İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yeghishe Charents Güzergâhı

Ercan y Yılmaz

10 Şubat 2018

 

“Kalbimde ateş var, ateş!”

Charents

Ne güzel komşumuzdun sen

Yeghishe Charents’le Kars’ta komşu olduğumuzu sonradan fark ettim. “Büyük Ermeni şairin Kars’taki metruk evi satılık” başlıklı bir haberden… Gazeteyi elime aldım. Charents’in evini gösteren fotoğrafı iyice yaklaştırdım gözüme. Kars’tan arkadaşlara gönderdim. Evet, komşuymuşuz Sukapı Mahallesi Demirköprü Sokağı’nda. Seslensem sesimi duyacak bir mesafe yok aramızda. Ama asırlık bir katliam girmiş aramıza.

Tam karşımızda, Kaleiçi Mahallesi’nden Kars Kalesi’ne doğru çıkan yol üzerindeki meşhur On İki Havariler Kilisesi görünüyor. Havari kabartmalarından birkaçı Sukapı’ya bakıyor, bazısı kaleye, çoğu şehre… Sovyetlerin dağılmasından sonra Ermenistan ve Azerbaycan savaşı döneminde müzeyken camiye dönüştürülmüş: Kümbet Camii. Yani bir intikam aracı olarak kullanılmış, MS 937’de yapımı tamamlanan kilise. Camiye dönüştürülmüş ama genellikle kapalı. Şans bu ya imamıyla karşılaştık. Kapatmış, anahtarını kemerine takmış, gidiyordu. Selam verdim, konuştuk. Kırklarında bir imam. Kapatmak zorunda kaldığını söylüyor. Yoksa cellolar, içip içip gelip zarar veriyorlar, diyor. Rica ediyorum, açıyor ve giriyorum. Bildiği kadarıyla tarihini anlatıyor. On iki havari kabartmasını da gösteriyor. Sonra “Gitmem gerek” diyor ve kapıyı kilitleyip gidiyor. Ben biraz daha duruyorum avlusunda. Yeghishe Charents kim bilir kaç defa dönmüştür etrafında. Çocuk elleriyle dokunduğu tarihle sararmış, kararmış duvarlar şimdi bir hüznün suretine dönüşmüş. Kabartmalara ilgiyle baktığımı gören bir genç yanıma yaklaştı. O ancak yirmi beş yaşlarındaydı, ben ise on dokuz yaşıma girmek üzereydim. Beğendin mi kiliseyi, diye sordu. Muazzam, dedim. Tanıştık. Öğrenciymiş, son sınıf. Ben de yeni kazandım, dedim, “Kaydımı yeni yaptım.” Önünde durduğumuz yapının tekrar kiliseye dönüşmesi için imza topluyormuş. İmzaladım. Takriben üç ay sonra memleketime soruşturma dosyamın gittiğini öğrendim, “Şahsın kökeninin araştırılması hususunda…”

Ev sahibimiz Dursun amca kira zamanı damda dolanıp duran seksenlerinde güzel bir insan. Mahalleli gençlerin bizi rahatsız ettiğini duyunca ilerlemiş yaşına rağmen kavgada karşılarına çıkmaya hazırlandı. Yapma Dursun amca, dedikçe daha da sinirleniyor, hepsini yumruklayacağına yemin ediyordu. Bir ağza yakışabileceğine ihtimal veremediğim o küfürler Dursun amcanın ağzında mısra-i bercesteydi. Su verdik, çay verdik, yatıştırdık. Kiradan öteye gitmeyen muhabbetimiz koyulaşıyor. Muhacir olduklarını o zaman öğreniyoruz. “Güney Kafkasya’dan gelmişiz. Ermenilerin evlerini vermişler bizimkilere,” dedi. Bu mahallenin büyük bir kısmı öyleymiş. Tehcir edilen Ermenilerin yerine yerleştirilmişler. “Hemen bitişikteki komşunuz Ayşe var ya,” dedi. “Evet, Dursun amca hani evimizi su basmıştı, yataklarımız su içinde kalmıştı da ‘ahh umarım kitaplarınıza bir şey olmamıştır’ diyen Ayşe mi?” dedim. Güldü, “Evet, o. Onlar da muhacir. Onların da evi…”

Ekim ayının başlarında okul gezisi kapsamında Ani Harabeleri’ne gittik. Şimdi adına eklenen “harabe” sıfatı, coğrafyanın ne denli acılar çektiğinin kanıtı. Ani harika bir şehir, harabe olan ise insanın fıtratı… Bölümden hocamız eliyle işaret ediyor “Şu görünen yerler Erivan” diyor. Dikkat kesiliyorum, güzel bir filmi seyreder gibi dalıyorum. Manastırın kulesine çıkıyorum. Bir kez de oradan Ermenistan topraklarına bakıyorum. Sapsarı topraklar… Aramızdan Arpaçay kıvrılarak geçiyor.  Sadece su ama onu yıkılmaz duvara dönüştürmüşüz. Hoca aşağıdan sesleniyor “İn yoksa vururlar” diye. İniyorum, kızıyor. Tehlikelidir, diyor, ateş açarlar. Ve başlıyor “Ermeni Mezalimi” diye bir tarih uydurmaya. Atalarımıza şöyle şöyle yapmışlar diye anlatıyor. “Hocam” diyorum, “bizim atalarımız böyle anlatmıyor. Biz katlettik diyorlardı.” Tartışıyoruz, destek de görüyorum arkadaşlardan. Baktı olacağı yok, konuyu kapatıyor. Dönem sonu için inkılâp tarihi hocamız, ödev veriyor o günlerde. “Yaşlılarla mülakat yapıp Ermeni Mezalimi’ni araştıracaksınız” diyor. Tamam, diyoruz “ama ya söyleştiklerimiz sizin tezlerinizi savunmazsa?” Öyle biri çıkmayacaktır, diyor. Kendinden emin!

Yazın memlekette bakkal işletiyordum. 1915’te çocuk olan bir müşterimiz vardı. Kamburlaşmış sırtı, çizgilere durmuş alnıyla hâlâ yürüyebilen bir tarihti. Adı ya Nurettin ya Nurullah’tı ama soyadı kesinlikle Atalay. Ben hep “amca” diye hitap ederdim, ismini söz konusu mülakat için sadece bir kez kullandım. Şimdi unutmam normal. Soyadı ise ekmek aldığımız fırınlarına ad olduğu için aklımda. Ona sordum. O anlattı, ben yazdım. Harfi harfine yazdım. Tek ekleme, tek eksiltme yapmadan. Ortaya çıkan metinle hocamız Nurhan Aydın’a gitsem ilk cümlede okumayı keserdi. Bir fikirle bu metni okutacaktım. Yaşlı amcanın anlattıklarında rolleri tersyüz ettim. Metindeki Ermeni ve Türk-Kürt rollerini değiştirdim. Metnin sonuna bir dipnotla yaptığım bu değişikliği anlattım. Nurhan Hoca metni, ilk cümlesinden sonra, sınıfta sesli okumaya başladı. Nasıl memnun, anlatamam. Tezini desteklediğini düşündüğü bu metnin sonundaki dipnota gelince durdu. Dipnotun bir kısmını sesli okudu, farkına vardı ve kesti. Ben tamamladım. “Siz araştırın dediniz, ben araştırdım” dedim, hatta mülakat sırasındaki fotoğrafı da gösterdim. Bana dediği tek şey “Sen bu dersten geçemezsin!” oldu. Tüm arkadaşlarım üzgün gözlerle baktılar bana, acıyan gözlerle… Neyse ki derslerimize girmeyi bıraktı da geçebildim o dersten.

On altı yıl sonra, yani 2017’de, bunları tekrar hatırlamamın nedeni yolumun Erivan’a düşecek olmasıydı. Sadece bunları değil tabii. Bir de Batman’da köyümün yaşlılarının biz çocukken bize anlattıklarını: Ermeni Katliamı yani Fermana Fillah.

Bir yolun varsa gidilecek sona bırakma

Yola çıkmadan önce üzerinde Yeghishe Charents’in resminin olduğu bir binlik banknotu bana eşlik etsin diye veriyor, şair arkadaşım Serkan. O bir sene önce Ermenistan’ın yemyeşil kenti Dilijan’a gitmişti. Oradan açılmış kollarıyla herkesi sarmaya niyetli bir ağacın fotoğrafını çekip göndermişti gecenin bir yarısında. Charents’i konuşuyoruz, birden yerinden fırlıyor. Üzerinde Charents’in resminin olduğu bir konyak şişesi getiriyor. Konyak şişesine tutturulmuş küçük kitapçığı gösteriyor, Charents’in şiirleri İngilizce çevirisiyle. Artık yola hazırım. Önce Ankara’dan İstanbul’a, oradan da Erivan’a ve tabii Yeghishe Charents’in adının verildiği kasabaya; Charentsavan’a.

Erivan’a gidecek olma heyecanıma Atatürk Havaalanındaki uzun bekleyiş süresi de eklenince sabırsızlığım katlandı. Dolandım, durdum. Uzandım, kitap okudum, yemek yedim, tekrar yedim. Nihayet uçuş saati geldi. Çoğunluğu genç olan yolcuların enerjisi uçağa doldu. Gece yarısı uçuşunun ne ağırlığı ne de yorgunluğu kaldı birkaç gülüşmeye tanık olduktan sonra. Bu benim Ermenistan’a ilk seyahatim olacaktı. Öncesinde Erivan hakkında internet sitelerinde bilgi topladım. Nerelere gitmek gerekir, ne yenir, ne içilir, nerede ne yapılır vb. Bu aramaların çok faydası oldu diyebilirim. Bir de uçakta yanıma Erivan’ı iyi bilen biri oturmaz mı? Ohh, yaşadım! Sorularımla onu bunalttım. Her defasında özür dileyerek bir şey daha sordum. O ise her defasında, memnuniyetle cevap verdi. Bunu yüzünden okudum. Artık ajandam tamdı. Sekiz günlük dolu dolu bir program yaptım. Uçaktaki programın sokağa uymayacağını sabahın ilk saatlerinde kendimi sokağa attığımda anladım. Büyük bir açlıkla gördüğüm her heykel ve heykelciğin fotoğrafını çekiyor, her binayı dakikalarca inceliyordum. Bir süre sonra buna zamanın yetmeyeceğini fark ettim.

Erivan’da tanıştıklarımın büyük bir kısmı Türkiye’den göç ettirilmiş. Ataları o tehlikelileştirilmiş göç yollarından geçerek Ermenistan’a varmayı başarmış azınlıktan. Evlerini, topraklarını, mezarlarını bırakmak zorunda kalmışlar. Yollarda ise sevdiklerini kaybetmişler, cinayetlere, soykırıma gözleriyle tanık olmuşlar. Toplu mezarlar görmüşler, toplu öldürümlere tanık olmuşlar, öyle varmışlar Erivan’a. Yeni bir şehir kurmuşlar. Malatya demişler, Arabkir demişler, Nork Maraş demişler mahallelerine kasabalarına. Kalıp yaşayamadıkları, alıp götüremedikleri topraklarının adıyla yaşamışlar Ararat’ın karşısında.

Şehrin sokaklarındaki asırlık mateme, gelecek mutlu günlerin umudu eşlik ediyor. Biraz gülsem ihanet ettiğimi düşünüyorum zamana. Gözlerim biraz yaşarsa bu kez yaşam ayıplar. İşte ikisi arasında, gözyaşlarım sıcak ve soğuk arası asılı ılıman, dudak yayım tebessüm ve hüzün arasında mutedil kalıyor. Öyle adımlıyorum sokakları.

Güneş tepede, sıcak bunaltıyor. Ağzımı yaklaştırdığım çeşmelerden su içiyorum. Kuşlar gibi su içiyorum. Serinliyorum. Şehre nereden başlayacağımı planlamıştım ama dalıyorum herhangi bir sokağa, o sokak beni başka bir sokağa çıkarıyor. İlk iki günümde, rotasız ve haritasız ayaklarım nereye götürürse oraya gidiyorum. Ara sokaklarını, kenar mahallelerini görmeden hiçbir şehrin anlaşılmayacağına inanıyorum. Bu motivasyonla ayaklarıma acımıyorum. Hakkını vermek istiyorsan yeni tanıştığın bir şehrin sokaklarında ayakların su toplayacak, ayakkabıların eskiyecek. Böyle bir açlıkla dalıyorum Erivan’ın sokaklarına. Aklıma Hrant Dink’in Erivan’a ilk seyahati için sarf ettiği şu cümle geliyor: “Dünya Ermeni dolu lakin Ermenistan boş…[1]” Bugün böyle değil, Erivan sokakları cıvıl cıvıl… Gençler, çocuklar şehrin umudunu yeşertiyor. Zorla bölmeye çalıştığın narın taneleri gibi dünyaya saçılmış bir halk güzel yurtları Hayastan’ı boş bırakmıyor artık.

İlk üç günümü şimdi kısaca özetleyip Charents güzergâhını anlatmaya başlamak istiyorum. Sonra bu kısmı uzun uzun yazacağıma eminim.

Tarihin çeşitli dönemlerinden kalma Ermeni el yazmaları ve tarihi kitapların bulunduğu müze Madenataran’ı; MS 77 yılında inşa edildiği düşünülen döneminden ayakta kalabilmiş tek Pagan tapınağı Garni’yi; kısmen bitişiğindeki dağa oyulmuş, kayalıklarla çevrili bir Orta Çağ manastırı Geghard’ı, şehrin serinlenme mekânı Sevan Gölü’nü; Ermenistan için büyük öneme sahip Ararat Konyak Fabrikası’nı, gündüz başka güzel ama gecesi de bir başka Cascade merdivenlerini ve sanat galerilerini dolaştım. Tüm bu duraklarda hayran hayran dolaştım. Soykırımın 50. yılında Tsitsernakaberd tepesine inşa edilen soykırım anıtını ve 1995 yılında açılan soykırım müzesini gezerken “tüylerin diken diken olması” deyimini kifayetsiz bırakan bir atmosferle karşı karşıya kaldım. O an defterimi çıkardım ve etim kemiklerimde zıplıyor diye yazdım. Böyle bir his! Bu hisse dilim yetmiyor.

Şair, sen kimle konuşursun

Ataol Behramoğlu ve Özdemir İnce’nin yayına hazırladığı Dünya Şiir Antolojisi[2]’nde Ermenistan başlığı altında üç şair var: Hovannes Tumanyan, Avedik İsahakyan ve Yeghishe Charents. İsahakyan’dan iki, Tumanyan ve Charents’ten ise birer şiir. Pars Tuğlacı’nın çevirisiyle Vurgunum Ben şiiri, “Güneş tutan bol meyvana, Hayasdanım, vurgunum ben[3]” dizesiyle ortaya koyduğu vatan aşkıyla başlayıp aynı duygularla devam eder. Şairin yaşadığı kısa zaman dilimini düşününce Hayastan’ın yani Ermenistan’ın en zor yıllarını görmüş, göçler, savaşlar yaşamış Charents aynı şiirin başka dizesiyle yurdunun kimsesizlik haline işaret eder: “Güneşli ve yetim yârim: Hayasdana vurgunum ben.” Şairin vatan sevdasını, vatanın ise yetim halini belirttiği bu iki dizeyle aynı şiirde yer alan başka bir dizesinden başlayarak Charents güzergâhı diye adlandırdığım ve Erivan’da Charents’in izini aramak isteyenlere kolaylık sağlayacak bir rota çizeceğim. Bu güzergâhın şehir merkezinde yer alan kısımlarını yaya olarak da dolaşmanız mümkün. Böylelikle yeni yerler ilginizi sağaltacak belki de bu güzergâha eklemeler yapacaksınız. Güzergâhın Ermenistan kısmına geçmeden önce şairin dünyaya gözlerini açtığı şehre uzanalım. Kars dünden yüklü, bugün hüzünlü, şiirden bir kent.

Kars

Cemal Süreya’nın Paris’teki otel odasında Kars’ı hiç görmeden yazdığı şiiri şöyle güzel başlar:

“Öyle güzel ki ölürüm artık

Beyaz uykusuz uzakta

Kars çocukların da Kars’ı[4]

Kars’a ilk gittiğim gün dilimde bu dizeler vardı. Kars’ı görmeden bu güzel şiir yazan şair, şehri gördükten sonra yazdığı şiiri beğenmez ve yırtıp atar. Şiirin efsanesi şehirde yürüyor. Şiir taş binaların duvarlarına sinmiş. Şiirin sesi, şairin nefesi duvardan duvara akıp gidecekken araya çirkin yapılar giriyor ve akış kesintiye uğruyor. Kars’a olan son ziyaretimde ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. TOKİ’nin Kaleiçi Mahallesi mezarlığının hemen üstünde inşa ettiği binalar şehrin yüreğine resmi bir hançer olarak saplanmış. Devlet bir asır boyunca unuttuğu şehri müteahhit gözlerle hatırlıyor ve ortaya böyle çirkin sonuçlar çıkıyor. Unutulan şehir olarak kalsaydın keşke, demekten alamıyorum kendimi.

Bir un çuvalına sıkıştırılmış yer yatağım, birkaç parça eşyamla Kars’a gelmiştim. Şehre Sarıkamış yolundan girmiş, eşsiz doğal güzellikteki ilçe beni büyülemişti. Bozkırdan gelip ormanın içine düşmüştüm. Nasıl mutluyum, anlatamam. Birkaç gün içinde Fevziçakmak Mahallesi’nde bir ev kiraladım. Yalnızım. Bu sefer dilime Haydar Ergülen’in şiiri yerleşmişti,

“Senden sonra diyorum Cemal abi

Kars’a şiir gitmiyor

Kars kısa, rakı tatsız

senden sonra şiirde

her şey dibe çöküyor

anla, öyle yalnızız[5]

Henüz ayım dolmadan bir yağmur tutturuyor ki salonun duvarından şelale gibi su çağlıyor. Çıkıyorum o evden. Arkadaşlar edindim, beraber kiralık ev bakınıyoruz. “Bekârlara ev vermiyorlar, doğru; / Evlilere kız vermedikleri de doğru,[6]”. Sokak sokak arıyoruz. Günlerce… Sonunda Sukapı Mahallesi’nde buluyoruz evi. Yeghishe Charents’e komşuyuz artık. Bir şiirinde,

“Bırakıp ardımda yuvamı

Nehir kıyısındaki harap evimi

Bırakıp Kars kentini

Bahçelerini ve derin mavi göklerini.[7]

dediği harap evine komşu, bırakmak zorunda kaldığı şehrinde mukimdim.

Yakınımızda vatan şairi Namık Kemal’in de evi vardı. Bir dönem kaldığı evi gösteren bir tabela, arkada harabeye dönmüş dört duvar, yarısı çökmüş tavan. Hepsi bu. Ben orada öğrenciyken o ev de metruk haldeydi, hatta metruk olabilmek için asgari fizikî şartları bile haiz değildi. Tabelada, Namık Kemal’in o evde yaklaşık üç ay kaldığı yazılıydı. Kars’ta toplam bir buçuk yıl yaşamış, dedesinin yanında. Biz hep sürgün diye düşündük. Namık Kemal, Midilli’de sürgüne gönderildiği sırada Abdülhak Hâmid’e gönderdiği bir mektupta “nişanlısının arkasına düşerek gönüllü nefer yazılmış, Kars’a kadar gelmiş ve bir taburun trampetçiliğinde bulunduğu halde şehit olmuş Kürt kızın cenazesini[8]” gördüğünden bahseder Vatan yahut Silistre piyesinin konusunu oluşturan erkek kıyafetine girip nişanlısının ardından Silistre’ye giden Zekiye’yi buradan etkilenerek yarattığı düşünülür. Sonrasında belediye o evi kültür sanat evine dönüştürecekti. Okulumuza giden yolun üzerinde ve her defasında özellikle donduran ayazda “Vatan şairi bile ancak üç ay çekebildi seni” dediğimiz Kars donmuş bir şehir.

Mevsim şehrin bedenini, savaşlarsa şehrin ruhunu dondurmuş. Orada bir şehir yokmuş gibi. Eski yüzlerini arayan bir eskimiş şehir. Duvarlara çarpan ses dalgaları çeşitlense kendine gelecek tabii. Öyle bir şehir Kars. Kars’taki ilk günlerimde bir duvarda şu yazıyı okuduktan sonra, hoş bulduk, dedim şehre ve biraz da korktum. “Sekiz ay ayaz, iki ay beyaz, iki ay da yaz. İşte size Kars Vegas.” Ki ismi de donmaktan, donmuş olma halinden geliyordu.

Şair Charents’in tek romanı Yergir Nairi’nin (Nairi Ülkesi) geçtiği şehirdir Kars. Romanın Rusça çevirisi büyük bir başarı gösterir, baskı üstüne baskı yapar. Maksim Gorki, Ağustos 1934’te, Birinci Sovyet Yazarları Kongresi’nde, delegelere Yergir Nairi’yi tanıtır. Yıllar sonra Kars, Orhan Pamuk’un Kar romanına mekân olacak. Kar da büyük başarı gösterir. Kars’ı anlatan bu iki roman onlarca dile çevirilir. Kar’ın Ermeniceye çevirilmesi mutluluk veriyorken Yergir Nairi’nin hâlâ Türkçede olmaması hüzün veriyor. İki romanı mukayeseli bir sunumla değerlendiren edebiyatçı Vahram Danielyan, “Charents, ülkeyi değiştirmek için şehri kurban ederken; Pamuk, ülkeyi değiştirmek için şehri koruyor. ‘Nairi Ülkesi’ ve ‘Kar’ yalnızca iki politik roman değil, aynı zamanda iki farklı düşünürün iki farklı politik eylemi.[9]” tespitini yapar.

Hayatı bir seyahat gibi düşünecek olursak bunun ilk durağı her zaman için doğumdur. Bu güzergâhın başlangıç noktası; şairin Kars’ta doğduğu ev. Bir gün Yeghishe Charents’in, Sukapı Mahallesi, Demirköprü Sokağı’ndaki evinin müzeye dönüştürüleceğini görür müyüz? Bunu bugünden kestirmek zor ama umuyorum.

Mesrop Mashtots

Güzergâhımızın Ermenistan kısmına Charents’in dizeleriyle başlıyoruz, “Nerde olsam unutamam türkümüzün acısını / Kitaplarda dualaşan demir-harfli yazımızı[10]” Malumunuz şairin hamuru olan dil, deftere bir alfabe vasıtasıyla düşüyor. Tüm edebi türlerde bu böyledir. Sese, söze dayalı âşık edebiyatında, halk ozanı üretim sürecinde alfabeye ihtiyaç duymasa da sonrasında şiirlerinin, şarkılarının yeni nesillere aktarılması için şiirin varlığı bir alfabeye gereksinim duyacaktır. Ozanın kendisi yapmasa da o şarkının ya da ozanın tutkunları bunu kendilerine görev bilecektir. Misal Türkçenin büyük ozanı Âşık Veysel’i ve büyük derlemecisi Muzaffer Sarısözen’i böyle bir tutkun olan Ahmet Kutsi Tecer, Türkiye’ye tanıtmış, birçok şiirin, türkünün günümüze kalmasını sağlamıştır. Şiir sözde de olsa daha sağlıklı şekilde aktarılması için alfabeye ihtiyaç duyar. Dizedeki “demir-harfli yazımızı” kısmı bizi muazzam tipografyasıyla Ermeni alfabesine götürüyor. Bir dilbilimci ve rahip olan Mesrop Mashtots’un MS 405 yılında 36 harf olarak icat ettiği alfabe günümüzde ise 38 harf olarak kullanılmaktadır. Hatta Mashtots’un Gürcü ve Kafkas Albanyası (Arnavutluk) alfabesinin de mucidi olduğu iddia ediliyor. Mashtots’un Ermeni alfabesiyle yazdığı ilk cümle ise Süleyman’ın Söylevleri’nin başlangıcı oluyor: “Hikmeti ve terbiye bilmek için, anlayış sözlerini kavramak için…” İşte bu alfabenin harfleri demirden-çelikten levhalarla Mesrop Mashtots Caddesi’nde sergileniyor. Yeghishe Charents’in şimdi müzeye dönüştürülen evi, kitaplarda dualaşan demir-harfli yazısının mucidinin adının verildiği bu caddede. Şaire sözle, alfabeyle gitmek gerekir. Ama hemen değil, biraz daha dolaşacağız.

Aleksandr Tamanyan

Alfabe sergisinden sonra yolumuz Mashtots Caddesi’nden şehir merkezine doğru beş dakikalık bir yürümeyle Fransa Meydanı’na çıkacaktır. Meydana yakın iki önemli durağımız var. Biri Moskovian Caddesi’nin sağ kısmına girerek ulaşacağımız Cascade’ta. Yani Erivan’ın meşhur merdivenleri. Cascade, Aleksandr Tamanyan’ın heykeliyle başlar. Erivan şehrinin mimarı olan Tamanyan’ın yönü şehre dönük, gözü ise çizdiği Erivan şehir projesindedir. Proje 1924 yılında kabul edilmiş. Erivan’ın geniş caddelerinin, meydanlarının ve anıtsal binalarının altında Tamanyan’ın imzası ve öngörüsü vardır. Yeghishe Charents’in evini ve müzesini dolaştığınızda genç mimarın fotoğrafını ve şairle olan mektuplaşmalarını vitrinde göreceksiniz. Hem arkadaşıdır şairin, hem de şairin vurgun olduğu şehrin mimarıdır. Cascade Fransızcada “kademeli” anlamına geliyor ve aynı zamanda “çağlayan” da demektir. Yüzlerce basamaktan oluşan Cascade’ın her kademesinde heykel ve çağdaş sanat eserleri sergileniyor. Gündüz merdivenlerin iç tarafındaki sanat galerileri de dolaşılabilir ki muazzam bir ambiyansa daracık yürüyen merdivenlerle tanık oluyorsunuz. Dıştan ise peyzajı, havuzları, yapay şelaleleri ve fıskiyeleri sizi Erivan’ı, Ararat’ı seyre dalacağınız yüksekliğe çıkarıyor. Tam karşınızda Tamanyan mimarisinin önemli bir yapısı olan Opera Binası. Cascade merdivenlerini bitirip en yukarıya eriştiğinizde bir cadde sonra yol Victory Park’a bağlanır. Victory Park, Sovyetlerin İkinci Dünya Savaşını kazanmasının ardından, savaşa katılan Ermeni askerlerin anısına yapılmış bir park. Zafer Parkı yani. Aynı zamanda Erivan’ın en büyük yeşil alanı. Bu parktaki Ermenistan Ana’nın heybetli heykeli elinde kılıcıyla Erivan’ı himayesine almış gibidir. Bir Ermenistan Ana heykeli de Gümrü’de bulunmakta ama bu sefer elinde zeytin dalı vardır. Barış diye uzatır, yönü şehre ve Türkiye’ye doğrudur. Cascade’a başladığımız yere dönüyoruz.

Regina Ghazaryan

Tamanyan’ın sağ omzu yönünde Marshall Baghramyan Caddesi bulunmaktadır. Bu caddede soykırımdan kaçan Vanlı bir Ermeni ailenin kızı olarak dünyaya gelen ressam Regina Ghazaryan’ın evi vardır. Kapı numarası 33/A. Binanın girişindeki plakada, “Sonsuza kadar Charents’le” yazar. Ghazaryan, Charents’in deyimiyle, biricik samimi bir dost. Ve şairin en sıkıntılı, en zor zamanlarında güvenebildiği tek kişi. Ghazaryan ve Charents arasındaki ilişki birçok yönüyle Franz Kafka ve Max Brod arasındaki ilişkiye benzer. Kafka’nın eserleri nasıl ki bugün Brod sayesinde okunabiliyorsa Charents’in birçok eseri de bugün Ghazaryan sayesinde okunabiliyor. Kafka, Brod’tan öldüğünde yazdıklarını yakmasını; Charents ise Ghazaryan’dan kitaplarını yasaklayan ve hepsinin yakılması için emir veren Stalin rejiminden saklamasını ister. Bu benzerliğe matematiksel bir ilave de yapmak mümkün; Charents ve Kafka 40 yıl, Brod ve Ghazaryan ise 84 yıl yaşamışlardır. Paralel ömürler ve biricik dostluklar… Şair Yeghishe Charents 1936 yılında devrimci ve milliyetçi faaliyetler iddiasıyla tutuklanır. Stalin rejimince “büyük temizlik” denilen tasfiye siyasetiyle idamla yargılanır. 1937’de Erivan’daki bir hapishanede ölür. Bazı kaynaklarda idam edildiği, bazı araştırmalara göre ise cezaevinde bir Rus memurun işkencesiyle öldüğü iddia edilir. İntihar süsü verilmiş bir cinayet olduğu açıktır. Mezarı yoktur. 1940’larda şairin ismini anmak bile yasakken araştırmacı Hovik Tcharkhtchian gizliden mezarının peşine düşer.-Bu araştırmalar ancak Stalin’in ölümünde sonra konuşulabiliyor.- Hrazdan nehri civarında olduğunu düşünmektedir. Tcharkhtchian,Éghiché Hovhannisyan ve Hrazdan Nehri’nin civarında yaşayanlarla yaptığı görüşmeler sonrasında bir mezara ulaşır, kafası kesilmiş, işkence görmüş bir ceset. Bir Hrazdan sakini, nehir yakınlarındaki otoban tarafına atılmış kırklı yaşlarında kısa boylu, zayıf ve kafası olmayan bir ceset gördüğünü ve onu gömdüğünü söyler. Tcharkhtchian’a göre bu Charents’tir. Ama Charents’in ailesi bunu kabul etmez. DNA testinde haklı oldukları ortaya çıkar.

Kitapları yasaklandı, toplatıldı, yakıldı. Şair idamla yargılanırken ikinci eşi İzabella’dan sadece Regina Gharzaryan’a güvenmesini ister ve ona gizlice defterlerini vermesi söyler. Toplam 7000 satırdan oluşan el yazmalarını Ghazaryan, evinin arka bahçesine gömer. Gömdükleri arasında “Komitas Ağıdı”, “Sonbahar Şarkıları” ve “Navzike” kitapları da vardır. Stalin’in ölümünden sonra 1953’te Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi Birinci Sekreteri seçilen Nikita Kruşçev, selefi Stalin’i acımasızlık, hoşgörüsüzlük ve iktidarı kötüye kullanmakla suçlar. Ve Stalin döneminde haksızlığa uğrayanlara iade-i itibar sağlar. Regina bu tarihlerde bahçesinde bir kazı gerçekleştirerek şairin kendisine emanet ettiği el yazmalarını gün yüzüne çıkarır.

William Saroyan

Regina Ghazaryan’ın evinden tekrar Cascade’taki Tamanyan heykeline oradan da hemen bitişiğindeki Fransa Meydanı’na dönüyoruz. Burada başka önemli bir durağımızın daha olduğunu söylemiştik, yine Mashtots Caddesi’nde. William Saroyan’ın boyunbağının rüzgârda uçuştuğu, betonla bıyıklarına haşmet eklendiği ve elindeki gülle romantik bir duruşta ölümsüzleştiği heykeli burada bulunmakta.

Kendisi 27, Yeghishe Charents ise 37 yaşındayken Moskova’da Kızılmeydan’da Metropole Hotel’de buluşurlar. Yıl 1935. Saroyan biraz sinirlenmiştir, Ermenistan ve Rusya hakkında yazdığı bir yazı nedeniyle Maksim Gorki’yle randevusu iptal edilmiştir. “Fakat özellikle insan hakkında, Komünizm yönetimi altındaki insan yaşamı hakkında[11]” yazdıklarından dolayı iptal edilir buluşma. Yeghishe Charents’le uzun ve güzel bir görüşme yapar. Yıllar sonra artık Stalin dönemi son bulduğunda ve şairin intihar süsü verilerek öldürüldüğü konuşulmaya başlanınca 1960’da William Saroyan o günün anısını paylaştığı mektup tarzında şairin adını taşıyan leziz bir metin yazar. Bu metin Letters from 74 rue Taitbout or Don’t Go But If You Must Say Hello To Everybody[12] adlı kitabındadır. Bu enfes kitabın bırakın Türkçe çevirisini İngilizcesini bile bulmak çok zor. Yazar arkadaşım İlhan Durusel’in ABD’de kütüphanede çalıştığını bildiğimden ondan rica ettim. Sağ olsun üzerinden yirmi dört saat geçmeden metni elektronik ortamda bana gönderdi. Eşine az rastlanacak samimiyetteki bu metinde Saroyan, Charents’e “Siz Moskova’da babamdınız[13]” der. Bir grubun baskısıyla Maksim Gorki’yle olan randevusunun iptal edildiğini söyleyince Charents dönemin baskısı karşısında onu uyarır, “‘Oğlum, bundan daha akıllıca davranmalısın. Evet de ve tükürmüş gibi bak suratlarına.’ Bir diğer deyişle, ‘Hakikatten uzak dur, onu kendine sakla. Şimdi hakikatin ne yeri ne zamanı.’[14]” Saroyan o uyarıların ne kadar yerinde olduğunu hemen anlar ama Charents kendi önerdiklerini uygulamaz. Saroyan bunları hatırlattığı metninde Charents’e serzenişle seslenir, “Eh, o zaman Charents, sen neden evet deyip tükürürmüş gibi bakmadın suratlarına?” Şair hücrede işkenceyle sonlanacak yaşamının tek kurtarıcısının bunu uygulamakta olduğunu bilmesine biliyor ama bildiği diğer gerçeklerden de ödün vermiyor. Saroyan ayrıca bu mektubunda Charents’in ölümüne yönelik kuşkuları da dillendiriyor: “Güya kafanı hapishane hücresinin taş duvarına geçirerek hayatına son verdin.[15]

Charents, 1915-1917 yılları arasında henüz çocuk yaştayken Ermeni ordusuna gönüllü olarak katılır, bu yıllarda Van’a sıhhiyeci olarak gider. Hem cephede hem revirde ölümlere tanık olur. Gördükleri, yaşadıkları karşısında ayakta kalabilme yolunda kokaine bağlanır. Saroyan, Charents’in kokain alışkanlığı içinse şunu söyler, “Sen bir şairsin, bu yüzden kendi postlarını kurtarmaktan başka bir şey düşünmeyen tüm o insanların kalleşliğini görüp dehşete kapıldın, sen ki o insanların arasında sadece kokainin yardımıyla kalabilmiş ve onlardan biriymiş gibi yapmıştın.[16]

Yeghishe Charents Evi ve Müzesi

William Saroyan heykelinden sonra yeni durağımız Mashtots Caddesi 17 kapı numaralı Charents’in müzeye dönüştürülen evi. Dört katlı bina, Yeghishe Charents’in kızları ve torunlarının girişimiyle 2008 yılında müzeye dönüştürülmüş. Şair, soyut büstüyle kapıda karşılıyor misafirlerini. İçeriye adım atar atmaz elleri ceplerinde ve sanki karıncaları incitmemek için gözleri yerde gezinen bir Charents heykeli bu kez “merhaba” diyor. Bu merhabalar bitmez. Şairin özel eşyaları, fotoğrafları, el yazmaları, kartpostalları tarih içinde duygusal bir yolculuğa çıkarıyor. Şairin ilk eşi Arpenik’i anlatıyor müze görevlisi. Fotoğrafını gösteriyor. 1927’de ölüyor. Charents 1930’da yayınlanan ve 1927-30 tarihleri arasında yazdığı şiirleri içeren kitabı Epikakan Lousabats’ı (Şafağın Destanı) Arpenik’e ithaf ediyor. Arpenik bu kitabı göremiyor. Şair 1931’de ikinci bir evlilik gerçekleştiriyor. Bir sonraki vitrinde müze görevlisi şairin ikinci eşi İzabella Kodabashyan’ı gösteriyor. Biraz benziyorlar mı ne, diyorum. Gülümsüyor. İzabella’yla olan evliliğinden iki kızı dünyaya geliyor. Arpenik ve Anahit. 1932’de doğan kızına ilk karısı Arpenik’in adını verir. Arpenik Charents babasının ölümden sonra Kanaker Çocuk Evinde yaşar. Bir yazar ve eleştirmen olacaktır. İlk çocuğuna da babasının adını veren Arpenik, roman ve öykülerinde çocukluk yıllarında yaşadıkları sıkıntıları anlatacaktır. Charents Müzesinin kurucusudur. Müzenin açıldığı yıl ölür.

Müzenin müdiresi Gohar, 1935 doğumlu Anahit’in kızı. Gohar’a dedesi Yeghishe’nin Pars Tuğlacı ve Ohannes Şaşkal tarafından Türkçeye çevirilen şiirlerini gösteriyorum. Duvardaki Fransızca bir yazıyı gösteriyor. Louis Aragon’un, Charents’in şiirlerini anlattığı bir paragraf. Paragrafın sonunda şair için “Ermenistan’ın Mayakovski’si” diyor. Charents’in şiirleri onlarca dile çevirilir. Şairin şiirlerini tercüme edenler arasında Louis Aragon, Anna Akhmatova, Valery Bryusov ve Boris Pasternak gibi şair-yazarlar da vardır.

Müzenin dördüncü katı Charents’in yaşadığı daire. Kütüphanesi, piyanosu, masası, masasında duran Komitas fotoğrafı, bibloları; yatağı, yatağının yanında İzabella’nın paltosu… Her şey tarihte asılı kalmıştır. Şairin imgeleri duvarlardan ve eşyalarından sızıyor. Müzenin bu katını anlatmak çok zor. Gezdirdiğim gözlerimin gördüklerini, hücrelerimin yaşadığını anlatmakta zorlanıyorum.

Yeghishe Charents İlkokulu

Müzeden çıkıp Mashtots Caddesi’nde ilerlemeye devam ediyorum, yol beni Amiryan Caddesi’ne çıkarıyor. Amiryan Caddesi 67 numarada bulunan ve şairin adını taşıyan bir ilkokul, bu güzergâhın umut yeşerten en güzel durağı. Erivan’ın en eski okullarındadır. Avlusunda Yeghishe Charents’in heykeli. Burada biraz soluklanıyorum. Okulu araştırırken mezun bir öğrencisinin notuna rastlıyorum. “Ghazaryan’ın değişiyle sonsuza kadar Charents’leyiz…”

Charents Anıtı

Amiryan Caddesi, Cumhuriyet Meydanı’na bağlanır. Erivan’ın adını “pembe şehir”e çıkaran, tüften kesme taşlardan yapılmış Sovyet mimarisinin pırlanta gibi parlayan binalarının en gözde örnekleri bu meydanda. Meydandan Abovyan Caddesi’ne, oradan Sayat-Nova Caddesi’nde bulunan Oghakadzev Park’a (Circular Park) gidiyorum. Sayat-Nova’nın adına rastladığım ilk yer Charents’in bir dizesiydi: “Binlerce ama binlerce kitap okudum! / Ama hangisi Sayat Nova kadar yüreğime dokunabildi?[17]

Mimarlığını dünyaca ünlü Mimar Jim Torosyan’ın yaptığı Yeghishe Charents Anıtı’nın heykeltıraşı Nikoghayos Nikoghosian’dır. 1985’te tamamlanır anıt. Jim Torosyan aynı zamanda ünlü Cascade merdivenlerin mimarıdır. Cascade’ı Tamanyan’ın şehir planı ışığında, dokuz senelik bir çalışmayla 1980’de tamamlar. Cascade’a şimdilerde bir kademe daha ekleniyor. Erivanlılar eşsiz bir Ararat manzarasına doğru merdivenleri tırmanıyor.

Cilalı granit bir platformun bütünleştirdiği Yeghishe Charents Anıtı, şairin imgelerinden yola çıkmış. Charents yüzü, eli ve temsili heykelleri anıtın uzun gövdesinin dört yanına yerleştirilmiş, böylelikle şairin yüzü ve imgeleri şehrin dört bir yanına uzanıyor.

Charents Caddesi

Oghakadzev Park’ıdan beş yüz metre sonra yol Charents Caddesi’ne bağlanıyor. Erivan’ın en büyük caddelerinde biridir bu. Bina isimliklerine bakıyorum. Hepsinde şairin ismi. Charents 32, Chrarents 34… Caddeyi boydan boya yürüyorum. Charents Restoran’ı… Charents Şubesi…

Charentsavan

Şairin adını taşıyan caddeden şairin adını taşıyan Charentsavan kasabasına gitmek yarım saatlik bir araba yolculuğu gerektiriyor.

1947’de kurulan Lusavan kasabası, Sovyet Ermenistanı’nın önemli sanayi merkezlerindendi. 1967’de Lusavan kasabası yeni ismine kavuşacaktır. Şair Yeghishe Charents’in adı verilir kasabaya. Charentsavan yani Charents kasabası. Kotayk Marz’ında (eyaletinde) bulunan kasabanın seksenli yıllarda 38.000 olan nüfusu günümüzde 20.000 civarındadır. Sovyetlerin dağılmasıyla kasabadaki fabrikaların bir kısmı kapanmış, bir kısmı özelleştirilmiş. Böylelikle kasaba, nüfusunun yaklaşık yarısını kaybetmiştir. Kasabanın girişinde 1980’de yapılmış Kıvırcık Çocuk Charents Anıtı’nı görünce durduruyorum arabayı. Kıvırcık çocuk Ermenistan’ın güneşiyle bütünleşmiş, parmak uçları üzerinden Ararat’ın temsiline doğru kucak açmış, yükselmek üzeredir. O anda dondurulmuştur şairin çocukluğu. Meydanda Kültür Sarayı’nın önündeki fraklı Charents heykeli ise 2013 yılında yapılmış. Rüzgâr şairin boyunbağını omzuna savurmuştur ve belli ki meydana doğru şiir okuyordur. Ki meydanda büyük bir panoda iki dizesi yazılıdır. “Ben eski asırlardan geliyorum, zafere yürüyorum / yeni yüzyıllara, aydınlık geleceğe doğru…”

Charentsi Gamar

Yeghishe Charents güzergâhı bu durakla tamamlanmış olacak. Güzergâhının son durağı Charents’in, “Ararat’ın en güzel göründüğü yer,” dediği ve şairin ismiyle bütünleşmiş tarihi bir kemer. Charentsi Gamar yani Charents’in Kemeri. Bu kemerin varlığından Erivan’daki son gecemde haberim oldu. Erivan’ın merkezinden kemer on yedi kilometrelik bir mesafe. Gece boyunca kemerden çekilmiş Ararat fotoğraflarına hayran hayran baktım. Sabah erkenden Charentsi Gamar’a gitmek için plan yaptım. Uçuşum gece olduğu için rahatlıkla gidip gelebilecektim. Ama hem bulutlu olan havadan dolayı hem de Erivan’a dönmek için sağlam bir bahanem olsun diye kemer ziyaretinden vazgeçip sadece hafta sonu kurulan Erivan’ın antikacı, sahaf ve hediyelik eşya sergisi Vernisaj’a gidiyorum. Şans bu ya, yıllardır sadece haber bültenlerinde gördüğüm ve özendiğim hatta kıskandığım Vartavar Bayramı’na denk geliyorum. Yaşlısı, genci, çocuğu, kadını, erkeği ellerinde kovalar, su tabancaları sokaklarda birbirini ıslatıyor ve ortaya harika görüntüler çıkıyor. Vernisaj’a ulaşana kadar yedi defa başımdan kovayla su boca ediliyor. Serinliyorum, hayatımın en güzel günlerinden birini yaşıyorum. Vernisaj’da ne arayacağımı iyi biliyorum. Charents’e iade-i itibar sağlandıktan sonra 1958’de SSCB’de 40 kopeklik, 1997’de Ermenistan’da 150 dramlık pul basılır. Bunun yanında Sovyetler 1987’de ön yüzünde Charents’in kabartması olduğu hatıra madalyonu, 1997’de Ermenistan Cumhuriyeti ise şairin yüzüncü yaşı için 100 dramlık madeni hatıra parası basar. Günümüzde ise 1.000 dramlık banknotlarda Charents’in hüzünlü bir fotoğrafı vardır. Günümüzdeki cepte, eskilerini koleksiyoncular ve antikacılardan tek tek soruyorum. Hatıra madalyonunu ve hatıra parasını zor da olsa buluyorum. Mutlulukla Vernisaj’dan Cascade’a doğru yürüyorum. Vartavar devam ediyor. Merdivenlere ulaşana kadar yine sırılsıklam oluyorum.

Uçuş saatini beklerken Erivan’a döneceğim günün hayalini kuruyorum.

“Birikim, 341.sayı, Eylül 2017”

[1] Hrant Dink, Cumhuriyet Dergi, 23.06.2002, Sayı, 848, S., 2
[2] Dünya Şiir Antolojisi – Ataol Behramoğlu, Özdemir İnce, Pozitif Yayınları, 2013, S., 527
[3] age
[4] Kars – Cemal Süreya, Sevda Sözleri, (Göçebe), S., 51
[5] Yalnızız Cemal Abi – Haydar Ergülen
[6] Banko – Cemal Süreya, Sevda Sözleri, (Uçurumda Açan), S., 148
[7] Türkçenin Çarents öksüzlüğü – Gizem Asya Genç, Agos, 24.11.2011
[8] Namık Kemal’in Hususi Mektupları – Fevziye Abdullah Tansel, 4. Cilt, S., 416, TTK Basımevi, 1986.
[9] Meral Dink – Vahram Danielyan, söyleşi, 02.01.2015, http://www.agos.com.tr/tr/yazi/10134/carents-ve-pamukla-tastan-kara-kars
[10] Dünya Şiir Antolojisi – Ataol Behramoğlu, Özdemir İnce, Pozitif Yayınları, 2013, S., 527, Çeviri: Pars Tuğlacı
[11] age
[12] Letters from 74 rue Taitbout or Don’t Go But If You Must Say Hello To Everybody – William Saroyan, 1969, The World Publishing, S. 117,
[13] age
[14] age
[15] age
[16] age
[17] Türkçenin Çarents öksüzlüğü – Gizem Asya Genç, Agos, 24.11.2011

 

Ercan y Yılmaz – Özyaşam Öyküsü
1982 yılında Batman’da doğdu. Sınıf Öğretmenliği ile Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerini bitirdi. “Beyazı Kirli” öyküsüyle 2009 Gila Kohen Öykü Ödülü’nü aldı, bu öyküyü de içeren On Üç Sıfır Sıfır adlı kitabıyla 2015 Necati Cumalı Öykü Ödülü’ne değer görüldü. Yazıp yönettiği “Vitrin” adlı filmiyle 2011 İstanbul Kısa Filmciler Derneği’nden En İyi Film Ödülü’nü aldı. “Öykü Gazetesi  yayın yönetmenlerinden. Öykuleri İtalyanca ve Fransızcaya çevrildi. Kitapları: Yürüyen Siyah (2012 Arkadaş Z. Özger Jüri Şiir Ödülü), On Üç Sıfır Sıfır(2015 Necati Cumalı Öykü Ödülü), Biraz Dolaşacağım (öykü seçkisi; 2016), Sahir(roman; 2016) O Öyle Olmadı (roman; 2017).

http://www.mevzuedebiyat.com/yeghishe-charents-guzergahi/

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: