İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

AK 2015 Türkiye İlerleme Raporu II Müslüman olmayan cemaatlerin Tüzel Kişiliği

Bu yazıda Lozan Anlaşmasının tanımlandığı Müslüman olmayan bütün azınlıklar için hayati önemde olduğunu düşündüğüm Müslüman olmayan cemaatlerin tüzel kişiliği sorununu -Venedik Komisyonu raporu ışığında- ele almak istiyorum. Lozan’ın resmi yorumunda Müslüman olmayan azınlıklar Rum, Ermeni, Yahudi ve Bulgar olarak belirlenmişse de gerçekte başta Süryaniler, Asuriler ve Keldaniler olmak üzere tüm diğer Hıristiyan azınlıkları kapsadığını kabul etmek gerekir.

Cemaatin Tüzel Kişiliği
Türkiye’de “cemaat” kavramı hukuki düzlemde Müslüman olmayan vatandaşları ifade etmek için kullanılmaktadır. Örneğin cemaat vakfı, Lozan Anlaşmasında Müslüman olmayan azınlıklar olarak tanınan dini topluluklara ait vakıf anlamına gelmektedir.
Değerli bir yazar, 2004 yılında şöyle yazıyordu: “Türkiye’deki gayrimüslimlerin sahip oldukları diğer önemli bir sorun da, kendilerinin bile farkında olmadıkları, tüzel kişiliklerinin bulunmaması sorunudur. “Lozan azınlıkları” zaman zaman bu tüzel kişilik sorununu anıştıran şeyler söylese de, daha ziyade üzerinde durdukları patrikliğin resmen tanınmamasıdır.”[i] Gerçekten de her azınlıklarla ilgili toplantıda boy gösteren cemaatin önde gelenleri bile bu konudan uzun süre haberdar değildiler.
Günümüzde bile hala, patrikliğin tüzel kişiliği ile cemaatin tüzel kişiliğini ayıramayan kanaat önderlerimiz var. Hâlbuki Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu ya da daha çok bilinen adıyla Venedik komisyonu 12–13 Mart 2010 tarihlerinde Strazburg’da gerçekleştirilen 82. Genel Kurul toplantısında, Türkiye’de Müslüman olmayan dini azınlıkların tüzel kişilik sorununa ilişkin görüş raporunu kabul etmişti[ii].
Venedik komisyonu da konuyu Müslüman olmayan azınlıklar açısından ele almıştır.
Bu raporun sonucu olarak Avrupa Komisyonu Türkiye ilerleme raporlarında konuya yer vermiştir.
Avrupa Komisyonunun 2015 Türkiye İlerleme Raporunda çok az bir yer tutan cemaatin tüzel kişiliği sorunu cemaatimizin en önemli, yaşamsal sorunudur. Ancak cemaatin tüzel kişiliğinin tanınmasıyla, her biri cemaatten kopuk ayrı bir varlık haline getirilen vakıfların varlıkları cemaate mal edilebilecek, merkezi bir yönetim, denetim ve koordinasyon mümkün olacaktır.
Bilindiği gibi cemaat vakıflarının neredeyse yüzde doksanı vakıf olarak kurulmamışlardır ve vakfiyeleri yoktur. Asırlarca kiliseler doğrudan doğruya Patrikliğe ve ona bağlı Ruhani Önderliklere doğrudan bağlıdırlar.  Vakıflar Kanunu ile 1936 tarihli -vakfiye ile ilgisi olmayan- meşhur 1936 beyannameleri vakfiye kabul edilmiştir.  Rahmetli Prof. İsmet Sungurbey’in deyimiyle “ beyannamelerin vakıfname olarak kabulü ‘istim arkadan gelsin’ kabilinden bir düşünüş olup işin gerçeğine ve hukukun temel ilklerine tümüyle aykırıdır[iii].” Dünyada vakfiyesi ve vakfedeni olmayan tek vakıf örneği sanırım bizim vakıf olarak kurulmayan ibadethanelerdir. Örneğin Ortodoks Ermenilerin 50 civarındaki vakfının üç ya da dördü vakıf olarak kuruluştur.
Ermeni cemaatine hakim olan zihniyet ve onun kanaat önderleri çoğunlukla Ermenilerin cemaat yani dini topluluk olarak değil – nasıl olacaksa- etnik topluluk olarak tanınmasını istediğinden konuya sıcak bakmamaktadır. Hatta bazıları -her ne kadar yerine ne konulacağını belirtmeseler de-, azınlıkların ötekileştirilmesine neden olduğu gibi garip bir iddia ile Lozan Anlaşmasına da karşı çıkmaktadırlar. Bazı Vakıf yöneticilerinin gücü paylaşmak, denetlenmek istemediklerinden konuya uzak durdurdukları da düşünülebilir. Diğer yandan konuyu ele alan çoğunluk mensubu İnsan hakları aktivistleri, solcu ve liberal kanaat önderlerinin bir bölümü konuyu
 -aralarında çok büyük farklar olan- Müslüman cemaatlerin tüzel kişiliği ile Müslüman olmayan azınlıkların tüzel kişiliğini birlikte gündeme getirdiklerinden sorun daha karmaşık bir hal almaktadır.
Her şeyden önce Müslüman cemaatler ile Müslüman olmayan cemaatler farklı hukuki statülerdedir. Bilindiği gibi kurucu anlaşma olan Lozan’da Müslüman olmayan azınlıklarla ilgili maddelerine aykırı -anayasa dahil- hiçbir kanun ve yönetmelik olamayacağı kabul edilmiştir. Bu nedenle de laiklik ilkesine ve ana dilde eğitimle ilgili yasalara rağmen, Müslüman olmayan azınlıklar cemaat (dini toplam) olarak tanınmış ve ana dilde eğitimlerine izin verilmiştir. Cemaatlere tüzel kişilik tanınması resmi yoruma göre Anayasanın 2, 13, 14 ve 24. maddelerinde belirtilen laiklik ilkesine aykırıdır. “Avrupa’daki birçok laik devlet, dini cemaatlere kayıtları için yasal bir çerçeve sunmaktadır. Yukarıda ifade edildiği gibi, Fransa, laiklik geleneği ile dini cemaatlere associations cultuelles olarak kaydolma imkanı tanımaktadır. Türk Anayasasının bu konudaki yorumu ancak, “laikliğin” Türkiye’deki özel anlamı ile anlaşılabilir ki bu anlam da Avrupa ülkelerinden hiç birine benzememekte ve hem anayasada hem de zihinlerde bir değişiklik gerektirmektedir[iv].”
İkinci olarak Müslüman olmayan azınlıklar uzun bir süre yasal statülere sahip olmuşlar ve geleneklerine göre örgütlenmişlerdir. Müslüman cemaatlerin bağlı olduğu Diyanet işleri başkanlığı bütün mezhepleri kavramak iddiasındadır. Alevilik gibi içinde farklı ayrı cemaatler bulunduran mezheplerin ise ancak diyanet içinde temsili düşünülebilir.  Bu durumda belki diyanet işleri başkanının istediği gibi Diyanet işleri özerk hale getirilerek bütün Müslüman cemaatleri kapsayacak şekilde örgütlenebilir.[v] 
Son olarak 30 Kasım 1925 Tarih ve 677 Sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlık ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun Devrim kanunları arasındadır. Anayasa’nın 174. maddesi ile korunan kanun Müslüman cemaatler için ayrı bir engeldir. Anayasa’nın 90. Maddesi de bu engeli aşamaz. Çünkü aykırılık kanun ile değil Anayasa ile uluslararası sözleşmeler arasındadır.  
Sonuç olarak Müslüman olmayan cemaatlerin tüzel kişiliği sorununu Müslüman cemaatlerle birlikte tartışmak sadece çözümü güçleştirecek bir yöntemdir. Venedik Komisyonu raporunda da “Diğer açılardan ise, Diyanet’in varlığı nedeniyle onların durumu farklılık arz edebileceği için bu “Görüş”ün kapsamı dışında bırakılmıştır.” “Müslüman cemaatlerin temsili, Diyanet tarafından gerçekleştirilmektedir.[vi]” denmektedir.
Sonuç
Komisyonun görüşleri ışığında şu sonuçlara varabiliriz.
Türkiye Lozan Anlaşmasında yer alan Müslüman olmayan azınlıklardan sadece Rum, Ermeni, Yahudi ve Bulgar toplumlarını cemaat (dini toplum) ve dini azınlık olarak tanımaktadır. Ancak hiçbir cemaatin tüzel kişiliği yoktur.
Raporda cemaatlerin tüzel kişiliğinin tanınmasının öncelikle din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili olduğunu belirtmektedir.
 “Eldeki durumu değerlendirmek için esas alınacak en önemli düzenleme Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi[vii]’nin düşünce, vicdan ve din özgürlüğü temel hakkını düzenleyen 9. maddesidir. Fakat bu madde tek düzenleme değildir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarında da vurgulandığı gibi din özgürlüğü sadece bireysel bir hak değil kolektif (toplumsal) boyutu da olan bir haktır. AİHM bir çok kararında, 9. maddenin, dernek kurma özgürlüğünü düzenleyen 11. maddeyle birlikte, dini toplulukların etkili ve toplu olarak dini inançlarını yaşamalarına imkan sağlayacak şekilde yorumlanması ve uygulanması gerektiği görüşünü dile getirmiştir[viii].” Ayrıca, birinin, özellikle bir dini cemaatin, dinini toplu şekilde açıklama hakkını kullanabilme yollarından biri de topluluğun, üyelerinin ve mallarının hukuki korumasının temin edilmesidir. Bu nedenle de 9. madde sadece 11. değil 6.madde ışığında da değerlendirilmelidir.”
 “Venedik Komisyonu, dini cemaatlere, adalete erişim hakkı ile mülkiyet hakkı tanıyacak yasal bir çerçeve sağlamalarını ve bunu mevcut vakıf sistemi yerine gerçekleştirmelerini, Türk yetkililere tavsiye etmektedir.”
“Venedik Komisyonu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından oluşturulan içtihat hukukunun ciddi gereklerini göz önüne alarak, dini cemaatlerin tüzel kişilik kazanmasını kabul etmemeyi haklı çıkaracak hiçbir sebep görmemektedir. Bu nedenle Türkiye’nin dini cemaatlerin tüzel kişilik kazanmasını ve sürdürmesini mümkün kılacak bir yasal düzenleme yapmasını tavsiye eder.”
“Birçok Avrupa ülkesindeki model gibi dini cemaatler için tüzel kişilik olarak ayrı bir statü verilmesidir. Diğer bir model, dernekler kanununda özel bölüm ya da kısım oluşturmak şeklinde olabilir. Bu modelde dini cemaatlere kendi yapı ve özelliklerine uygun kayıt olmaları hakkını verecek biçimde bir dernek kategorisi oluşturulur.”[ix]
Cemaatin tüzel kişiliğinin olmaması, öncelikle cemaat vakıflarının merkezi bir yönetim, denetim ve koordinasyonunu engellemekte her vakıf cemaatten ayrı bir varlık haline gelmektedir.
“Türkiye’de bulunan dini cemaatler, tüzel kişilikleri bulunmadığından kendi adlarına mahkemeye başvuramamaktadır. Ancak, kendi yararları için kurulan vakıflar aracılığıyla veya üyelerinin şahsi başvuruları ile mahkemeye başvurmaktadırlar. Bu durum, bazı davalarda belirtildiği gibi AİHS’nin gerekliliklerine aykırıdır.”
“Tüzel kişilik eksikliği, dini cemaatler açısından sadece vakıf sistemi yoluyla edindikleri mülkiyet haklarına ilişkin sorunların da yaşanmasına neden olmaktadır. Bu sorunlardan bazıları, 1 nolu Ek Protokolün 1. maddesinde garanti altına alınan hakların kapsamı dışında kalmaktadır[x]. “Ancak, diğerleri açıkça bu hükmün kapsamındadır. En sorunlu konu, dini cemaatlerin, tarihsel olarak sahip oldukları malvarlıklarını kaybediyor olmalarıdır. Bu durumun bir nedeni, her ne kadar uygulamada ve geçmişten beri gelen süreçte, malvarlığı cemaatin (kilise, hahamlık vs.) kendisine ait olsa da, vakıf sisteminde mülkiyetin, dini cemaate değil de vakfa ait olmasıdır. Üyelerin ölmesi ya da vakfı ayakta tutmak için gerekli olan koşulların ortadan kalkması ile vakfın son bulmasının sonucu olarak, malvarlıklarının devlete geçmesi sorun oluşturmaktadır. Bu durum, Ek 1 No’lu Protokolün 1. maddesi kapsamında müsadere olarak görülebilirken, AİHM, bunu bir ihlal olarak değerlendirmiştir.[xi]” Nitekim on yıl kadar önce Kırıkhan kilisesi vakfına, cemaati kalmadığından el konulmak istenmiş ancak Türkiye Ermenileri patriği Mesrob Mutafyan’ın girişimleriyle engellenmişti. Günümüzde de Kırkhan kilisesi vakfının mazbut vakıflar arasına alındığına dair haberler gelmektedir. Cemaatin tüzel kişiliğinin olmaması yüzünden kilisenin varlığı sadece ilgili vakfındır. Cemaatin tüzel kişiliği olsaydı böyle bir tehlike olmayacaktı.
Müslüman olmayan cemaatler için tüzel kişilik olarak ayrı bir statü verilmesi yerinde olacaktır. “Din özgürlüğü dini cemaatin kendi organizasyonunu, organizasyonun içyapısını, dini liderin belirlenmesini, din adamlarının seçimi ve eğitimini ve dini grubun resmi adlandırmasını içeren belli bazı özerklikler içerir. “Kilise özerkliği” veya “self determinasyon hakkı” olarak da bilinen bu prensip birçok üye devletin anayasalarında güvence altına alınmıştır.[xii]
Cemaat tüzel kişiliğinin, her cemaatin kendi geleneklerine, göreneklerine göre ve çağdaş yönetim ilkelerini göz önünde bulundurarak örgütlenmesine izin verilmelidir. Ermeniler için en önemli örnekler, 1863 Ermeni Nizamnamesi ve Ortodoks Ermeni Ruhani Önderliklerinin, özellikle Almanya Ruhani Önderliğinin tüzüğüdür.  Patrik başkanlığında, cemaatin sivil sorunları ilgili seçilmiş bir sivil meclisin, dini konularla ilgilenecek bir dini ya da ruhani meclisin bulunması gerekir. Meclisler kendi yönetimlerini belirleyecek, gerek duydukları komisyonları seçecektir.
Devam edecek ./.
Murat Bebiroğlu
Aralık 2015

 



[iii]Eski Vakıflar Temel Kitabı-K. Ömer Hilmi/İsmet Sungurbey Sulhi Garan Matbaası 1978- Sayfa 657
[xii]A.g.s.

Yorumlar kapatıldı.