İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

No al olvido: ‘Unutmaya hayır’ (1)

Sibel Yükler
Türkiye Devleti’nde 1915’ten günümüze gelen bir cezasızlık geleneği hakim. Ermeni soykırımından Dersim’e, 6-7 Eylül’den Maraş’a, Madımak’tan 90’lara kadar bütün toplumsal felaket ve katliamlar, gerek yaşandığı anda gerekse geçen zaman içerisinde cezasızlıkla ödüllendirildi. En yakın örneğiyle; Cizre’de 90’lı yıllarda 21 insanın zorla kaybedilerek faili meçhul cinayetle öldürülmesiyle ilgili Emekli Albay Cemal Temizöz’ün de bulunduğu 8 sanığın yargılandığı davada tüm sanıklar önceki gün beraat etti. Peki çözümü nasıl sağlayacağız? Yalnızca 90’lı yıllarla değil, 100 yıl öncesinden başlayarak; tekrarı önlemenin ve kalıcı barışı sağlamanın yolu toplumsal yüzleşme, geçmişle hesaplaşma ve özür dilemekten geçiyor.  

****
‘Failleri cezalandırmadıkça, resmi özür dilemedikçe kalıcı barış mümkün değil’
ANKARA  – Madımak yakılırken, Kürdistan’da öldürmeler sürerken, Roboski’de bombalar yağarken, HDP binaları yakılırken ya da JİTEM dosyaları bir bir kapatılırken hep şunu söylüyoruz: “Asla unutmayacağız.” Ancak bu sözü de hep şu cümleyle çürütüyoruz: “Hemen unutan bir toplumuz.” Türkiye topraklarında 1915’ten 2015’e kadar yaşatılan katliamlar, keyfi öldürmeler, köy ve orman yakmalar, linçler ve toplumsal felaketler her gün bir takvim yaprağıyla önümüze düşüyor.  Geçmişle yüzleşmedikçe, hesaplaşmadıkça, özür dilemedikçe ve katliamların faillerini yargı önüne çıkarıp adil bir şekilde yargılamadıkça, bütün cinayetler, yangınlar ve linçler artarak devam edecek. Siyasi iradenin devlet politikası haline getirdiği ve yargının da buna aracılık ettiği cezasız bırakılan ve unutturulmaya çalışılan her suç bir yenisini çağırıyor; tıpkı Reyhanlı, Roboski, Lice, Cizre, Suruç ve Ankara katliamı gibi.
Türkiye Devleti’nde 1915’ten günümüze gelen bir cezasızlık geleneği hakim. Ermeni soykırımından Dersim’e, 6-7 Eylül’den Maraş’a, Madımak’tan 90’lara kadar bütün toplumsal felaket ve katliamlar, gerek yaşandığı anda gerekse geçen zaman içerisinde cezasızlıkla ödüllendirildi. En yakın örneğiyle; Cizre’de 90’lı yıllarda 21 insanın zorla kaybedilerek faili meçhul cinayetle öldürülmesiyle ilgili Emekli Albay Cemal Temizöz’ün de bulunduğu 8 sanığın yargılandığı davada tüm sanıklar önceki gün beraat etti.
Peki çözümü nasıl sağlayacağız? Yalnızca 90’lı yıllarla değil, 100 yıl öncesinden başlayarak; tekrarı önlemenin ve kalıcı barışı sağlamanın yolu toplumsal yüzleşme, geçmişle hesaplaşma ve özür dilemekten geçiyor.  
Güçlü bir unutturma politikasıyla yüz yüze olduğumuzu belirten akademisyen Esin Gülsen, siyasi iktidarın dayattığı resmi tarihe karşı toplumsal belleği hatırlatma çalışmalarının kritik bir rolü olduğunu söylüyor.  “Bu olaylarla yüzleşecek, hesap verecek olan sadece devlet ve adı bilinen failler değil. Katliamlara katılan ya da sessiz kalarak onaylayanların da yüzleşmesi gerek” diyen Esin, toplumsal yüzleşme ve geçmişle hesaplaşma sağlanamazsa kalıcı barışın mümkün olmayacağına dikkat çekiyor.
‘Unutturulmaya çalışılan, yüzleşilmeyen her olay benzerini getiriyor’
Mersin Üniversitesi’nde İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümünde araştırma görevlisi olan ve aynı zamanda ODTÜ Siyaset Biliminde doktora yapan Esin Gülsen de, “Geçmişle yüzleşmenin ve hesaplaşmanın esas amaçlarından biri geçmişte yaşanan olayların tekrar etmesini önlemektir” diyor.
Üzeri kapatılmaya, unutturulmaya çalışılan ve yüzleşilmeyen her bir olayın, arkasından er ya da geç benzer bir felaketi getiriceğini belirten Esin, “Bunun örneklerini defalarca gördük. Ermeni soykırımıyla, 6-7 Eylül olaylarıyla yüzleşilmediği için Hrant Dink öldürüldü, 1938’le yüzleşilmediği için Madımak’ı yaşadık. Bugün hala Kürtçe şarkı söylediği için insanlar öldürülüyorsa, Diyarbakır, Muş otobüsleri taşlanıyorsa, Ahmet Kaya’ya yapılanlarla, Diyarbakır Cezaevi ile yüzleşilmediği için oluyor bunlar. Kürt köylerinin boşaltılmasıyla, köylülerin evlerinin yakılmasıyla yüzleşmediğimiz için HDP büroları, Gül Kitabevi yakılıyor. Zorunlu göçle yüzleşmediğimiz için, Beypazarı’nda, Bolu’da, Ordu’da Kürt işçiler linç ediliyor. Roboski, Suruç, Ankara Katliamları ve daha pek çok olay doğrudan geçmişle yüzleşmemenin ve hesaplaşmamanın bir sonucu aslında” diyor.
‘Bir suç ortaklığı toplumu söz konusu’
Esin’e göre, Türkiye’nin; Ermeni Soykırımı’ndan 1916 Ankara Yangını’na, Şeyh Said İsyanı’na, İstiklal Mahkemeleri’nden Dersim Katliamı’na, 6-7 Eylül Olayları’ndan Maraş’a, Çorum’a, Fatsa’ya, 1980 darbesi öncesi ve sonrası yaşanan pek çok katliam, faili meçhul cinayet, işkence, idam, gözaltında kaybetme vakalarına kadar yüzleşmesi, hesap vermesi, özür dilemesi gereken yüzlerce olay var.
Fakat bu olaylarla yüzleşecek, hesap verecek olan sadece devlet, silahlı güçler ve adı bilinen failler değil. Esin, “Necmi Erdoğan’ın ifadesini kullanırsak, bir suç ortaklığı toplumu söz konusu aslında” diyor.
‘Katliama katılan ya da sessiz kalarak onaylayanlar da yüzleşmeli’
“Katliama katılan ya da sessiz kalarak onaylayan komşuların da yüzleşmesi gerekmiyor mu bu katliamlarla? Aslında geniş anlamda bir toplumsal yüzleşme yaşanmadığı sürece benzer olayların tekerrür edeceğini öngörmek zor değil” diyen Esin, şöyle devam ediyor:
“Bugün memleketin dört bir yanında insanlar, katledilen ya da göç etmeye zorlanmış Ermenilerin, Rumların evlerinde oturuyor, onların topraklarını ekip biçiyor, onlardan kalma zenginlikle hayatlarını sürdürüyor. Çorum’u, Maraş’ı düşünelim. Alevi düşmanlığını kışkırtan devlet, ülkücüler, İslamcılar kadar Alevi komşusunun evinin yerini gösteren, katliama katılan ya da sessiz kalarak onaylayan komşuların da yüzleşmesi gerekmiyor mu bu katliamlarla?
Geçmişlerinde farklı etnik, dini, siyasi gruplar arasında şiddet yaşanmış toplumlarda, iç savaş veya diktatörlük dönemleri sonrasında geçmişle yüzleşme, geçmişin tekrar etmemesi için en önemli mesele haline gelir.”
‘Bugünden sonrasının geçmişten farklı olması için çare hesaplaşmakta’
Peki toplumsal yüzleşme, geçmişle hesaplaşma ve hakikatlerin ortaya çıkarılması nasıl sağlanır?  Hangi yol ve yöntemler izlenir?  Esin’ya göre, bu süreçlerde, özellikle mağdurların adalet taleplerinin karşılanması, hakikatlerin açıklanması, sorumluların ve faillerin yargılanması, cezalandırılması, faili meçhul cinayetlerin açığa çıkarılması, kayıplarla ilgili çalışma yapılması, mağdurların itibarının iade edilmesi, resmi düzeyde özür dilenmesi, mağdurların maddi ve manevi zararlarının karşılanması, müze, anıt gibi sembolik değeri olan hafıza çalışmaları yapılması gibi birçok adım atılması gerekiyor:
“Türkiye etnik ve dini şiddeti, siyasi çatışmaları, askeri darbeleri defalarca yaşamış, ciddi bir toplumsal bölünmenin yaşandığı bir ülke olmasına rağmen, bu adımlardan neredeyse hiçbirinin atılmadığını biliyoruz. Hakikatlerin açığa çıkmadığı, yaşanan olayların aydınlatılmadığı, sorumluların ceza almadığı ve mağdurların adalet taleplerinin karşılanmadığı bir yerde toplumsal yüzleşmeden bahsetmek de çok zor. Ama bugünden sonrasının geçmişten farklı olması için yüzleşmekten ve hesaplaşmaktan başka bir çare de yok.”
Toplumsal travmayı aşmak ve güven duygusunu yeniden  oluşturmak
Yüzleşme iyileşmeyi de beraberinde getiriyor. Esin, toplumsal yüzleşmenin öncelikle geçmişte yaşananlar için hesap verilmesi ve etnik, dini, siyasi temelde bölünmüş toplulukların bir arada yaşayabilmesi için vazgeçilmez olduğunu söylüyor. Ama neyle ve nasıl yüzleşeceğiz?
Esin’e göre, yüzleşmenin gerçekleşmesi için öncelikle hakikatlerin açığa çıkarılması, sorumluların sorumluluklarını kabul etmesi ve bunlardan dolayı hesap vermesi gerekiyor. Bu anlamda, özellikle hakikatlerin açığa çıkarılarak geçmişte yaşananlar için özür dilenmesi ve mağdurların itibarının iade edilmesi bireysel ve toplumsal travmanın aşılması, insanların birlikte yaşadıkları insanlara yeniden güvenmesi ve bir arada yaşamın mümkün kılınması anlamında önem taşıyor.
Yüzleşme ve hesaplaşmada kritik rol: Hakikat komisyonları
Hakikatlerin açığa çıkarılması konusunda, Türkiye’de de yakın zamanda sık sık gündeme gelen, fakat kurulması için henüz ciddi bir adım atılmamış olan hakikat komisyonlarından özellikle bahsetmek gerekiyor. Esin, bugüne kadar 40’dan fazla ülkede farklı isimler altında kurulan hakikat komisyonlarının, belli bir dönemde yaşanmış insan hakları ihlallerini araştırmak üzere kurulduğunu belirterek, “Bu komisyonlar, mağdurların yaşadıklarının bilinir ve meşru hale gelmesi, faillerin ve sorumluların işledikleri suçlarla yüzleşmesi ve en önemlisi, hakikatlerin toplumun aksini iddia edemeyeceği şekilde ortaya konulması anlamında toplumsal yüzleşme açısından kritik bir rol oynarlar” diyor.
Mağdurlar ve faillerin yüz yüze geldiği, yaklaşık iki yıl boyunca binlerce mağdurun ve failin yaşadıklarını ve yaptıklarını anlattığı Güney Afrika Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu bunun bir örneği. Yıllarca yaşadıklarının gerçekliğine belki kendilerini bile inandırmamış olan mağdurlar, bu komisyon sayesinde eşlerinin, çocuklarının, yakınlarının katilleriyle yüzleşiyorlar ve yaşadıklarının gerçekliği kamuoyu önünde onaylanıyor.
‘Yüzleşme, hesaplaşma olmadan tek başına yetersiz’
Bunun hem bireysel hem toplumsal anlamda sağaltıcı bir etkisi olduğunu söyleyen Esin, yüzleşmeyle birlikte hesaplaşmaya dikkat çekerek, hakikatin açığa çıkarılması ve kabul edilmesi kadar, yaşananlarının nedenlerinin ortadan kaldırılmasın da önemli olduğunu vurguluyor. “Aslında toplumsal yüzleşme tek başına yetersiz bir kavram, yüzleşmenin bir adım ötesini, hesaplaşmayı da konuşmalıyız” diyen Esin, şöyle devam ediyor:
‘Cezasızlık, adalete olan güveni sarsıyor’
“Hesaplaşmanın kelime anlamı itibariyle kötü bir çağrışımı olabilir ama sorumluların hesap vermediği bir durumda mağdurların adalet duygularının tatmin edilmesinden bahsedilemez. Bugün de tekrar tekrar aynı şeyleri yaşamamızın en önemli nedenlerinden biri cezasızlık. Yaşananların cezasız kalması hem yeni insan hakları ihlallerini teşvik ediyor hem de mağdurların ve geniş bir toplumsal kesimin adalete olan güvenini sarsıyor.
Toplumsal yüzleşme, geçmişle hesaplaşma süreci, failler ve mağdurların ötesinde toplumun tümüne yayılan, kalıcı etkileri uzun vadede görülebilen bir süreç. Bu süreç, bir zamanların meşru olan söylemini mağdurdan yana tersine çevirmeye, siyasal sistemin demokratikleşmesine, toplumsal mutabakatın ve kalıcı bir toplumsal barışın sağlanmasına, istenmeyen olayların tekrar yaşanmasının önlenmesine hizmet eder.”
‘Yas tutmaya bile izin verilmeyen ülkede uzun vadeli mücadele gerekiyor’
Anlık gelişen durumlarda anlık bir bellek oluşturuyoruz. “Unutan bir toplum” olduğumuz söylenir, ancak belki de gerçekten konuşmayan bir toplumuz. Toplumsal belleği korumak çok zor. “Aslında çoğu zaman hem unutuyoruz hem de konuşmuyoruz” diyen Esin, güçlü bir unutturma politikasıyla yüz yüzeyiz olduğumuzu belirtiyor. Sürekli olarak yeniden kurulan toplumsal belleği her şeyden önce bir mücadele alanı olarak düşünmek gerektiğini belirten Esin, bunun nedenini, “Hatırlamak, hatırlatmak, bazı şeyleri konuşulabilir hale getirmek, insanların kaybettiklerinin ardından anma yapmasına, yas tutmasına bile izin verilmeyen bir ülkede ciddi bir çaba, uzun vadeli bir mücadele gerektiriyor” diye açıklıyor.
No al olvido: ‘Unutmaya hayır’
Esin, toplumsal yüzleşme mücadelesinin olduğu her yerde, aynı zamanda bir toplumsal bellek inşa etme, bir karşı hafıza oluşturma mücadelesi de olduğunu söylüyor. “Latin Amerika ülkelerinde, özellikle Arjantin’de darbe ile yüzleşmenin sloganlarından birinin “no al olvido”, yani “unutmaya hayır” olması tesadüf değil” diyen Esin, Toplumsal belleğin, “resmi hafıza”ya karşı, mağdurların anlatıları ve yaşanmışlıklarını içeren bir karşı ya da alternatif kolektif hafıza olarak yeniden inşası ve sonraki kuşaklara aktarılmasının önemini, “Geçmişte yaşanan insan hakları ihlallerinin, kıyımların, darbelerin, mezalimlerin bir daha yaşanmaması ve bunlara bir şekilde sessiz kalarak ortak olmuş insanların da kendileriyle yüzleşmeleri açısından çok önemli” diye açıklıyor.
Toplumsal belleği korumada hafıza çalışmalarının önemi
Toplumsal belleğin oluşturulması ve korunmasında hafıza çalışmaları büyük bir yer tutuyor. Esin, hafıza ya da hafızalaştırma çalışmalarına; sembolik değeri yüksek alanların müze ve hafıza sahalarına dönüştürülmesi, yaşananların unutulmaması ve mağdurların itibarının iade edilmesi için anıtların dikilmesi örneklerini veriyor: “Türkiye’de de yıllardır tartışılan, Diyarbakır Cezaevi’nin müzeye dönüştürülmesi meselesi var mesela. Buranın bir utanç müzesine dönüştürülerek mekânın kamuya açılması, bu cezaevinde işkence görmüş, katledilmiş, yaralanmış insanların eşyalarının sergilenmesi, anılarının yaşatılması, yaşadıklarının insanlara ulaştırılması tüm toplumun bu utançla yüzleşmesi açısından çok büyük bir adım olabilir. “
Kolektif hafızanın bir parçası: Arşivle, hafıza kaydı tut ve hatırlat
Esin, Türkiye’de de yaygın bir toplumsal yüzleşmenin gerçekleşebilmesi için, unutma kültürüne karşı bir hatırlama kültürü inşa etmek ve mağdurlardan, ezilenlerden yana bir kolektif hafıza oluşturmak gerektiğini söylüyor. Her türlü sözlü tarih, kayıt, arşiv, belgeleme çalışmasının çok değerli olduğunu ve bugün bu konuda atılan ufak adımların gelecekte geniş çaplı bir yüzleşmenin yaşanması için çok büyük anlam ifade ettiğini de belirten Esin,  “Geçmişle yüzleşmek, hesaplaşmak için hakikati aramak, hakikatlerin açığa çıkması için çabalamak ve unutturulmaya, bastırılmaya çalışılanları hatırlamak, hatırlatmak ve kolektif hafızamızın bir parçası haline getirmek zorundayız” diyor.
Yarın:Tanıklıklar ve toplumsal travmalar/psikolojik açıdan yüzleşmenin gerekliliği (psikologlar anlatıyor)
(sy/fk)
 Yak, el koy, temizle!

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: