İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Patrik Seçimi Ve cemaat yönetimi 2016 – II

Doğa boşluk kabul etmez. Başta seçilmiş patrik olmayınca bazı kendisini kanaat önderi olarak görenler, vakıf yöneticileri, hayırseverler, yazarçizerler -çoğu iyi niyetle- boşluğu doldurmaya çalışıyor. Arkasına basın desteğini alanlar -ezici çoğunluğun nötrleşmesi yüzünden- patrik seçimi de dahil her konuda daha etkili olabiliyor, ayrıca meşhur oluyor. Yöneticilerin, kanaat önderi ilan edilenlerin, hayırseverlerin, yazarçizerlerin kendileri ya da kurumları için daha fazla yetki ve güç istemeleri doğal ve insani. Şaka yollu da olsa çağdaş amiralardan söz edenler bile var.


Sık sık 1863 Nizamnamesinden söz edenler, cemaatin bu dönemde nasıl yönetildiğini unutmuş görünüyor. Bilindiği gibi, cumhuriyet öncesi çok az sayıda vakıf olarak kurulmuş cemaat vakfı dışında kalan iki bine yakın kilise ve okullar doğrudan Patrikliğe ve ruhani önderliklere bağlıdır ve tüzel kişilikleri yoktur. Günümüzde ise maalesef bütün cemaat vakıflarının patriklikle bağı koparılmıştır.

Bir cemaatin varlığını sürdürmesi, tüzel kişiliğinin tanınması ve örgütlenmesi ile mümkündür. Bir yandan az doğum nedeniyle doğal asimilasyon, diğer taraftan din ve patriklik karşıtı gruplar ve aşırı entegrasyon yüzünden artan gönüllü asimilasyon tehlikesiyle karşı karşı kalan Türkiye Müslüman olmayan azınlıkları cemaatin tüzel kişiliği tanınmaz ve merkezi bir yönetime kavuşmazsa ciddi varlık kayıplarına da uğrayabilir.
Elde edilmesinin güçlüğü, geçmişin unutulması yüzünden olacak Müslüman olmayan cemaatlerin tüzel kişiliği cemaatin gündemine gelememektedir. Doğruyu söylemek gerekirse, kimse yetki ve gücünü paylaşmak istememektedir. Bu yüzden Müslüman olmayan cemaatlerin tüzel kişiliği sorunu, Avrupa Komisyonu Türkiye İlerleme Raporlarında kalmakta ve maalesef genellikle sadece akademisyenler ve insan hakları savunucularınca dile getirilmektedir. Belki bu yüzden bazı cemaatin önde gelenleri cemaatin tüzel kişiliği yerine sadece vakıfların yönetimi ile ilgili olabilecek bir üst kurul istemektedir. Halbuki gerekli olan vakıfların değil cemaatin yönetilmesi, vakıf yönetimlerinin denetlenmesi ve merkezi bir yönetimdir. Patriğini seçen cemaat, elbette cemaati yönetecek sivil meclisi de seçecektir. Cemaatin tüzel kişiliğinin tanınması ve örgütlenmesine izin verilmesiyle vakıf yöneticilerince değil halk tarafından seçilen sivil meclis ile Ruhaniler genel meclisi tarafından seçilen ruhani meclis Patrik başkanlığında, vakıflarla birlikte cemaati yönetir, sorunlarına merkezi çözümler arar. Merkezi bir bütçenin yapılması da, bir koordinasyon da ancak cemaatin tüzel kişiliğinin tanınmasıyla mümkün olacaktır.
Yönetimlerin bağımsızlığı o kadar benimsenmiştir ki, vakıf yönetimlerinin seçiminde adil olmadığı, çağdaş olmadığı ve halkın iradesini yansıtmadığı bilindiği halde basit çoğunluk yerine nispi sistemle seçim bir türlü gündeme gelememektedir. Örneğin 1000 seçmenli üç grubun katıldığı bir vakıf yönetiminin seçiminde A grubu 330, B grubu 334 ve C grubu ise 336 oy almış olsun. Bu durumda 7 ya da 11 yöneticiyi tümünü C grubu çıkarır. Buna adalet denebilir mi? Bu seçim sistemi cemaat mensuplarını küstürmekte, katılımı ciddi ölçüde azaltmakta hatta aidiyet duygusunu zayıflatmaktadır. Toplumun büyük bir bölümünün ilgisizliğin diğer bir deyimle nötrleşmesinin temel nedenlerinden bir de budur. Daha kötüsü tüm cemaat varlıklarının belli gruplarca kontrol edilmesi tehlikesini doğurmaktadır. Hele merkezi bir yönetim ve denetim yok ve vakıf tamamen bağımsızken tehlike daha da büyümektedir. Ancak ne yazık ki, bu güne kadar bu konuda da etkili çevrelerden bir öneri gelmemiştir.
Tarihe kısaca bir göz atalım.
1863 öncesi patriğin mutlak ve kesin hakimiyeti vardır ve istek ve emirleri kanundur. İmparatorluk da patrikleri paşa olarak görür. Patrik hem cemaatle devlet arasında aracıdır hem de her konuda yöneten ve denetleyen kurumdur. Semt ve kilise yönetimlerinin bağımsızlığı söz konusu değildir.  
Bir tepki yasası olan ve devletin meşrutiyete geçmesine benzetilebilecek olan 1863 Nizamnamesi ise, patriğin yetkilerini çok büyük ölçüde sınırlamış, söz yerinde ise rütbesini indirmiştir. Bu nedenle de Nizamnamenin kabulünden sonra Patrikliğin devlet üzerindeki gücü ve etkinliği büyük ölçüde azalmıştır. 1894-96 katliamında ve 1915 soykırımında patriklerin daha fazla etkin olmamasında patriklerin gücünün azalmasının önemli bir rolü olduğu düşünülebilir. 1863 Nizamnamesi de semt ve kilise yönetimlerini dini işlerde genel meclis tarafından seçilen Ruhani Meclise ve sivil konularda tamamen sivil meclis tarafından seçilen komisyonlarına bağlamıştır[i]. Hastane yönetimi ise sivil meclisçe seçilir ve o da tamamen sivil meclisçe seçilen komisyonlara bağlıdır[ii].  
Cumhuriyet ile birlikte çok şey değişti. Cumhuriyet döneminde beş kez toplanan ve meclisleri ve komisyonları seçen Genel meclis son kez 1934 yılında toplandı. 13 Eylül 1934 tarihinde patrik tarafından da onaylanan bir kararla sivil meclis kaldırıldı, yerine Merkezi Mütevelli (Getrongan Varçutyun) denen ve halk tarafından değil semt ve kilise yönetimlerince seçilen bir organ kuruldu[iii]. Bu heyetin görevi cemaati yönetmek değil vakfiyesi olan vakıflar, bazı okullar ve sahipsiz kiliseleri atama yoluyla yönetmek ve denetlemekti. Diğer semt ve kilise yönetimleri doğrudan patrikliğe bağlıydı ve tüzel kişilikleri yoktu.
1936 yılında Vakıflar Kanununun yürürlüğe girmesiyle bütün cemaat yapısı alt üst oldu. Vakfiyesi olan ve gerçekten vakıf olarak kurulan birkaç vakıf (Hastane, Karagözyan ve Kalfayan gibi) dolaylı olarak patrikliğe bağlı vakıflar dışında kalan ve doğrudan patrikliğe bağlı kilise ve okullar da dahil hepsi vakfiyesiz vakıf haline getirildi. Dünyada vakfiyesi ve vakfeden olmayan ilk vakıflar doğdu. Böylece bu kilise ve okullar patriklikten koparılarak bağımsız vakıflar haline getirildi. Zaten sivil meclisin kaldırılması ve merkezi mütevelliliğin gündeme gelmesindeki amaç da patriklik ve cemaatle vakıfların bağlarının koparılmasıydı. 1938 ile 1949 yılları arasında bu vakıflara halkın seçtiği değil, devletçe atanan tek mütevelli ile yönetilmesi bu kopukluğu en üst seviyeye getirdi[iv]. 1949’da vakıf yönetimlerinin tekrar halk tarafından seçilmesine yeniden izin verildi.
1950’lerde merkezi mütevelli hastane dahil 11 vakfın yöneticilerini atama yoluyla yönetiyor ve denetliyordu.  Merkezi mütevelli açıkça olmasa da dolaylı olarak doğrudan patrikliğin yönetimindeydi.
./. Devam Edecek
Sevgiler.
Mart 2016
Murat Bebiroğlu

 



[i] Madde 54.- Söz konusu yönetimlerin (semt ve kilise yönetimlerinin MB) hizmetleri, doğrudan doğruya anılan komisyonlara ilişkide olacaktır, okullar konusunda eğitim komisyonuna, idari işler hayır kurumları komisyonuna, dava işleri hakkında yargı komisyonuna başvurur ve sözü geçen komisyonların her birine ait konularla ilgili olarak komisyona inceleme sırasında hesap verir. 
Madde 56.- Semt ve kilise yönetimlerinin görev ve davranışlarını sınırlama ve belireme konusunda gerekli talimat Ruhani ve cismani meclisler tarafından hazırlanacaktır.
[ii] Madde 51.- … Söz konusu yöneticiler, hastanenin idaresi konusunda hayır kurumları komisyonuna, eğitim ve öğretim maddesi gereğince eğitim komisyonuna karşı sorumlu olup, işlemlerle ilgili bilgileri bu komisyonlara inceleme sırasında gösterirler.
[iii] http://www.hyetert.com/yazi3.asp?Id=442&DilId=1
[iv] http://www.hyetert.com/yazi3.asp?Id=442&DilId=1

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: