İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İktidarlar yıllardır dini nefret üretici olarak kullanıyor

Gülşen İşeri
Türkiye’de nefret söylemi üzerinde belgesel ve araştırma yapan gazeteci gazeteci Esra Açıkgöz ve akademisyen Hakan Alp, Türkiye’de nefretten ırkçılığa uzanan süreci değerlendirdi… Esra Açıkgöz: Farklı etnik, cinsel kimlikten, dinden olan ve nefret suçuna maruz kalmış insanlarla yaptığımız söyleşilerden oluşan “Nefret” belgeselini yaparken kitabını çıkarmak da hep aklımızdaydı. Çünkü 12 insanla saatler süren röportajlar yapmıştık ve uzatmak izleyicileri yoracağı için her şeyi bir saatlik bir belgesele sığdırmak zorunda kalmıştık. Kitap bir sözlü tarih çalışması; bizimle anılarını, acılarını, mücadelelerini paylaşan kişilerin dilinden olduğu gibi döktük her şeyi. Bu onlar için önemli, çünkü nefret suçları sadece kişiye yönelik değil, kişinin içinde bulunduğu kimliğe yönelik bir mesaj veriyor.

***
Türkiye’de nefret söylemi üzerinde belgesel ve araştırma yapan gazeteci gazeteci Esra Açıkgöz ve akademisyen Hakan Alp, Türkiye’de nefretten ırkçılığa uzanan süreci değerlendirdi.
Nefret, Irkçılık, Milliyetçilik… Ve bunların sonucunda gelen katliamlar! Charlie Hebdo’ya yapılan saldırı ve 12 kişinin katledilmesi bize ırkçılığın nasıl bir boyuta taşındığını gösteriyor. Henüz çok yeni değil mi Hrant Dink’in sokak ortasında vurulması; çok daha yeni değil mi? Sivas’ta 33 aydın, yazar sanatçının diri diri yakılması… O kadar çok ki! Eski bir kavramdır nefret ama yeniden kuruldu masalarımıza, evimize kadar girdi. Medyada, iktidarın söyleminde, dönemin başbakanı Erdoğan’ın ayrımcı dilinde “biz ve onlar”a dönüştü… Bu söyleme maruz kalanlar kimi kez linçe uğradı, kimiz kez taşlandı, kimi kez de göç ettirilmek zorunda bırakıldı; daha da ağırı öldürüldü! Bu bazen bir transtı, bazen bir Kürt, Alevi, Ermeni, Roman’dı… Bazen de bir siyahtı! Tüm bu yaşanılanlara maruz kalanlar, Gazeteci Esra Açıkgöz ve akademisyen Hakan Alp’ın Nefret belgeselinde buluştu sonra bu belgesel “Biz de İnsanız Yavrum ya” kitabında bir araya geldi. Anılarını, acılarını, kaybettiklerini bir bir anlattılar… Biz de Açıkgöz ve Alp’le bir araya geldik; nefretten ırkçılığa uzanan süreci belgeseli ve kitabı konuştuk.
-İlk olarak önce belgesel çalışması olarak çıktı karşımıza ‘Nefret’ ve sonra kitaba dönüştü… “Biz de insanız Yavrum ya” kitabın çıkış hikâyesi nasıl oldu?
Esra Açıkgöz: Farklı etnik, cinsel kimlikten, dinden olan ve nefret suçuna maruz kalmış insanlarla yaptığımız söyleşilerden oluşan “Nefret” belgeselini yaparken kitabını çıkarmak da hep aklımızdaydı. Çünkü 12 insanla saatler süren röportajlar yapmıştık ve uzatmak izleyicileri yoracağı için her şeyi bir saatlik bir belgesele sığdırmak zorunda kalmıştık. Kitap bir sözlü tarih çalışması; bizimle anılarını, acılarını, mücadelelerini paylaşan kişilerin dilinden olduğu gibi döktük her şeyi. Bu onlar için önemli, çünkü nefret suçları sadece kişiye yönelik değil, kişinin içinde bulunduğu kimliğe yönelik bir mesaj veriyor. Dışlanma ve onlara söylenen “biz”den değilsin mesajı nefret söylemine, suçuna maruz kalmış kişileri derin bir sessizliğe mahkum ediyor, etmeye çalışıyor. Oysa dinlenmek istiyorlar, anlaşılmak da. Hem acıyı paylaşmak sağaltıyor.
Hakan Alp: Akademik anlamda nefret söylemi ve suçlarıyla ilgili yapılmış ciddi çalışmalar vardı, toplumsal farkındalık yeni yeni oluşmaya başladı. Tam da bu noktada ciddi bir boşluk dikkatimizi çekti; Nefret suçu mağdurlarının neler yaşadıklarını, nefret suçunun yaşamlarında yarattığı tahribatı ve mücadelelerini birinci ağızdan dinlemek istedik. Nefret Suçu mağdurların yaşamında sıradan suçlardan çok daha büyük bir etki yaratıyor. Failler bu suçu işlerken mağdurun ait olduğu gruba mesaj yolluyor. “Senin burada bizimle yaşama hakkın yok! Ya sev ya terk et! ”
‘Nefret’e başlarken bu söylemi ters-düz etmek mümkünü aklınızdan geçirdiniz mi?
H. Alp: Devlet iktidarını korumak için fiziksel gücün yanında kültürel ve ideolojik aygıtlar da kullanır. Yani devleti sadece bir baskı aygıtına indirgemek eksik bir çözümleme olur. Çünkü devlet aynı zamanda ideolojik ve kültürel aygıtlar diye sıralayabileceğimiz okul, aile, din ve medyayla insan beynini henüz çok küçük yaşlardayken “terbiye” ediyor. Toplumsal öğretiler, kodlamalar, bu “terbiye”ler sonucu söylemleri ve davranışları belirlemeye başlıyor. Biz de “Nefret”e başlarken;  insanlara küçüklükten beri farkında olmaksızın zihinlerinin derinliklerine işlenmiş söylemleri ne kadar düşüncesizce kullanabildiklerini ve bu eylemin sonucunun nelere mal olabileceğini anlatmak istedik. Nefret söyleminin, suça dönüşme süreci düşündüğümüz kadar zor değil. Dolayısıyla herkesin kendi vicdanında bir muhasebe yapması gerekiyor belki de..
-Hem belgesel hem de kitap olarak ortaya bir ürün koydunuz. Nefret söylemini uğramış,  ötekileştirimiş pek çok insanın hikâyesi var… Tanıklıklar var. Her biri içindeki acıyı derinine gömüp anlatıyor. Siz bu acıları dinlerken neler hissettiniz?
E. Açıkgöz: Her birinin karşısından büyük bir ağırlıkla kalktık, acıyla, hatta zaman zaman öfkeyle. Oğlu askerdeyken öldürülen Sevag’ın anne-babası Ani-Garbis Balıkçı’nın ya da saçını uzatıyor, lens takıyor diye çıkan bir tartışmanın sonucunda kalbinden bıçaklanan Aykut Alıcı’nın anne-babası Ahmet-Songül Alıcı’nın giriştikleri adalet mücadelesi, her mecrada toplumsal vicdanlara seslenmek için yaptıklarını gördükçe güçlerine şaştık. Ayrıca konuştuğumuz çoğu insan nefret suçunu sadece işleyenle sınırlamayıp bunun arkasında sistemsel bir sorun olduğunun farkındaydı. Mücadelelerini de bu noktada veriyorlar.
-Roman’ı, Ermeni’si, Alevi’si yıllarca katliama uğramış kesimler. 90’lı yıllardan sonra daha çok dile getirdiğimiz nefret söylemi bugün çok daha tehlikeli bir boyutta; ırkçılık ve milliyetçilik şuursuzca yayılıyor. Biz bunu yakın zaman da Fransa’da yaşanan Charlie Hebdo dergisinde 12 kişinin katledilmesiyle gördük keza Türkiye’de 93’de din adına yapılan Sivas katliamı… Katilleri savunan bir kesimden söz ediyorken nefreti nasıl alt edeceğiz?
E. Açıkgöz: Ne yazık ki Türkiye’de “biz” kavramı hep ötekiler üzerinden kuruluyor ve pekiştirilmeye çalışılıyor. Nefret suçları da işte bu özenle inşa edilen “biz” kavramının dışında kalanlara yani “ötekine ölüm” anlamına geliyor. “Biz” sayılan erkler belli; “Türklük”, “Müslümanlık”, “Sünnilik”, “erkeklik”. “Normal” ve “anormal” iktidar tarafından belirleniyor. Doğduğumuz andan itibaren bizi kuşatan bu referanslar devlet tarafından sistemi devam ettirmek adına en büyük savunma/saldırı aracı olarak kullanılıyor. Ne yazık ki biat kültürünün derin olduğu, devletin “ana” ya da bizi terbiye edecek “baba” olarak görüldüğü, bizim gibi demokrasisi gelişmemiş ülkelerde bunlar toplumsal karşılığını kolayca buluyor ve bu da devletin korumasında yapılan bir saldırı. Kitlesel nefret suçlarına baktığımızda üç aşağı beş yukarı Hizbullah, Alperen Ocağı gibi benzer grupların parmak izlerine rastlıyoruz aslında. Bu kışkırtma potansiyeli yüksek gruplar devlet mekanizması tarafından korunuyor.
-Bu durumu milliyetçilik üzerinden açıklayabilir miyiz? Nefreti milliyetçilik ya da ırkçılık mı doğuruyor?
H. Alp: Türkiye coğrafyasında milliyetçilik saikiyle işlenen nefret suçlarının geçmişi çok derinlere uzanıyor ve ne yazık ki bu topraklar acı hatıralarla dolu. 1915 Ermeni Tehciri, 6-7 Eylül 1955 katliamı, Malatya, Maraş, Sivas, Gazi Mahallesi Katliamları… İşin acı tarafı katliam  geleneği ne yazık ki hızını kesmeden hala devam ediyor; Rahip Santoro cinayeti, Malatya Zirve Yayınevi katliamı, Kürtlere yönelik linç girişimleri, Hrant Dink cinayeti ve Roboski.. Tarihsel süreçte hedef tahtasındaki “öteki”ler hiç değişmemiş; Kürtler, Ermeniler, Aleviler, Hıristiyanlar, Romanlar, eşcinseller, travestiler, göçmenler, kadınlar, engelliler… Nefret söylemi özünde barış ve bir arada yaşama kültürünü barındırmayan, milliyetçilik ve ondan doğan ırkçılık söylemidir.
-Peki, nefretin dinle ilişkisini sorsam neler söylersiniz?
E. Açıkgöz: Ne yazık ki, Türkiye’de din toplumun yumuşak karnı. “Kutsal”lar üzerinden ortaya çıkan kolektif bir nefretten bahsedebiliriz. Ancak bunun dinin kendisinden kaynaklandığını söylemek doğru olmaz, din de sonuçta bir ideoloji ve nasıl yorumlandığına, algılandığına göre sonuçları değişebilir. Ancak iktidarlar bu topraklarda yıllardır dini bir “nefret” üretici olarak kullanıyor ne yazık ki. Nefret, eğitim, medya gibi devletin ideolojik aygıtlarınca pompalandığı için, içimize işliyor. Ve biz bunları bebeklikten itibaren “büyüklerimiz”den öğrenerek yetişiyoruz. Sivas’ta 33 insanın öldürüldüğü Madımak Oteli’nin yakılışını oğlunu omuzlarına alarak izleten babayı hepimiz hatırlıyoruzdur. Şu an o çocuğa ne olduğunu gerçekten merak ediyorum.
-Nefret o kadar tehlikeli bir boyutta ki biz bunu Ali İsmail’de net olarak görebiliyoruz. Sokak ortasında gencecik bir insan dövülerek öldürüldü bu ülkede… Bazen insanın aklı almıyor ama…
H. Alp: Ali İsmail Korkmaz cinayetini, devlet ve sivil kişiler işbirliğiyle işlediler. Gezi eylemleri süresince iktidar ve özellikle başbakan toplumsal çatışmayı besleyen ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı ve kriminalize eden bir dil kullandı. Evet haklısın, insanın aklı bazen bu kadarı da olmaz, pes diyor. Bir ülkenin cumhurbaşkanının, esnaf için “gerektiğinde asayişi tesis eden polis, adaleti sağlayan hakimdir” demesi açıkça polisi ve vatandaşı cinayet işlemeye azmettirmesidir. Bu ayrıştırıcı, kin ve düşmanlığa sürükleyen dil umuyorum ki en kısa zamanda tarihin kara sayfalarında yerini alacaktır.
E. Açıkgöz: Bir ülkenin o zamanki Başbakan’ı “Gezi bir darbe girişimidir” deyince, bir çocuğu tekmeleriyle öldüren “kimi” vatandaşları da, “Ben darbeye tekme attım” diyebiliyor ne yazık ki…
-Bu söylemi körükleme de medya ne kadar etkin?
H. Alp: Nefret algısı toplumsal bir reflekse dönüşmüş durumda. Bu refleksler diğerlerine yönelik önyargılarımızdan besleniyor. Hepimizin kendi “öteki”si var. Öncelikle önyargılarımızdan arınmamız ve empati yeteneğimizi geliştirmemiz gerekiyor. Herkesin farklılıklarıyla özgür, eşit ve barış içinde yaşayabilmesi birbirimizi anlamaktan geçiyor. Medya egemen ideolojinin bir aygıtı olarak milliyetçiliği, ırkçılığı yeniden üretirken toplumsal öfke ve nefret duygularının ötekilere karşı yöneltilmesine neden oluyor. Ana akım medyanın içselleştirdiği “biz”lik tanımı, toplumdaki egemen ideoloji tarafından biçimlenmiştir. Medyaya bu konuda çok önemli görevler düşüyor. Öncelikle medyanın kullandığı dile dikkat etmesi, ayrımcı ve ayrıştırıcı söylemlerden uzak durması değişim için alınacak yolun başlangıcı olabilir.
E. Açıkgöz: Nefret suçuna giden yolun taşları nefret söyleminden geçiyor ve Türkiye’de medya kimi zaman tiraj kaygısıyla, kimi zaman iktidara yaranmak için nefret söylemine sık sık başvuruyor.  Çatışmayı sıradanlaştırıcı, toplumu ayrıştırıcı, nefret suçlarını meşrulaştırıcı köşe yazıları da cabası. Dolayısıyla nefret suçunu çözmek için öncelikle iktidardan arındırılmış, yeni bir dile ihtiyacımız var.
Röportaj

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: