İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Patrik Seçimi ve Cemaat Yönetimi 2016- (I-II-III)

Bilindiği gibi Patrik Mesrob II’nin hastalığı uzayınca Ruhani Meclis eş patrik seçimine karar verdi[i]. Resmi başvurular yapıldı, başbakana bilgi verildi[ii]. Ruhani Meclis başkanı ile Patrik vekili eş patrik seçimine izin verilmesi için resmi başvuru yaptı[iii]. Aday olma hakkı olan üç başepiskopos eş patrikliğe aday oldu ve seçim çalışmalarına başladı. Hiçbir din adamımız da aday olan başepiskoposlar da eş patrik seçimine karşı çıkmadı. Kısacası seçimin yapılmaması için hiçbir neden yoktu. Ancak sonrası gerçek anlamda bir yanlışlıklar komedyası.


Not: Bazı dostlar okunma kolaylığı için üç yazının birlikte yayımlanmasını istediğinden üç yazıyı birlikte yayımlıyorum. MB

Ruhani Meclis eş patrik seçimini yönetmek üzere, müteşebbis heyet denen seçim heyetini atadı ve resmi mercilere bildirdi. İki avukat önderliğindeki eş patrik seçim heyeti, -eş patrik seçimine karşı ise istifa edip görevi iade etmesi gerekirken- görevini kötüye kullanarak, eş patrik değil yeni patrik seçilmesi konusunda ikinci bir başvuru yaptı. Bu haksız, hukuksuz girişim yanlışlıkların başlangıcı ve bu günlere gelmemizin nedeni oldu. Bu yanlışlık bir kısım patrik karşıtı basın ve yazarlar tarafından da desteklenince yanlış daha da büyüdü.
Ruhani meclis ve yöneticiler –heyetin istifasını beklerken, bu beklenmedik başvurunun şaşkınlığından olacak- hemen bu heyeti görevden almak yerine maalesef gelişmeleri bekledi. Bu da başka bir yanlış oldu ve bu haksızlığı yapanları cesaretlendirdi.
Hükümet büyük bir yanlışla seçim heyetinin bu hiçbir yasal dayanağı olmayan başvurusunu, heyeti atayan ve hükümete bildiren Ruhani meclisin başvurusu ile çeliştiği gerekçesiyle reddetmesi gerekirken dikkate alarak bazı kararlar aldı. Önce müteşebbis heyet denen seçim heyeti görevden alındı ve geçici bir makam olan ve patrikler tarafından seçilen patrik genel vekilliği, Ruhaniler Genel Meclisince seçilen, patrik kaymakamı yetkisine sahip bir makam haline getirildi. Maalesef yanlışlıklar devam etti. Dahası Laik hükümet, Ruhani Meclisin patrikliğin ancak istifa ya da ölümle sona ereceği ve bu nedenle eş patrik seçilmesinin gerekli olduğu yolundaki kararlarına uyması gerekirken, yine bu heyetin hukuksuz başvurusuna dikkate alarak, yürürlükte olmayan geçici patrik seçim yönetmeliğinde olmadığı gibi garip gerekçeyle eş patrik seçimine izin vermeyeceğini açıkladı. Bu da yanlışların devamı oldu.
Bu arada kararda patriğin “halen hayatta olduğu, istifa edemediği, Patrik sıfatının devam ettiği, Patrik seçimine ilişkin düzenlemelerde Patriklik görevinin sağlık sorunları nedeniyle sona ereceğine ve Eş-Patrik seçimine ilişkin bir düzenleme bulunmadığı” gerekçesiyle yeni patrik seçimini de reddetti.[iv] Yani patrik hayatta olduğu için yeni patrik seçimine izin verilmedi.
Patrik seçimi konusunda Ruhani Meclis’in ve Patrik genel vekilinin de görevini tam yaptığı söylenemez. Eğer eş patrik seçimi isteniyorsa, patrik genel vekilinin seçiminden sonra hemen 1961’de İhtilal hükümeti tarafından hazırlanan ve 3 patrik seçiminde de uygulanan geçici yönetmelik yerine içinde eş patrik de olan bir yeni yönetmelik hazırlanıp hükümete vermesi gerekirdi. Bu yapılmadı ve bu yüzden toplumda bölünmeler, tartışmalar yaşandı.
Sonunda Patrik Genel Vekili 25 Haziran 2015’de örf ve adetlerimize ve 1863 Nizamnamesi göre patrik seçimine izin verilmesi talep eden dilekçeyi yetkililere verdi. Ancak dilekçede belirtildiği gibi 1863 Nizamnamesinin patrik seçimi ile ilgili hükümlerine göre seçim mümkün görülmemektedir. Çünkü 1863 Nizamnamesinin patrik seçimiyle ilgili hükümleri geçici patrik seçimi yönetmelikleriyle zımnen (dolaylı olarak) yürürlükten kaldırılmıştır. Seçim hükümleri geçerli olsaydı geçici patrik seçim yönetmelikleri çıkarılamaz, en azından yönetmelik 1863 Nizamnamesi ile ilişkilendirilirdi. Esasen 1863 Nizamnamesi Vakıflar Kanunu, Medeni kanun vb kanunlar ve de yönetmeliklerle ve organlarını seçemediğinden zımnen yürürlükten kaldırılmıştır.
Bu günlerde Patrik Mesrob II’ye vasi atanması nedeniyle patrik seçimi yine gündeme geldi. Bilindiği gibi bazı cemaat mensupları mahkemeye başvurarak Patrik Mesrob II’ye vasi atanmasını istediler. Mahkeme, Patrik hazretlerinin annesini (Diramayrı) vasi olarak atadı.
Başvuruyu yapanların, – 78 yaşındaki Diramayra yaşattıkları ciddi sıkıntıları ve bundan sonra yaşayacaklarını bir yana bırakırsak- amaçlarının patrik seçimi olduğunu söylüyorlar. Yani Patrikliği seçim yapmaya zorlayacaklar. İyi de, patrik genel vekili Başepiskopos Aram Ateşyan aylar önce 25 Haziran 2015’de patrik seçimi için resmen başvurdu[v]ve gazeteye verdiği beyanatta da yine eş patrik seçimi istediğini açıkladı. 
Tabi bu arkadaşlar bunu ya biliyor bilmezlikten geliyorlar ya da devleti seçime zorlamayı düşünüyorlar. Her iki düşünce de doğru görünmüyor. Bilip bilmezlikten geliyorlarsa bu kanaat önderliği iddiasında olanlar için epeyce ayıp olur. Devleti seçime zorlamaya gelince, yukarıda belirtildiği gibi yeni patrik seçimine patrik istifa etmediği, hayatta olduğu ve hastalık nedeniyle görevden alınamayacağı için izin verilmemiştir. Eğer amaç yanıltıcı bilgiler verilerek yetkilileri yönlendirmek değilse, devletin seçime izin vermesi için Patriğin iş yapacak durumda olmadığının kanıtlanması gerekmez. Çünkü yeni patrik seçimine Ruhani Meclis kararı gereğince Patrik hayatta olduğu için izin verilmedi. Vasi de yaşayan kişilere atanır. Patrik seçimi için Patrikliğin yasal organları olan Ruhani Meclis ya da Patrik Genel vekilinin başvurusu yeterlidir.
Şimdi yine başta patrik bizi temsil edemez diyen zümre ile -dilim söylemeye varmıyor ama- hala Patrik Mesrob II’yi sevmeyen, nefret eden bu yüzden de eş patrik seçimine karşı olanların yanında bir de meşhur heyet ve destekçisi basın yine konuyu patrikliği yıpratmak için kullanacak. Patrik Mesrob II’nin Nizamnameye ve geleneklere aykırı olarak görevden alınması ya da istifa etmiş kabul edilmesi gibi formüller öneriliyor.  Eğer seçim isteyenlerin art düşünceleri, gizli ajandaları yoksa eş patrik ya da yeni patrik biz sivilleri ilgilendirmemesi gerekir. Amaç seçilmiş bir patriğin cemaatin başında olması ise adı eş patrik ya da patrik olmuş kime ne?
Bu arada eğer Ruhani Meclis ve patrik kaymakamı (locum tenens- Değabah) yetkilerine sahip Patrik Genel Vekili itibarları pahasına görüş değiştirir “pardon biz yanlış yaptık pekala hasta patrikler görevden alınıp yeni patrik seçilebilir” derse ve hükümet de kabul ederse, yine biz sivillere – benim gibi Mesrop II’yi sevenler çok üzülse de -bir şey demek düşmez. Yapılacak şey kerameti kendinden menkul bir takım kişilerin, patrik karşıtlarının konuyu çarpıtmasına engel olmak için bir an önce Patrikliğin yeni bir patrik seçim yönetmeliği hazırlatıp hükümete sunmasıdır.
Patrik Seçimi Ve cemaat yönetimi 2016 – II
Doğa boşluk kabul etmez. Başta seçilmiş patrik olmayınca bazı kendisini kanaat önderi olarak görenler, vakıf yöneticileri, hayırseverler, yazarçizerler -çoğu iyi niyetle- boşluğu doldurmaya çalışıyor. Arkasına basın desteğini alanlar -ezici çoğunluğun nötrleşmesi yüzünden- patrik seçimi de dahil her konuda daha etkili olabiliyor, ayrıca meşhur oluyor. Yöneticilerin, kanaat önderi ilan edilenlerin, hayırseverlerin, yazarçizerlerin kendileri ya da kurumları için daha fazla yetki ve güç istemeleri doğal ve insani. Şaka yollu da olsa çağdaş amiralardan söz edenler bile var.
Sık sık 1863 Nizamnamesinden söz edenler, cemaatin bu dönemde nasıl yönetildiğini unutmuş görünüyor. Bilindiği gibi, cumhuriyet öncesi çok az sayıda vakıf olarak kurulmuş cemaat vakfı dışında kalan iki bine yakın kilise ve okullar doğrudan Patrikliğe ve ruhani önderliklere bağlıdır ve tüzel kişilikleri yoktur. Günümüzde ise maalesef bütün cemaat vakıflarının patriklikle bağı koparılmıştır.
Bir cemaatin varlığını sürdürmesi, tüzel kişiliğinin tanınması ve örgütlenmesi ile mümkündür. Bir yandan az doğum nedeniyle doğal asimilasyon, diğer taraftan din ve patriklik karşıtı gruplar ve aşırı entegrasyon yüzünden artan gönüllü asimilasyon tehlikesiyle karşı karşı kalan Türkiye Müslüman olmayan azınlıkları cemaatin tüzel kişiliği tanınmaz ve merkezi bir yönetime kavuşmazsa ciddi varlık kayıplarına da uğrayabilir.
Elde edilmesinin güçlüğü, geçmişin unutulması yüzünden olacak Müslüman olmayan cemaatlerin tüzel kişiliği cemaatin gündemine gelememektedir. Doğruyu söylemek gerekirse, kimse yetki ve gücünü paylaşmak istemiyor. Bu yüzden Müslüman olmayan cemaatlerin tüzel kişiliği sorunu, Avrupa Komisyonu Türkiye İlerleme Raporlarında kalmakta ve maalesef genellikle sadece akademisyenler ve insan hakları savunucularınca dile getirilmektedir. Belki bu yüzden bazı cemaatin önde gelenleri cemaatin tüzel kişiliği yerine sadece vakıfların yönetimi ile ilgili olabilecek bir üst kurul istemektedir. Halbuki gerekli olan vakıfların değil cemaatin yönetilmesi, vakıf yönetimlerinin denetlenmesi ve merkezi bir yönetimdir. Patriğini seçen cemaat, elbette cemaati yönetecek sivil meclisi de seçecektir. Cemaatin tüzel kişiliğinin tanınması ve örgütlenmesine izin verilmesiyle vakıf yöneticilerince değil halk tarafından seçilen sivil meclis ile Ruhaniler genel meclisi tarafından seçilen ruhani meclis Patrik başkanlığında, vakıflarla birlikte cemaati yönetir, sorunlarına merkezi çözümler arar. Merkezi bir bütçenin yapılması da, bir koordinasyon da ancak cemaatin tüzel kişiliğinin tanınmasıyla mümkün olacaktır.
Yönetimlerin bağımsızlığı o kadar benimsenmiştir ki, vakıf yönetimlerinin seçiminde adil olmadığı, çağdaş olmadığı ve halkın iradesini yansıtmadığı bilindiği halde basit çoğunluk yerine nispi sistemle seçim bir türlü gündeme gelememektedir. Örneğin 1000 seçmenli üç grubun katıldığı bir vakıf yönetiminin seçiminde A grubu 330, B grubu 334 ve C grubu ise 336 oy almış olsun. Bu durumda 7 ya da 11 yöneticiyi tümünü C grubu çıkarır. Buna adalet denebilir mi? Bu seçim sistemi cemaat mensuplarını küstürmekte, katılımı ciddi ölçüde azaltmakta hatta aidiyet duygusunu zayıflatmaktadır. Toplumun büyük bir bölümünün ilgisizliğin diğer bir deyimle nötrleşmesinin temel nedenlerinden bir de budur. Daha kötüsü tüm cemaat varlıklarının belli gruplarca kontrol edilmesi tehlikesini doğurmaktadır. Hele merkezi bir yönetim ve denetim yok ve vakıf tamamen bağımsızken tehlike daha da büyümektedir. Ancak ne yazık ki, bu güne kadar bu konuda da etkili çevrelerden bir öneri gelmemiştir.
Tarihe kısaca bir göz atalım.
1863 öncesi patriğin mutlak ve kesin hakimiyeti vardır ve istek ve emirleri kanundur. İmparatorluk da patrikleri paşa olarak görür. Patrik hem cemaatle devlet arasında aracıdır hem de her konuda yöneten ve denetleyen kurumdur. Semt ve kilise yönetimlerinin bağımsızlığı söz konusu değildir. 
Bir tepki yasası olan ve devletin meşrutiyete geçmesine benzetilebilecek olan 1863 Nizamnamesi ise, patriğin yetkilerini çok büyük ölçüde sınırlamış, söz yerinde ise rütbesini indirmiştir. Bu nedenle de Nizamnamenin kabulünden sonra Patrikliğin devlet üzerindeki gücü ve etkinliği büyük ölçüde azalmıştır. 1894-96 katliamında ve 1915 soykırımında patriklerin daha fazla etkin olmamasında patriklerin gücünün azalmasının önemli bir rolü olduğu düşünülebilir. 1863 Nizamnamesi de semt ve kilise yönetimlerini dini işlerde genel meclis tarafından seçilen Ruhani Meclise ve sivil konularda tamamen sivil meclis tarafından seçilen komisyonlarına bağlamıştır[vi]. Hastane yönetimi ise sivil meclisçe seçilir ve o da tamamen sivil meclisçe seçilen komisyonlara bağlıdır[vii].  
Cumhuriyet ile birlikte çok şey değişti. Cumhuriyet döneminde beş kez toplanan ve meclisleri ve komisyonları seçen Genel meclis son kez 1934 yılında toplandı. 13 Eylül 1934 tarihinde patrik tarafından da onaylanan bir kararla sivil meclis kaldırıldı, yerine Merkezi Mütevelli (Getrongan Varçutyun) denen ve halk tarafından değil semt ve kilise yönetimlerince seçilen bir organ kuruldu[viii]. Bu heyetin görevi cemaati yönetmek değil vakfiyesi olan vakıflar, bazı okullar ve sahipsiz kiliseleri atama yoluyla yönetmek ve denetlemekti. Diğer semt ve kilise yönetimleri doğrudan patrikliğe bağlıydı ve tüzel kişilikleri yoktu.
1936 yılında Vakıflar Kanununun yürürlüğe girmesiyle bütün cemaat yapısı alt üst oldu. Vakfiyesi olan ve gerçekten vakıf olarak kurulan birkaç vakıf (Hastane, Karagözyan ve Kalfayan gibi) dolaylı olarak patrikliğe bağlı vakıflar dışında kalan ve doğrudan patrikliğe bağlı kilise ve okullar da dahil hepsi vakfiyesiz vakıf haline getirildi. Dünyada vakfiyesi ve vakfeden olmayan ilk vakıflar doğdu. Böylece bu kilise ve okullar patriklikten koparılarak bağımsız vakıflar haline getirildi. Zaten sivil meclisin kaldırılması ve merkezi mütevelliliğin gündeme gelmesindeki amaç da patriklik ve cemaatle vakıfların bağlarının koparılmasıydı. 1938 ile 1949 yılları arasında bu vakıflara halkın seçtiği değil, devletçe atanan tek mütevelli ile yönetilmesi bu kopukluğu en üst seviyeye getirdi[ix]. 1949’da vakıf yönetimlerinin tekrar halk tarafından seçilmesine yeniden izin verildi.
1950’lerde merkezi mütevelli hastane dahil 11 vakfın yöneticilerini atama yoluyla yönetiyor ve denetliyordu.  Merkezi mütevelli açıkça olmasa da dolaylı olarak doğrudan patrikliğin yönetimindeydi.
Patrik Seçimi ve Cemaat Yönetimi 2016 – III
1960 yılında İstanbul Vilayeti hukuk işlerinin vilayete gönderdiği yazıda 1862 (1863 olmalı) Nizamnamesinin yürürlükten kaldırıldığı ve 5404[x]sayılı kanunun emredici hükümleri nedeniyle merkez mütevelli heyeti seçiminin kanuna aykırı olacağı bu faaliyette bulunanlar hakkında işlem yapılması gerektiği belirtiliyordu.[xi]  İhtilal hükümetinin İstanbul Valisi tümgeneral Refik Tulga imzalı emirle Lozan Antlaşmasına ve mevzuata aykırı olduğu gerekçesiyle merkezi mütevelli kaldırılıyordu[xii].
Bu emirlerle Merkezi mütevelli tarafından yönetilen 11 vakıftan altısı “Yedikule Surp Pırgiç Hastanesi, Şişli Karagözyan Yetimhanesi, Halıcıoğlu Kalfayan Yetimhanesi, Üsküdar Surp HaçTıbrevank Ruhban Okulu, Taksim Esayan Lisesi, Galata  Getronagan Lisesi”[xiii]seçiminin “umum cemaatin iştiraki” ile yapılmasına karar verildi. Diğer 5 vakfın “Beykoz Surp Negoğos Kilisesi, Kandilli Surp Arakelos Kilisesi, Taksim Surp Harutyun Kilisesi, Eyüp Surp Eğya Kilisesi, Eyüp Surp Azvazazin Kilisesi” seçiminin  “mahal sakinlerinim iştiraki” ile yapılacağı belirtiliyordu.
Semt ve kilise vakıflar ise son vakıflar kanunu değişikliğine kadar bu vakıfların bulunduğu semtin cemaati tarafından seçildi. Ancak adları cemaat vakfı olmakla birlikte vakıfların doğrudan cemaat liderliği olan patriklikle bir bağı kalmadı. Bu gün patrikliğin vakıflar üzerindeki tek gücü kilisesi olan vakıflarda –varsa- din adamını geri çekmekten ibarettir. Altmışlı yıllarda vilayetin isteği üzerine kurulan ve patrik tarafından atama yoluyla belirlenen patriklik danışma meclisi de yine 1998’de vilayet emriyle kaldırıldı.
Son Vakıflar Kanunu ve yönetmeliğinde yapılan değişikliklerle ortak vakıflar dışında kalan vakıflar için seçim çevresi ilçe olarak belirlendi. İlçede yeteri kadar cemaat mensubu yoksa seçim çevresinin il olabiliyordu. Ancak cemaat vakıfları yönetmeliğinde seçimi yönetecek seçim kurulu, seçmenlerin belirlenmesi, adaylık vb pek çok konuda sorunlar yaşandı, vakıf seçimleri mahkemelik oldu. İki yıl kadar önce bu sorunlar yüzünden vakıflar yönetmeliğinin seçim ve seçim çevresi ile ilgili yönetmeliği, nedense yenisi çıkarılmadan iptal edildi ve bu güne kadar da yeni yönetmelik çıkmadı.
Yeni vakıflar yönetmeliğinin çıkmamasının, gecikmenin nedeninin cemaatten farklı görüşler gelmesine, özellikle bu konuda bizim gibi farklı düşünenlerin bulunmasına bağlamak da ya cemaat yöneticilerinin ya da yetkililerin mazeret araması olur. Eğer ikinci bir ses olmazsa çoğunlukça benimsenen öneri kabul edilecekken farklı ses yüzünden karar verilememişse buradan birkaç sonuç çıkar. Ya basın destekli ve başbakanla, bakanlarla görüşen grupların önerisi yetkilileri tatmin etmemiş bu yüzden ikinci öneriler dikkate alındığında tereddütler yaşanmıştır. Ya da devlet yetkileri bu konuda yeterli bilgi ve birikime sahip olmadıklarından birden fazla öneri geldiğinde karar verememektedir. Devlet yetkililerinin konuyla ilgili yeterli bilgiye sahip olmadığı düşünülemez. Kanımca çoğunluğun, güçlülerin önerisi çağdaş yönetim ilkeleri ile bağdaşmadığından bizim gibi grupların önerilerini dikkate alınmış ancak güçlülere rağmen karar almakta sorun yaşanmıştır.
Özellikle Ermeni cemaatinden vakıf yönetimi seçimleri konusunda farklı düşüncelerin çıkmasının temel nedeni Ermeni cemaatinin en kalabalık Müslüman olmayan azınlığı teşkil etmesidir. Müslüman olmayan cemaatlerin farklı nüfusa, farklı sayıda vakfa ve farkı cemaat varlıklarına sahip olmaları farklılığın nedenlerindendir. Yanlış olan en az nüfusa, en az vakfı olan cemaatlere göre karar verilmesidir. Nasıl olsa bir gün onlarda azalacak bakışıyla değil, mevcut yapıya göre karar verilmesidir. Örneğin İstanbul’daki toplam nüfusu 1500 kişi civarında olan Rum cemaatinin seçim çevresi talebi ile 40-50.000 nüfuslu Ermeni cemaati seçim çevresi talebi aynı olması ciddi bir yanlış olur. Rum cemaati için seçim çevresinin il olması bir mecburiyettir. Halbuki Ermeniler pek çok ilçede binin üzerinde seçmene sahiptir. Nasıl olsa öleceğiz diye intihar edilmez. Yine çok sınırlı sayıda vakfa ve sınırlı varlığa sahip Yahudi cemaati ile pek çok vakfa sahip ve varlıkları milyarları bulan vakıflara sahip Ermeni cemaati aynı kefeye konulamaz. Yerel ve yerinden yönetim ilkleri gereğince yeterli cemaat mensubunun bulunduğu ilçelerde seçim çevresinin ilçe olması, yeterli cemaat mensubu bulunmayan ilçelerin yakınlarındaki en çok seçmeni olan ilçe ile birlikte seçim çevresi olması, yine yeterli cemaat mensubu yoksa seçim çevresinin il olması çağdaş yönetim ilkelerine uygundur. Tabi cemaatin tüzel kişiliği tanınınca vakıfların varlığı aynı zamanda cemaatin tüzel kişiliğinin olacağından ve merkezi bir denetim ve koordinasyon olacağından bu sorunlar kendiliğinden yok olmasa bile çok azalacaktır.  
Diğer taraftan hiçbir cemaat tarafından gündeme getirilmeyen seçim sistemi Ermeni cemaati için çok önemlidir. Cemaatin tüzel kişiliği tanınmadığından ve vakıflar bağımsız durumda olduğundan en azından zayıf da olsa bir otokontrol sağlanması ve de elbette çok daha adil olacağından seçimlerin nispi sistemle yapılması gerekir. Seçimlerin nispi siteme göre yapılmalı her grup oyu oranında yönetimde temsil edilmelidir. Yine vakıf yönetimi seçimlerinde tarafsız ve yetkisi ve görevi kesin olarak belirlenmiş seçim kurullarının oluşturulması gerekir. Burada dikkat edilmesi gereken cemaat varlıklarının belli grupların eline geçmesine engel olacak, nispi temsil, tarafsız seçim kurulu gibi tedbirlerin alınmasıdır. 
Cemaatin Tüzel kişiliği:
Avrupa Konseyinin anayasa konusunda danışma organı olan Venedik Komisyonunun da önerdiği Müslüman olmayan cemaatlerin tüzel kişiliğinin tanınması yolundaki önerilerine göre cemaat yeniden örgütlenmelidir. “… İnanç gruplarının tüzel kişilik edinme hakkı inanç özgürlüğünün kolektif yönüne ait bir hak olarak, Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde korunmaktadır. Türkiye devleti de Türkiye’deki çoğunluk, azınlık, vatandaş veya değil, tüm insanlar için bu hakkı koruma konusunda pozitif yükümlülüğe sahiptir. Türkiye’de inanç grupları için hukuki statü seçenekleri oldukça sınırlı. Birçok farklı inanç grubuna mensup bireyler inanç kurumu veya dini kurum adı verilecek yeni bir hukuki statü talebini dile getirmektedirler”[xiv]. Mevcut tüzel kişiliklerle problemin çözümü mümkün olmadığından, Müslüman olmayan cemaatlerin, kamu tüzel kişiliği olarak düşünülmesinin güçlüğü dikkate alınınca yeni bir tüzel kişilik statüsüne ihtiyaç duyulmaktadır. İnanç grupları kurumu ya da dini kurumlar adı verilecek yeni bir tüzel kişilik statüsünün kanuna eklenmesi ile sorunun çözülebileceği düşünülebilir.
Cemaatin Örgütlenmesi:
Cemaatin tüzel kişiliğinin kazanması aynı zamanda örgütlenmesi ile mümkün olacaktır. Bu konuda ciddi sorunların varlığı inkar edilemez. Müslüman olmayan azınlıklar neredeyse yüz yıldan beri savrulmuş, gelenekleri, görenekleri büyük ölçüde yok edilmiştir. Bu nedenle hem çağdaş hem de mümkün olduğu kadar geleneklere uygun örgütlenme modelleri bulmak gerekecektir. Diğer taraftan her cemaatin aynı şekilde örgütlenmesi de mümkün değildir. Örneğin Ermeni cemaati ile Rum ya da Yahudi cemaati örgütlenme modeli pek çok farklılık göstermektedir. Ermeni cemaati için önemli değişiklikler yapılması gerekse de 1863 Nizamnamesi ve ruhani önderliklerimizin[xv]yönetmelikleri bu konuda yol gösterici olabilir. Burada önemli olan devletin örgütlenme için belirleyeceği sınırlar olacaktır. Modelin temeli Patrik başkanlığında Ruhani meclis yanında, yine patrik başkanlığında seçilmiş bir cismani ya da sivil meclisin olmasıdır. Patrik başkanlığında bu iki meclis cemaat yönetimini oluşturacaktır. Kanımca patrikliğin etkinliğinin artırılması için sivil meclisin -örneğin yüzde kırk gibi- bir bölümünün patrik tarafından atanmasının doğru olur.  
Bu konuda patrikliğin öncü olmalı, cemaat mensuplarından ve din adamlarından oluşacak bir komisyon bu konuda çalışmalar yapmalı ve yetkililere taslaklar sunulmalıdır.
SON
Sevgiler.
Mart 2016
Murat Bebiroğlu

 



[i]http://www.lraper.org/main.aspx?Action=DisplayNews&NewsCode=N000002535&Lang=HAY
[ii]http://www.lraper.org/main.aspx?Action=DisplayNews&NewsCode=N000003011&Lang=TR
[iii]http://lraper.org/main.aspx?Action=DisplayNews&NewsCode=N000003076&Lang=TR
[iv] http://hyetert.blogspot.com.tr/2010/07/valiligin-es-patrik-secimi-ile-ilgili.html#more
[v] http://www.turkiyeermenileripatrikligi.org/site/patrik-genel-vekili-patrik-secimi-icin-basvuruda-bulundu/ 
[vi] Madde 54.- Söz konusu yönetimlerin (semt ve kilise yönetimlerinin MB) hizmetleri, doğrudan doğruya anılan komisyonlara ilişkide olacaktır, okullar konusunda eğitim komisyonuna, idari işler hayır kurumları komisyonuna, dava işleri hakkında yargı komisyonuna başvurur ve sözü geçen komisyonların her birine ait konularla ilgili olarak komisyona inceleme sırasında hesap verir. 
Madde 56.- Semt ve kilise yönetimlerinin görev ve davranışlarını sınırlama ve belireme konusunda gerekli talimat Ruhani ve cismani meclisler tarafından hazırlanacaktır.
[vii] Madde 51.- … Söz konusu yöneticiler, hastanenin idaresi konusunda hayır kurumları komisyonuna, eğitim ve öğretim maddesi gereğince eğitim komisyonuna karşı sorumlu olup, işlemlerle ilgili bilgileri bu komisyonlara inceleme sırasında gösterirler.
[viii] http://www.hyetert.com/yazi3.asp?Id=442&DilId=1
[ix] http://www.hyetert.com/yazi3.asp?Id=442&DilId=1
[x] 31 Mayıs 1949 tarihli Vakıflar Kanunu
[xi] İstanbul Hukuk İşleri Tarih 10.09.1960 Sayı 960,536 Hukuk İşleri Müdürü Aytekin Ataay
[xii] 28.10.1960 tarih ve 22085 sayılı İstanbul valisi Tümgeneral Refik Tulga imzalı yazı.
[xiii] Esayan ve Surp Harutyun Kilisesi öğrenemediğimiz bir nedenle altmışlı yıllarda Beyoğlu Üç Horan Kilisesi Vakfına bağlanmıştır.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: