İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Arat Dink: Babam bir programa çıktığında her zaman kaygıyla televizyonun etrafında deli dana gibi dolaşırdım, belki “Kalırız” yerine “Hadi, gidiyoruz buradan” demeliydik

Agos’un kuruluşunu 30. yılında Hrant Dink’in oğlu Arat Dink şöyle konuştu: Katıldığı televizyon programlarını bir kez olsun oturarak izleyemedim. Her zaman bir kaygı atağı televizyonun etrafında deli dana gibi dolaşmama sebep olmuştur. Bu, hedefe konduğu son üç yılıyla sınırlı bir duygu değil. Her zaman böyleydi. Babam tehditlere rağmen kalmaya karar verdi. Belki biz, “Arkandayız, seninle her yere geliriz, kalmak istersen de kalırız” demek yerine “Hadi, gidiyoruz” demeliydik, belki artık burada yaşayamayacağımızı söylemeliydik

Murat Sabuncu

Geçtiğimiz cumartesi günü. Harbiye’deki Agos’un binasında gazetenin kuruluşunun 30. Yılı kutlamaları var. Kapıdan içeriye adım atıyorum bir masanın etrafında onlarca kişi. Masanın başında da ‘sofra ve kültür’ konusunda yazan-konuşan Silva Özyerli. Paskalya çöreği yapımını öğretiyor. Hemen arkadaki mutfaktan taze yapım kısırlar taşınıyor. Üst kat terasta çay, kahve ve elbette bolca sohbet var. Farklı yaşlardan, kimliklerden yüzlerce insan gün boyu gelip gidiyor buraya. Barışı ve birlikte yaşamı savunan bu kişilere bakıp kendi kendime “Hrant Dink’in mirası” diyorum. Hakkında açılan onlarca dava, hedef göstermenin ardından, hain bir pusuda katledilen ‘gerçek demokrat, iyi insan, iyi eş, iyi baba’… Rakel Dink ile karşılaşıyorum, anılardan bahsediyor. Güçlü, sadece kendi acılarının değil memleketteki tüm acıların üstüne sözü olan bir isim kendisi. Delal Dink de orada. Dünyayı, Türkiye’yi konuşuyoruz, dertleniyoruz. Kuruluşundan bu yana buraya emek veren şu an genel yayın yönetmenliği görevini sürdüren Yetvart Danzikyan ile meslekten bahsediyoruz. Çalışma arkadaşlarımdan Nazan Özcanşimdi orada yazı işlerinde. Arat Dink, ben ayrıldıktan sonra binaya gelmiş o gün yüz yüze gelemiyoruz. Ama onunla Agos, babası Hrant Dink ve bugünler üzerine bir söyleşi gerçekleştiriyoruz. Arat Dink Agos’un Sorumlu Yazı İşleri Müdürü ve köşe yazarı. Ben bildiğimden, tanıdığımdan beri de demokrasi ve insan hakları konusunda mücadele veren bir isim. Agos’a, babasına, memlekete dair söyledikleri içten ve önemli. Sizi söyleşiyle baş başa bırakıyorum.

Rakel Dink ve Agos Genel Yayın Yönetmeni Yetvart Danzikyan

-Agos 30 yaşında. Siz bugün Agos’a baktığınızda bir gazeteden daha fazlasını görüyorsunuz eminim. Sizin için Agos tam olarak nedir?

Agos benim için müşterek emeğin cisimleşmiş halidir. Elbette manevi yükü bizim için çok fazla ama bu duygumuz yalnızca babamın emeği için değil, Agos için dökülen, Agos’un başka bir Türkiye ve başka bir Dünya için döktüğü her damla emek için de aynı. Agos hiçbir zaman yalnızca bir gazete olmadı. Yalnızca bir gazete olmak kötü bir şey olduğundan söylemiyorum, hatta tersi çoğunlukla kötüdür ama Agos’un sesi öyle bir birikmiş sessizliğin sonunda yükseldi ki kuruluşundan itibaren bir gazete için ön görülemeyecek görevleri giyinmek zorunda kaldı. Köprülerin yakıldığı adaların, yankı odalarının birbiri ile mecburi iletişim aracına dönüştü. Ermenistan’ın fahri konsolosluğundan tutun, Türkiye Ermeni toplumunun sivil temsiline, ‘Diaspora’nın çok sesli yapısının Türkiye’deki temsiline, Türkiye’nin farklı seslerinin ‘Diaspora’daki ve Ermenistan’daki temsiline birçok alanda rol almak durumunda kaldı. Ve bu ağır yükün altından kalkarken her zaman demokrat bir mercek kullanmaya özen gösterdi, güçlüye karşı güçsüzün gündemine odaklandı. Hrant Dink ve Agos’un deneyiminden, kurduğu dilden ve neredeyse icat edilmiş diyebileceğimiz yönteminden bugün hâlâ çıkarmamız gereken çok ders var.

-Agos kurulduğunda Türkiye’de azınlık hakları, yüzleşme ve hafıza alanı çok daha kapalıydı. 30 yıl sonra sizce Agos’un Türkiye’nin bu konulardaki değişimine katkı sağladığını düşünüyor musunuz?

Katkı sağladığı tartışmasızdır. Ne kadar sağladığı tabi ki tartışılır. Türkiye’de 80 darbesi sonrası ve dünyada da soğuk savaş sonrası yükselen demokratikleşme, insan hakları değerleri ve sivil toplumun güçlenmesi bağlamında Agos’u değerlendirmek daha sağlıklı olur elbette. Ama hangi bağlamda okursak okuyalım, kurulduğu dönemin şartları düşünüldüğünde, Türkiyeli Ermenilerin ve bir avuç Türkiyeli demokratın beklenmedik ölçüde güçlü bir katkısıdır Agos. Elbette bunda Hrant Dink’in rolü tartışılamaz.

Hrant Dink ve Arat Dink

-Agos’un kuruluş fikrinde yalnızca bir yayıncılık iddiası değil, aynı zamanda bir var olma ve görünür olma mücadelesi vardı. Sizce o mücadele bugün ne durumda?

Mücadele değişerek dönüşerek devam ediyor. Babamın öldürülmesi ile Agos çok büyük bir kayıp yaşadı, çok güçlü bir darbe aldı, mücadele edilmesi gereken zorlu bir süreç daha başladı. Hrant Dink Vakfı’nı kurarak, cenaze sonrası biriken dayanışma duygularının bir kısmını o sayede kurumsallaştırmaya gayret ettik. Böylece hem mücadele alanını büyüttük hem de bir gazete için kaldırılamaz olan yüklerin bir kısmını aktarabildik. Mücadeleden hiç vazgeçmeyen Hrant’ın Arkadaşları mahkeme önlerinde, meydanlarda adalet talebini yükseltmeye devam ediyorlar. Avukat arkadaşlarımız da kasten dağınık tutulmaya çalışılmış hem Türkiye’nin çeşitli illerine yayılmış hem de zamana yayılmak istenmiş bir davayı yılmadan usanmadan takip etmeye devam ettiler. Bu mücadele devam ederken başka darbeler de aldık. Dostlarımızı kaybettik. Avukat Hakan Bakırcıoğlu’nu tekrar anmak isterim. Daha öncesinde Hakan Karadağ’ı, Yücel Sayman’ı anmak isterim. Aydın Abi’yi, Aydın Engin’i anmak isterim. Diğer taraftan Baronumuzu kaybettik, Sarkis Seropyan’ı… Her biri ortak bir mücadelenin başka alanlardaki hafızalarıydı aynı zamanda. Sayamayacağım daha birçok kaybımıza rağmen mücadeleye devam ediyoruz.

Agos’a dönecek olursak, yeni çağı anlamaya, yeni dijital mecraları öğrenmeye ve kaynaklarımız ölçüsünde kullanmaya gayret ediyoruz. Kâh kendiliğinden, kâh davetimiz üzerine koşup gelen gazeteci dostlarımızla Agos’u büyütüyoruz. Önce internet sitemizi yeniledik, insan kaynağımız elverdiği ölçüde yeni içerikler, yeni köşeler ve haberlerle zenginleştirmeyi planladık. 30 yıllık gazete arşivimizi erişilebilir hale getirdik. Yeni WhatsApp kanalını faaliyete geçirdik. E-bülten altyapımızı kurduk, çok yakında haftalık bültenlerimizle de okura erişimimizi arttıracağız. Sonrasında diğer sosyal medya mecralarında Agos’un varlığını güçlendireceğiz. Aktif bir YouTube kanalı için de hazırlıklarımıza başladık. Tüm bunlar kuruluşundaki heyecanından ve niyetinden taviz vermeden gönüllü bir emekle örgütleniyor. Bugüne kadar emek dökmüş ve emek dökmeye devam eden herkese de teşekkür etmek isterim. Bütün bu emeğin tek beklentisi daha çok okunmak ve paylaşılmak.

-Agos, yalnızca Ermeni toplumuna değil, Türkiye toplumuna da hitap eden bir mecra oldu. Türkiye, Agos’un anlattıklarını gerçekten duydu mu? Yoksa sadece belli dönemlerde mi kulak verdi?

Evet, genelde belli gündemlerde Agos’a daha çok kulak kabartıldığı doğru. Genelde çuvaldızı da iğneyi de kendimize batırmak daha faydalı olur. Yeterince duyulmuyorsak eksiklik bizdedir.

-Agos’un bugün genç kuşaklar için anlamı sizce ne?

Genç kuşaklar da yekpare değiller. Bugün örgütlü veya örgütsüz politik diyebileceğim genç okur, zaten Agos’u tanıyor, biliyor ve gerekli gördüğünde de takip ediyor. Agos çoğu için dünya ölçeğinde saygınlığı ve güvenilirliği olan bir mecra. Bazısı zaman zaman gelip üretime katılıyor, haber veya izlenim yazıyor, röportaj yapıyor. Takip ediyor, paylaşıyor. Kimisi ödevi konusunda tezi konusunda yardım alıyor. Kimisi bitirdiği tezinden ilgili gördüğü parçaları uyarlayıp yayınlama fırsatı buluyor.

Onlar Agos’un kapısının da penceresinin de taze havaya her zaman açık olduğunu ve bunu talep ettiğini biliyorlar. Agos gençler için hata yapmaya açık, herkesin birlikte öğrendiği amatör ruhunu hiç kaybetmemiş, ama işini ciddiye alan, tüm dünyada ilginç bir okur çeşitliliğine sahip, habercisinden, muhabirine, fotoğrafçısından, çizerine alanında usta kişilerle temas kurabilecekleri, mesleğin gerektirdiği usta-çırak ilişkisi dışında hiyerarşi tanımayan, patronsuz, birlikte öğrenip üretebilecekleri nadir alanlardan biri.

İlginç bulmayanlar için de daha ilginç kılmak, duymayanlara duyurmak bizim görevimiz tabi ki. Gençlerin fırsat buldukça kendi başlarına kendileri için üretebilecekleri özel bölümler oluşturmak da hedeflerimiz arasında.

-Agos’un 30. yılı vesilesiyle geriye dönüp baktığınızda, “Şu başarıldı” dediğiniz şey ne? Ve “şurası hâlâ eksik kaldı” dediğiniz?

Bu konuda Hrant Dink’in Agos’un 10. yılı vesilesiyle kaleme aldığı başardıklarımız ve başaramadıklarımız konulu yazılarını ilgilisine önermek isterim. Çok somut bir örnek vermek gerekirse “36 beyannamesi sorunu” olarak kodlayabileceğimiz, azınlık vakıflarının mülk edinememeleri ve hatta 1936 yılından sonra edindiği mülklere teker teker el konulması konusunda sıcak birkaç vakada özel olarak sorunun çözümünü sağlaması dahil, yasal durumun bugün değişmesinde de tartışmasız rolü vardır. El konulan mülklerin tamamen geri alındığını söyleyemesek de ters akıntı durdurulmuş, olumlu somut sonuçlar alınmıştır. Büyük bir duvar yıkılmış ardındaki bariyerlere sıra gelebilmiştir.

Agos / Fotoğraf İşhan Erdinç

-Türkiye’de milyonlar için Hrant Dink ismi; birlikte yaşam ve demokrasi mücadelesi anlamına geliyor. Sizin için baba mı, gazeteci mi, vicdanlı insan mı? Hangisi ile daha çok anıyorsunuz?

Elbette benim için önce tuhaf bir baba, sonra da tuhaf bir dosttu. İlişkimiz baba oğul ilişkisinden dostluğa daha yeni evrilmişti ki bizden ayırdılar. Mutlu olmasını istediğim, mutluluğumu görmesini istediğim bir dost. Hayatla kurduğu ilişkiyi hayretle izlediğim, sevdiklerimin de hatta sevmediklerimin de tanık olmasını istediğim bir hayat virtüözü. Onu böyle anıyorum. Dünyanın bilmem neresindeki bir canlının, yaşam alanı ile kurduğu tuhaf ilişkiden evrenin derinliklerine, zamanın göreliliğinden bir şiire, türküye sıçrayabilen sohbetlerini, şaşırtıcı bakış açısını, dünyanın kaosu ile dansını izlemeyi, yüreğindeki ‘böcüğü’ özlüyorum en çok.

-Hrant Dink’in kamusal figür haline gelmesi, sizin aile hayatınızda nasıl bir etki yaratmıştı? Özellikle hedef haline getirildiğinde?

Katıldığı televizyon programlarını bir kez olsun oturarak izleyemedim. Her zaman bir kaygı atağı televizyonun etrafında deli dana gibi dolaşmama sebep olmuştur. Bu, hedefe konduğu son üç yılıyla sınırlı bir duygu değil. Her zaman böyleydi. Neden böyle olduğunu da anlamayana anlatmak çok zor. Mesela 28 Şubat sürecinde, darbenin çok yakın olduğuna dair iklimin yükseldiği bir dönemde kaygılarla geçen uykusuz birkaç geceyi çok net hatırlıyorum. Türkiye’de rüzgâr demokrasiye ters estiğinde babamın hedeflerden biri olacağını her zaman hissetmişizdir. Son üç yılda ise tabi ki çok daha yakın bir tehditten söz ediyoruz. Babamın öldürülme olasılığının açıkça konuşulduğu, çelik yelek bakıldığı, rutinini nasıl değiştireceğinin konuşulduğu, lanet zamanlar. Gitmek mi? Kalmak mı? O kalmaya karar verdi. Belki biz “arkandayız, seninle her yere geliriz, kalmak istersen de kalırız” demek yerine “hadi gidiyoruz” demeliydik, belki artık burada yaşayamayacağımızı söylemeliydik. Varlığımızı haykırdığımız her an ihanetle suçlanırken, bize asıl gitmek ihanet gibi geliyordu. Bunları konuşmak için artık çok geç. O sırada durum çok açıktı, devlet isterse öldürülürdü, istemezse öldürülmezdi. Her şey herkesin gözü önündeydi.

Hrant Dink, katledilişinin 18. yılında anıldı:

-“Babanız yaşasaydı bugün Türkiye’ye ne derdi?” sorusu size çok sorulmuştur muhtemelen. Ben de bir ekle bunu sorayım: Bugünkü Türkiye, Hrant Dink’e ne derdi sizce?

Türkiye kendisiyle her zaman haddinden fazla meşguldür. Onun için kendini mecbur hissetmedikçe ne Hrant Dink’e ne de başka birine pek bir şey söylemez. “Kendim” diye tanımladığı da çok dar bir çerçevedir. Türkiye’de hâlâ Türkler ve Müslümanlar dışında kimse yaşamıyormuş gibi konuşuluyor. Geçenlerde Devlet Bahçeli “Terörsüz Türkiye” süreci için “Koynunda haç taşıyanlara karşıdır” gibi bir şey söyledi mesela. Agos dışında maalesef kimsenin dikkatini bile çekmedi. Elbette demokrasi gibi bir mefhumun külliyen rafa kalkmış olduğunun farkındayım. Ama bu göstergeleri kapatmayı ya da onlara gözünü kapatmayı haklı çıkarmaz. Ergenekon yargılamalarında bir profesörün savunması hâlâ kulaklarımda. “Biz gavur muyuz?” diyordu. “Bize niye böyle davranıyorsunuz?”. Kere kere söyledi bunu. Bu çok sahici bir duygu maalesef.

“Gavur”a böyle davranılmasına alışıktık. Şimdi kendini bu ülkeye “gavur”lardan daha ait hissedenler, ya da “gavur”lardan daha çok bu ülkeyi kendilerine ait hissedenler de “gavur”ların çektiklerine benzer ayrımcı uygulamalara maruz kalıyor. Belki “gavur”lar da onlar gibi hissediyordu. Ortada bakılması, çalışılması gereken bir deneyim olduğu açık. Hiçbir şey ilk kez olmuyor. Devlet her zaman sahip olduğu araçları her zaman kullanmadığı kişiler üzerinde deniyor. Türkiye’de demokrasi mücadelesi hep vardı ve tam da bunlar olmaması için vardı.

Sorunuza dönecek olursam, Hrant Dink bugünkü Türkiye ona bir şey söylemese de konuşmanın, yalıtımları yırtmanın, sesini duyurmanın uygun bir yolunu bulurdu. Neticede lafını hiç esirgemedi ama sözünü taşıyacak bir üslubu üretmeyi, her zaman bildi.

-Aradan geçen yıllara rağmen, Hrant Dink davasında sizde en çok hangi duygu baskın: öfke, yorgunluk, inat, umutsuzluk, direnç?

Elbette bunların hepsi ve daha fazlası zaman zaman içimi yalayıp geçer. Ama baskın duygum görev duygusudur. Agos’la, Hrant’ın Arkadaşları ve avukatlarımızla inatla çalışmaya devam ediyoruz ve her yolu tepmeye, her süreci tüketmeye kararlıyız. Türkiye’nin veya dünyanın yüzleşmesinden ve dersler çıkarmasından inanın özel bir umudum yok. Ama yüzleşme ile kazanacak olan Türkiye’dir, dünyadır. Ben de herkesten ne bir eksik ne bir fazla kazanacağım. Özel durumum yakın tanık olmam ve bunun bana yüklediği sorumluluktur, görev duygusudur. Onun için üzerimize yığılan karman çorman bir evrak yığınının, sözde yargılamanın içinde boncuk aramaya devam ediyoruz. Gücümüz yettiğince devam da edeceğiz.

Özgür Özel'den Hrant Dink paylaşımı: Tüm sorumlular yargılanana kadar bu cinayeti unutturmayacağızHrant Dink

-Cinayetin ardından hep şu soru havada kaldı: “Kimler biliyordu, kimler korumadı, kimler göz yumdu?” Sizce Türkiye’de devlet bu soruların cevaplarını gerçekten öğrenmek istedi mi?

Devletten bir özne olarak bahsedeceksek, cevapları zaten bildiği için öğrenmek istemiş olamaz. Soruşturma ve kovuşturma aşamasında bazı konulardaki usandırıcı ataletinin ve bazı konulardaki anlamsız eforunun bir açıklaması da bu olabilir. Bunu yalnızca biz toplum olarak yapabiliriz. Ayna tutabilir, yüzleştirebilir, değiştirip dönüştürebiliriz. Elbette bu işlere kendimizle başlayarak. Başka bir özne bilmiyorum.

-Bu davada yıllar boyunca yaşananlar size devletin hafızası ve refleksleri hakkında ne öğretti?

Sanırım bu konuda yeni hiçbir şey öğrenmedim.

-Bugün geriye dönüp baktığınızda, “bu dosyada asıl konuşulmayan şey şuydu” dediğiniz ne var? “Bu ülkede bazı cinayetler çözülsün istenmez” duygusuna kapıldığınız oldu mu?

Bir duygudan ziyade bir bilgi olarak sahip olduğumu söylemek zorundayım. Yeterince konuşulmayan o kadar çok ayrıntı var ki burada sayamam. Somut olarak üç açık uç hâlâ üzerine gidilmeyi bekliyor. Birincisi hedef gösterme süreci ile bağlantıdır. İkincisi İstanbul’da emniyet görevlilerinin sorumluluğudur. Üçüncüsü de Trabzon’da Alay Komutanı’na kadar ulaşılan zincirin devamıdır. Bu zincirlerin birbirine bağlanması “çözdüm” diyebilmenin gerekliliği. Maalesef tüm bunlara 20 yıla yaklaşan soruşturma ve yargılama pratiği içindeki bazı eylemleri de eklemek gerekiyor. Suçun işlenip bitmediği, işlenmeye devam ettiği izlenimini güçlendiriyor. Ama sanırım eksik parça her zaman ırkçılık ve ayrımcılık olarak kalacak. O parçayı göremediğimiz, bulamadığımız, yüzleşemediğimiz zaman, resmi tamamlamak mümkün değil gibi görünüyor. Boş bırakılan her yer maalesef bu parçayla doluyor ve olduğundan büyük görünmesini de hiçbirimiz istemeyiz.

hrant dink

-Agos’taki bir yazınızda şöyle dediniz: Kimi davalarda eften püften dolaylı anlatımlarla, uydurma tanıklıklarla kurulmaya çalışılan irtibatları düşününce, Hrant Dink davasında ilişkilere şüphe düzeyinde dahi bakılmaması ayrı bir veridir. Üstelik Hrant Dink son yazısında nerede, ne zaman, kimler tarafından, nasıl, neden hedef seçildiğini ve tehdit edildiğini anlatmışken… Bir savcı, bir polis işe nereden başlar ki? Net aslında her şey baktığınızda?

Evet net ama herkes bakmıyor. Belki bakmak istemiyor. Arkadaşlarımız saçma sapan yorumlarla, hiçbir zaman çekmedikleri filmlerle ki çekse ne olur bilmem neredeki o anda binlerce kişinin olduğu baz istasyonunda aynı gün bilmem kimle sinyal vermekle, poğaça götürmek, sandalye taşımak gibi garip sebeplerle olmayan suçla olmayan ilişkileri kurularak yıllarca içeride tutuluyor. Bir yandan da Hrant Dink cinayetinde kurulabilecek onlarca irtibat yok sayılıyor, üzerine gidilmiyor, görmezden geliniyor. İlk bakılacak yere bakılmıyor. Daha ne diyebilirim ki?

-Babanızın en büyük gücü, en sert meseleleri bile insanî bir yerden konuşabilmesiydi. Sizce bugün Türkiye’de o tür bir konuşma zemini kaldı mı?

Konuşma zemininin o gün de olduğu çok söylenemez. Hrant Dink ve arkadaşları o zemini kendileri yarattılar.

-1915’e, hafızaya, kayba ve inkâra dair tartışmalar bugün size 20 yıl öncesine göre daha ileride mi, yoksa aynı yerde mi geliyor? Türkiye’de devlet dili ile toplumun vicdanı arasında bu meselede hâlâ büyük bir mesafe olduğunu düşünüyor musunuz?

Hrant Dink’in bedelini canıyla ödeyerek açtığı yolun çok ilerisine gidebildiğimizi düşünmüyorum. Hatta o patikayı genişletebildiğimiz bile meçhul. Evet, kapalı devre çalışmaların arttığını söyleyebiliriz. Ama meselenin toplumsallaştırılması açısından oldukça geride olduğumuzu düşünüyorum. Filistin’de soykırım yaşanırken kendimi ister istemez karşılaştırma yaparken buluyorum. “Soykırım” sözcüğünün bunca rahat kullanıldığı bir ortamda kimsenin dönüp burada yaşananlara tekrar bakmak gibi bir derdinin olmaması dikkat çekici. Görmüyorlar mı? Bilmiyorlar mı? Bakmak mı istemiyorlar. Yine aynı sorular… Öte yandan Açık Radyo’nun bir programda “Ermeni Soykırımı” dendi diye başına gelenler de ortada. Ama evet her zaman toplum vicdanı bu tür meselelerde resmi söylemin çok ilerisinde olmuştur. Yeter ki ifade alanı bulabilsin.

Hrant Dink'in katletilmesinin üzerinden 18 yıl geçti

-Ermeni toplumunun Türkiye’de bugün hissettiği duygu sizce nedir: görünürlük, kırılganlık, temkin, aidiyet, yabancılık?

En hafifinden “teessüf” diye bir kelime geldi dilimin ucuna. Ermeni toplumu da tüm toplumlar gibi çok farklı, çok sınıflı bir toplum. Herkes zaman zaman saydıklarınızın birini veya diğerini daha güçlü hissediyordur. Tarihten gelen ve bugüne taşınan ortak bir duyguya odaklanacaksak, sanırım “teessüf” anlamakta yardımcı olabilir. Kırda da kentte de kalabalık yaşayan, çok sınıflı çok kültürlü bir halkın ülkesinde yok mertebesine geldiği, binde birlerle bile ölçülemediği ve kalan her ailenin acı dolu hatıralara sahip olduğu bir vakadan söz ediyoruz. Yapılanları lanetlemek dururken, kalanları da desteklemek dururken tersinin seçilmesini anlamak gerçekten zor. Diyelim ki varlıklarından duyulan tehdit gerçekti ve kötü bir yolla halledilmiş bitmiş. Malına mülküne el koymaya devam etmek, kamuda istihdam etmemek, Batı’nın Türkiye’deki rehineleri gibi davranmak, dünyaya her kızdığında acısını onlardan çıkarmak, her fırsatta küfür gibi hakaret gibi adını anmak nasıl hissettirir. Ve 80 yıllık bir sessizlikten sonra çıkarabildiği en özgün sese, üstelik Hrant Dink gibi geçmişin suçları yüzünden kimseye yük yüklememeye çalışan, toplumu anlamaya gayretli, dengeli, dikkatli bir sese on yıldan fazla tahammül edilememesi, göz göre göre yükselen tehditlere karşı korunması kollanması için kimsenin kılını kıpırdatmaması, silahsız bir adamı arkadan sinsice yaklaşarak vuran çocuğun daha gözaltında polis ve jandarmalarca kahraman gibi karşılanması, cezasını yatıp çıktıktan sonra da utançla değil, çok büyük bir marifet işlemiş gibi karanlık odaklarla görüntü vermesi nasıl algılanabilir. Dünyadaki herhangi bir halk bunu nasıl algılar? Elbette korku da, kırılganlık da oluşur. Aidiyet duygusu da zedelenir. Bıraksan yok olmaya yüz tutmuş bir halktan bahsediyoruz. Bu yok olmaya karşı sağaltıcı, önleyici tedbirler almak bir kenara dursun, tersine daha da yok olması için uğraşa çabaya neden gerek var.

-Bugün Türkiye’de bir Ermeni yurttaş olarak yaşamak, Hrant Dink’in yaşadığı dönemden ne kadar farklı?

Genel durum çok farklı değil. Bir yandan herkesin yaşadığı dertlerin tıpa tıp aynılarını yaşarken, yaşadığı geçmişin üzerine ilave olarak Hrant Dink’in öldürüldüğünü görmüş, Hıristiyanların katledildiğin görmüş, Sevag’ın “tesadüfen” 24 Nisan’da askerde öldürüldüğünü görmüş, üzerine Karabağ savaşında ülkeye hâkim olan Ermeni düşmanı tek taraflı bir dile tekrar tanık olmuş, onarılmaya, sağaltılmaya ihtiyaç olan bir yurttaşlıktan bahsediyoruz.

Belki bugünlerde farklı olarak dünya da ülke de daha güçlü bir türbülanstan geçiyor denebilir. Ve tıpkı depremde kadınlara, yaşlılara, çocuklara, engellilere, yoksullara olduğu gibi dezavantajlı her kesim bir kat, on kat daha fazla etkileniyor felaketlerden. Politik, ekonomik ve yaşam kaygısına bağlı göçlerle, yaşlanan nüfusla, örgütlülüğün ve genel ekonominin bozulmasıyla, az olan kaynakları daha da azalan Ermeni toplumu zor bir sınavdan daha geçiyor. Mesela bakıma muhtaç nüfus artıyor. Mesela kiraların katlanması, uzun yıllardır yaşanan semtlerden kentin çeperlerine doğru taşınmaya, erimeye sebep oluyor. Bu, birlikte yaşamın nispi avantajlarını da ortadan kaldırıyor. Kurumları, dayanışmayı, ulaşılabilirliği zedelerken, tüm toplumla beraber Ermeni toplumu da bir kat daha hasar alıyor. Öte yandan Ermenistan’la normalleşme süreci çok ağır adımlarla da olsa bir yandan ilerliyor ve göz ucuyla da olsa orayı takip ediyor.

hrant dink

-Bugün Türkiye’de gerçekten birlikte yaşamak isteyenlerle, sadece yan yana durmayı yeterli görenler arasında nasıl bir fark var?

Sert zamanlarda içe kapanmayı doğal görmek lazım. Herkesin tanımadığından korkması, bildiğine, tanıdığına sarılması hayatta kalma stratejisi. Bu yönetilmesi daha kolay bir toplum kurgusu ve zorbaların da tercihi zaten. Bu ilelebet sürmez herhalde. Hele bu çağda çok zor. Çözüm de tüm kesimlerin birbirini bilmesinden tanımasından geçiyor. Agos’un uğraştığı şey de tam olarak bu zaten. Birbirini tanıyanlar hem çok da bir farklarının olmadığını, hem de kişisel farklılıkları ve ilgi alanlarıyla daha çeşitli daha özgün birliktelikler kurabileceklerini görüyorlar. İnsanlığın birbiriyle temas etmek, birbirini anlamak dışında bir çıkış yolu yok.

-Son olarak Demirtaş hapiste, Osman Kavala hapiste, Can Atalay, Figen Yüksekdağ, Çiğdem Mater pek çok isim ile İmamoğlu ve çalışma arkadaşları hapiste. Bu davalar ne düşündürüyor?

Agos olarak tüm bu süreçleri yakından takip etmeye çalışıyor, kaynaklarımız ölçüsünde boyutlandırarak tanıklık etmeye, gazetecilik görevimizi yılmadan yerine getirmeye çalışıyoruz. Özel olarak da utanç içinde olduğumu söylemeliyim. Saydığınız isimlerin birçoğu can dostumdur. Sahip olunan bir yargı aygıtının istediğinde arkadaşlarımıza neler yapabildiğini görmek dayanılır gibi değil. Üstelik biz aynı yargı aygıtıyla sözüm ona hukuk çerçevesinden milim sapmadan adalet ararken… Türkiye’de her zaman, çoğunlukla da haklı olarak Batı’nın ikiyüzlülüğünden dem vurulur, ama aynadaki ikiyüzlülüğün destanı görülmez. Bugün kandırabilirler, yarın da kandırabilirler ama bunun ilelebet sürmeyeceğini biliyoruz. İçerideki arkadaşlarımız dayanıyorlar, direniyorlar ama biz ne yapıyoruz. Değiştiremiyor, dönüştüremiyor olmamız kimseyi yıldırmamalı. Her emek bir gün karşılığını bulacak. Zorbalığa karşı tüm ötekilerin gündemini, intikam gibi tüketici duygularla değil, bedel ödenmiş, emekle üretilmiş, kazanılmış demokratik haklar çerçevesinde ortaklaştırmalıyız. Agos’un tek türküsü budur. Başka bir yol bilmiyoruz. Sistem Türkiye’de ve tüm dünyada da günden güne ötekilerini çoğaltıyor. Bu belki de dipten çıkmak için bir fırsat olur. Bizim beceremiyor olmamız becerilemeyeceği anlamına gelmez. Serpilmiş tohumları geleceğe aktarırken, yenilere de alan açmalıyız. Agos, yani sabanın toprakta açtığı yol, bunun için açıldı ve hâlâ açık.

https://t24.com.tr/yazarlar/murat-sabuncu/arat-dink-babam-bir-programa-ciktiginda-her-zaman-kaygiyla-televizyonun-etrafinda-deli-dana-gibi-dolasirdim-belki-kaliriz-yerine-hadi-gidiyoruz-buradan-demeliydik,54631