebilir.
Ama başarımız kaç krizi atlattığımızla ölçülmemeli.
Asıl başarı, aynı krizleri tekrar tekrar üretmeyen bir düzen kurabilmek olacaktır.
Bunun için güçlü insanlarımızın olması yetmiyor. Güçlü kurumlara ihtiyacımız var. Güçlü kurumlar da yetmiyor; onların birbirleriyle çalışmasını sağlayacak kurallara, verilere, ortak hedeflere, denetime ve kurumsal hafızaya ihtiyacımız var.
Ve bütün bunların başlaması için bir liderlik iradesine de ihtiyacımız var.
Belki artık “Kim suçlu?” sorusundan biraz uzaklaşıp daha zor bir soru sormalıyız:
Bu kadar kurumun, bu kadar deneyimin, bu kadar insanın ve imkânın bulunduğu bir toplum, elindeki gücü neden ortak bir iradeye dönüştüremiyor?
Ardından da asıl soruyu:
Bunu değiştirmek için ne kuracağız?
Çünkü artık neyin yanlış olduğunu bilmiyor değiliz.
Biliyoruz.
Şimdi ihtiyacımız olan, bildiklerimizi birbirine bağlamak; farkındalığı ortak iradeye, ortak iradeyi karara, kararı da sürdürülebilir bir sisteme dönüştürmek.
Ortada güçsüz insanlar değil, birbirine bağlanmamış güçler var.
Belki de artık yapmamız gereken, yeni bir güç aramak değil; elimizdeki güçleri birbirine bağlayacak sistemi kurmaktır.

