İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ermenilerin 2015 Yılına Yönelik Stratejileri Ve Türkiye

By Ufuk Süslü
Ermeni tarihçisi Prof Dr Richard Hovanissian 2009 yılında Ermenistan Hükümetini uyararak ‘Ermenistan’ın kurulacak Uluslararası Tarih komisyonuna katılmamasını, zira Ermenilerin bu davayı masada kaybedeceklerini’ ifade etmişti. 02.06.2014 Haber AVRUPA Mustafa Sıtkı BİLGİN ERMENİLERİN 2015 YILINA YÖNELİK STRATEJİLERİ VE TÜRKİYE Prof Dr Mustafa Sıtkı Bilgin[1] Gerek Ermenistan Devleti ve gerekse de dünyaya özellikle de Avrupa ve ABD’ye yayılmış bulunan Ermeni Diaspora grupları 2015 yılında uluslararası baskı yoluyla Türkiye’ye “sözde soykırım” yalanını kabul ettirmeyi birinci temel hedef olarak belirlemiş bulunmaktadırlar. (Hovanissian’ın böyle bir beyanının olduğu olsa olsa bir temennidir. HYETERT)

Zira siyasi ve ekonomik saiklerle hareket eden Ermeni grupları, 1915 yılında meydana gelen Ermeni Tehciri hadisesinin 100’üncü yıldönümü olması dolayısıyla Türkiye aleyhinde önceki senelere nazaran çok daha yoğun bir propaganda kampanyasını başlatma kararını almışlardır. Hatta Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan’ın talimat ve onayıyla 1 Nisan 2011’de “Ermeni Soykırımının 100. Yıldönümüne İlişkin Etkinliklerin Koordinasyonu için Devlet Komisyonu” kurulmuştur. Bu propaganda kampanyalarının temelinde Türkiye’ye uluslararası dayatma yoluyla sözde soykırım olayını kabul ettirmek ve sonra da Türkiye’den tazminat ve toprak talep etme amaçları (3-T formülü) yatmaktadır. Nitekim Başbakan Erdoğan’ın 23 Nisan’da tarihi bir adım atarak Ermenilere taziye mesajı yayınlamasının ardından Ermenistan’da gösteri düzenleyen binlerce kalabalık gruplar bahse konu bu talepleri dile getirerek Türk Bayrağını yakmışlardır. Ayrıca, gerek Ermenistan ve gerekse de diaspora ülkelerinde yapılan resmi ve gayri resmi açıklamalar da Ermenilerin bu irrasyonel ve irredentist taleplerini açık ya da kapalı bir şekilde destekler nitelikte olmuştur.[2] Türkiye, son dönemlere kadar bu propagandalara karşı geniş kapsamlı bir eylem stratejisi geliştirememiş ancak Osmanlı Arşivlerini araştırmacıların kullanımına açarak bunlara cevap vermeye çalışmıştır. Tabiatıyla Türkiye’nin tek taraflı yaptığı bu hamle gerek Ermeni ve gerekse de Batılı entelektüel ve siyasi mahfillerini ve kamuoylarını Ermeni Meselesinin içyüzü konusunda aydınlatmaya ve ikna etmeye yetmemiştir. Bu sebepten dolayıdır ki Türkiye, 2005 yılından sonra strateji değişikliğine gitmiş ve 1915 yılının gerçeklerini ortaya çıkarmak amacına matuf olarak uluslararası tarafsız bir tarih komisyonunun kurulmasını önermiştir. Ancak böyle bir hamleyi hiç beklemeyen ve de Türkiye’nin tarih komisyonu kurma önerisiyle önce büyük bir şaşkınlığa uğrayan Ermenistan ve diyaspora Ermeni grupları bu öneriyi çok ta fazla düşünmeden hemen reddetmişlerdi. Zira, böyle bir durum Ermenileri oldukça ürkütmüş olmalı ki Kaliforniya Üniversitesi’nin tanınmış Ermeni tarihçisi Prof Dr Richard Hovanissian 2009 yılında Ermenistan Hükümetini uyararak ‘Ermenistan’ın kurulacak Uluslararası Tarih komisyonuna katılmamasını, zira Ermenilerin bu davayı masada kaybedeceklerini’ ifade etmişti. Meselenin tarihi boyutu bir yana, Ermenilerin yüz yıllık bir uğraşları neticesinde “Ermeni meselesi” artık sadece tarihi bir mesele olmaktan çıkmış fakat uluslararası siyasetin, ticaretin, çıkar ve rekabetin konusu haline dönmüştür, tıpkı 19’uncu asrın ikinci yarısında olduğu gibi. Aradaki fark zaman, mekân ve taktiklerin değişmesidir, ancak, Ermeni stratejisinin özü değişmemiştir. Makalenin takip eden bölümlerinde yukarıda ana çerçevesini çizmiş olduğum Ermeni Meselesi’nin detaylarına kısaca değinerek bundan sonra neler yapılması gerektiğine dair kanaatlerimi ifade etmeye çalışacağım. Tarihte Türk-Ermeni ilişkilerini çok kısa bir şekilde şöyle özetlemek mümkündür. Ermenileri Bizans’ın katliam ve zulümlerinden kurtaran ve onların kiliselerini vergiden muaf tutarak onlara en geniş dini ve kültürel haklar sağlayan Selçuklu Sultanı Melikşah öldüğü zaman, Ermeniler onun arkasından ‘Ermenilerin Babası öldü’ diyerek gözyaşı dökmüşlerdi. Bu hoşgörü geleneği Anadolu Selçuklu Sultanları tarafından da devam ettirilmiştir. Sultan Muhammed Fatih ise, 1461 yılında İstanbul’da Ermeni Patrikhanesini kurdurarak Türklerin Ermenilere karşı sürdürdüğü bu tarihi engin hoşgörü ve iyi niyetlerini zirveye taşımıştı.[3] Daha sonraki dönemlerde Ermenilerin sahip oldukları sosyo-kültürel dini haklar daha da genişlemiş ve hatta Osmanlı Müslüman toplumundan bile daha fazla ekonomik ve ticari imtiyazlar ve ayrıcalıklara sahip olmuşlardır. 1850’li yılların sonunda Ermenilerin Osmanlı toprakları içerisinde sahip oldukları büyük zenginlik bir yana, okul sayısı 1000 civarında iken 20’nin üzerinde Ermenice gazete yayınlanmaktaydı. Ekonomi ve ticaretteki imtiyazlarının yanı sıra bürokraside ve devlet kademelerinde de onlarca sayıda bakanlık, müsteşarlık, valilik, sefirlik vb gibi görevlere atanmışlardır. Böylece, 11’inci asırdan 19’uncu asrın ikinci yarısına kadar olan dönemde Türklerin idaresi altında geniş bir dini tolerans, sosyo-kültürel ve ekonomik hak ve hürriyetlere sahip olan Ermeniler, Türkler tarafından ‘Millet-i Sadıka’ sıfatıyla taltif ve tavsif edilmişlerdir. Ancak, özellikle 19’uncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren Ermeniler, Osmanlı’yı parçalamak isteyen Avrupalı müstevli güçlerin kışkırtmalarıyla ve bir devlet kurma bahanesiyle Osmanlı Devleti’ne karşı baş kaldırmışlardır. 50’nin üzerinde büyük-küçük Ermeni isyanından sonra nihayet I. Dünya Savaşı sırasında bu isyanlar bir iç savaşa (civil war) dönüşmüştür. Neticede de Osmanlı Devleti iç savaşın büyümesini ve derinleşmesini önlemek ve Anadolu’yu işgale başlayan Rus ordularına karşı vatan müdafaasını yapabilmek amacıyla birtakım zorunlu idari ve siyasi tedbirler almış ve bunları 27 Mayıs 1915 yılında Tehcir (zorunlu ikamet) uygulamasıyla icraata koymuştur.[4] Zira, Tehcir kararının alınmasından 10 gün önce 17 Mayıs 1915 tarihinde Van, Ermeni asker ve komitacıların da yardımlarıyla Rus ordusunun eline geçmiş ve şehir birkaç gün içinde Müslüman nüfustan arındırılmıştı. Rusların işgal harekâtı iki yıl boyunca devam etmiş ve tüm doğu bölgesini kapsamıştı.[5] Yukarıda bahsi geçen Tehcir uygulaması esnasında açlık, salgın hastalıklar, eşkıya baskınları vs gibi sebepler yüzünden 200 bin civarında Ermeni yollarda hayatlarını kaybetmiştir. Dolayısıyla emperyalist kışkırtmaların ve Ermeni terörist örgütlerin isyanlarının faturasını yine sivil Müslümanlar ve Ermeniler ödemişlerdir. Ancak, Ermeniler I. Dünya Savaşı sırasında gerçekleştiremedikleri hedeflerini bu sefer Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’yu işgal eden Fransızların yardımıyla elde etmeye kalkmışlar fakat doğu Anadolu bölgesi Müslüman nüfus çoğunluğuna sahip olduğundan burada bir devlet kurmaya muvaffak olamamışlardır. Nihayet 1923 Lozan Antlaşmasıyla Türkiye’deki Ermenilere azınlık statüsü tanınarak uluslararası hukuk bakımından Türkiye için Ermeni sorunu defteri kapanmıştı.[6] Ne var ki Avrupa ve ABD’deki Ermeni diyasporası huylarından vaz geçmeyerek ve intikam alma duygusuyla hareket ederek Türklerden isyan, cebir ve şiddet yöntemleriyle gerçekleştiremedikleri hedeflerini bu sefer uluslararası siyasi ve diplomatik kanallar ve propaganda kampanyalarıyla elde etme sevdasına düşmüşlerdir. Eskiden beri Ermenileri siyasi amaçları için kullanmaya alışık olan Batılı devletler de bu yeni Ermeni stratejisine zemin oluşturmuşlardır. Bu yeni strateji gereğince gerek Diyaspora Ermenileri ve gerekse de Ermenistan hükümeti Türkiye’yi sözde soykırımla suçlamaya başlamışlardır. Osmanlı’ya isyan etmiş örgütlerden biri olan Taşnaksutyun Partisi’nin 1925’te toplanan 10. kurultayı kararları gereğince Fransa Ermenileri yeni bir örgütlenme sürecine girmişlerdir. Propaganda faaliyetlerini yürütmek üzere 1924’te partinin gençlik kolunun ideolojik eğitimini üstlenebilecek Rostom kütüphanesini kurulmuş ve 2 Ağustos 1925’te yılında Arraç gazetesi yayınlanmaya başlanmıştır. Avrupa’da yaşayan Ermeniler genellikle Taşnaksutyun Partisinin önderliğinde örgütlenmiştir. Bu çerçevede 1930’larda Fransa’da toplanan partinin 11 ve 12. kurultaylarında Türkiye aleyhine bazı kararlar alınmıştır. Ermeniler bu toplantılarda sözde soykırım ve toprak taleplerini ön plana çıkarmışlardır.[7] 1965’te Ermenistan hükümeti sözde soykırım kurbanlarını anmak için 24 Nisan’da törenler düzenlemeye başlamış ve Tsitsernabert kentinde ‘soykırım anıtı’ inşa etmiştir. Bu tarihten sonra Ermenistan hükümeti yurt dışında yaşayan Ermenilerin soykırım propaganda faaliyetlerini idare etmeye başlamıştır. Diyaspora Ermenileri amaçlarını gerçekleştirmek için 1970’li yıllardan itibaren ASALA terör örgütü marifetiyle Türk diplomatlarına karşı suikastler tertip etmeye başlamışlar ancak bu terör faaliyetleri uluslararası kamuoyundan tepki görünce 1980’li yılların ortalarında yeni bir strateji değişikliğine giderek hedeflerini gerçekleştirmek için Avrupa ve özellikle de ABD’de lobi faaliyetlerine girişmişlerdir. Bu çerçevede Ermenistan, 21 Eylül 1991′de bağımsızlığını kazandıktan sonra soykırım propagandası konusunda faaliyet alanını oldukça genişleterek değişik yöntem ve araçları kullanmaya başlamıştır.[8] 2 Şubat 2007 tarihli Ermenistan Milli Strateji belgesinde Ermenistan ve Diyaspora lobileri Türkiye’ye yönelik aşağıda belirtilen stratejiyi uygulama kararı almışlardır: 1- Anadolu şehirlerindeki Ermeni varlığı kültürel ve antropolojik olarak yeniden oluşturulacak. 2- Ermeni genç kuşakların eskiden ecdatlarının oturdukları topraklarla ilgili hasret duyguları canlandırılacak ve gayrimenkul almaları özendirilecek. 3- Aile tarihi araştırmaları ile Türk kimliğine yönelik bir saldırı stratejisi oluşturulacak. Son zamanlarda Türkiye’de hiç arşiv tozu yutmamış bazı masa başı aydın ve yazarların ‘tarihle yüzleşme’ adına yürüttükleri sözde soykırım tartışmaları ve propagandaları dikkate alınacak olunursa, Ermeni stratejisinin Türkiye’de kısmen başarılı olduğunu ifade etmek mümkündür. Hiç kuşkusuz Ermenistan ve Ermeni lobilerinin 2015 yılına kadar temel amacı Türk kamuoyunu soykırımı kabul etmeye ısındırmaktır. Bir diğer temel hedef 1915 yılının 100’üncü yıldönümünde başta ABD olmak üzere 100 tane ülkeye sahte soykırım suçlamasını kabul ettirmek ve 50 ila 500 milyar dolar arası (artık ne tutturabilirlerse) tazminat almak ve nihayetinde de toprak talep etmektir. Ermeni propagandaları Avrupa ve ABD’de makes bulmuş ve Ermenistan bağımsızlığını ilan edene kadar bu ülkelerin parlamentoları ve yerel meclisleri Türkiye’yi sözde soykırımla suçlayan kararlar almış ve sözde Ermeni ‘soykırım kurbanları’ adına anıtlar dikmiştir. Bu kararlardan en önemlisi ise Haziran 1987′de Avrupa Birliği Parlamentosu tarafından sözde Ermeni soykırımı hakkında alınan karar olmuştur. Daha sonra Fransa Parlamentosu sözde Ermeni soykırımını tanıyan bir kararı kabul etmiştir. Hatta Fransa ve İsviçre gibi ülkeler demokratik teamül ve anlayışları yerle yeksan ederek soykırımın inkarını suç sayan yasaları dahi kabul etmekten çekinmemişlerdir. Bugün dünyada 30 civarında ülke, ABD’de ise 30 civarında eyalet sözde Ermeni soykırımını tanımıştır. Türkiye ise 2000’li yıllardan itibaren gerek Ermeni meselesi ve gerekse de Türkiye-Ermenistan ilişkiler konularında gerek Kafkasya’da etkinliğini arttırmak ve gerekse de ‘komşularla sıfır politikası’ çerçevesinde tedrici bir şekilde yeni stratejiler geliştirmeye koyulmuştur. 2005 yılında Ermenistan’a yapılan ‘ortak tarih komisyonu’ kurulması önerisinden sonra taraflar arasında ilk ciddi temas, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 2008 yılında Türkiye-Ermenistan maçını izlemek üzere Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan’ın davetiyle Erivan’a düzenlediği ziyaret oldu. Gül’ün ziyaretinin ardından iki taraf arasında pek çok görüşme yapıldı. Örneğin Ekonomi Bakanı Ali Babacan mevkidaşı Edvard Nalbantyan ile pek çok toplantıda bir araya gelerek, diplomatik ilişkileri kurma konusunda görüşmelerde bulundu. 2009 yılında ise, Sarkisyan Cumhurbaşkanı Gül’ün daveti üzerine Türkiye’ye gelmiştir. Karşılıklı diplomasi trafiği hızlı bir süreçle devam ettirilmiş ve Zürih’te 31 Ağustos 2009’da imzalanan iki protokolle (Diplomatik ilişkilerin kurulması ve geliştirilmesine dair protokoller) somut bir sürece doğru evrilmiştir. Bu protokoller kısaca iki ülke arasındaki sınırların karşılıklı olarak tanınmasını ve ilişkilerin geliştirilmesini öngörmekteydi. Her iki protokolde Ankara ve Erivan mevcut sınırları kabul ederek, iyi komşuluk ilişkilerini geliştireceklerine dair taahhütte bulundular. Ayrıca iki taraf tarihi olayları araştıracak tarafsız bir tarih komisyonu kurulmasını da içeren diyalog süreci üzerinde anlaştılar. Ankara’nın protokollerde talep ettiği iki esas nokta mevcuttu: 1) Ermenistan’ın, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne saygı göstermesi, 2) Tarafsız bilimsel bir tarih komisyonunun kurulması. Karabağ konusunda ise Türkiye daha esnek davranarak, bunu ilişkilerin başlaması için şart olarak ortaya koymamıştır. Ancak, Ermenistan’ın tereddütlü ve ikircikli siyaseti yüzünden beklenen gerçekleşmemiştir. Protokollerin her iki ülkenin dışişleri bakanları tarafından Zürih’te imzalanmasına rağmen, Ermenistan Anayasa Mahkemesi 12 Ocak 2010 tarihinde açıkladığı kararında protokollerin bazı maddelerinin Ermeni anayasası ve bağımsızlık bildirgesi ile çelişkili olamayacağına hükmetmiştir. Bunu fırsat bilen Ermenistan Parlamentosu anlaşmayı onaylamamıştır. Ermenistan’ın bu tavrının arkasındaki gerçek niyeti ise Erivan’ın Türkiye sınırını tanımak istememesi ve Türkiye ile sınırların açılmasının Karabağ sorununa bağlanmasını kabul etmeme düşüncesine dayanmaktaydı. Haliyle Türkiye’nin karara tepkisi sert olmuştur. Ankara, bu kararın, protokollerin ruhu ile bağdaşmadığını ifade ederek ilişkilerin kurulması için Karabağ sorununun çözülmesinin şart olduğunu belirtti. Böylece iki ülke arasındaki normalleşme süreci sekteye uğramış oldu. 2010-2013 yılları arasında Türk-Ermeni ilişkileri incelendiğinde, Türkiye’nin Ermenistan’la ilişkileri geliştirme ve Ermeni sorununu çözme konularında aktif bir politika izlemeye devam ettiği söylenebilir. Bu çerçevede bazı Ermeni STK temsilcilerinin Türk tarafı ile bir araya gelmeleri ve sivil insiyatif teşebbüsleri buna örnek olarak gösterilebilir. Ancak, Türkiye’nin tek taraflı olarak pozitif bir siyaset izlemesi uluslararası siyasi kamuoyu ve mahfillerinde olumlu karşılansa da hiçbir zaman yeterli olamayacaktır. Zira Türkiye’nin olumlu adımlarına karşılık gerek Ermenistan ve gerekse de Ermeni diyasporası Türkiye’nin barışçıl teşebbüslerini sabote etmek için ellerinden gelen gayreti göstermeye devam etmişlerdir. Bu çerçevede Ermeni lobi örgütleri 2011 yılında Vaşington’da bir Ermeni soykırım müzesi açma teşebbüsüne girişmişlerdir.[9] Yine bu dönemde ABD’de ilgili Ermeni lobi örgütleri tarafından Ermeni soykırımı iddialarını konu alan toplantı, konferans ve yayınların sayısında çok ciddi bir artış gözlenmiştir. Basında yer alan haberlere göre bazı Amerikan üniversitelerinin bu konularda hummalı bir faaliyet içerisine girdiği ve bu çerçevede de Armenian Film Foundation adlı vakıf ile Güney Kaliforniya Üniversitesi’ne bağlı Shoah Foundation Enstitüsü arasında Ermeni soykırımı hususunda çalışmalar yapmak için Nisan 2010 tarihinde bir anlaşma yaptığı belirtilmiştir.[10] Ermenistan’da ise bizzat devlet başkanı Sarkisyan’ın emriyle Nisan 2011 tarihinde ‘Ermeni Soykırımının 100. Yıldönümüne İlişkin Etkinliklerin Koordinasyonu için Devlet Komisyonu’ kurulmuştur. Ancak, Ermenistan ve diyaspora Ermenilerinin tüm bu olumsuz çabalarına rağmen Türkiye olumlu adımlar atmaya devam etmiştir. Belki de bu dönem içerisinde yapılan en etkili hamle Başbakan Erdoğan’ın 23 Nisan’da yaptığı tarihi açıklamayla gelmiştir. Bu gerek uluslararası konjonktür ve gerekse de siyasi açılım ve Türk diplomasisi açısından yerinde ve etkili bir adım olmuştur. Bu durum yarattığı uluslararası dalga boyu ve siyasi etki boyutundan da anlaşılmaktadır. Her ne kadar ulusal ve uluslararası çevreler Başbakan’ın açıklamalarını farklı açılardan yorumlamışlarsa da dikkatle ve doğru bir şekilde okunduğunda iki temel unsurun ön plana çıktığı görülecektir. Bu temel noktaları kısaca belirtmek gerekirse; Bunlardan birincisi, I. Dünya Savaşı döneminde Osmanlı vatandaşları içerisinde sadece Ermeniler değil, birçok farklı din ve milletten halklar da kayıplar vermiş ve acılar çekmiştir. Üstelik bu kayıpların bir kısmı Ermeni tedhiş örgütlerinin marifetleriyle olmuştur. Ölen Müslüman ya da diğer halkların acıları hatırlanmayacak mı ya da yasları tutulmayacak mı? Burada sayın Başbakan pek haklı olarak tarihi olayları bir bütün olarak ele alıp manipüle ve istismar etmeden, yas ta acı da ortak olarak hatırlanmalıdır demektedir. İkinci temel nokta ise Başbakan Erdoğan’ın bir tarih komisyonu kurulması konusunda yaptığı vurgudur. Eğer Türkiye ile Ermenistan arasında yeni bir sayfa açılacaksa bunun yolu tarihi gerçeklerin ortaya çıkarılmasından geçer. Bu da ancak tarihçilerin yapacakları objektif çalışmalarla ortaya çıkarılacak bir durumdur. Yoksa bu parlamentoların, hukukçuların ya da siyasilerin karar vereceği bir konu değildir. Bu mesele artık uluslararası soykırım sermayesinin, siyaset ve ideolojisinin esaretinden kurtarılmalıdır. Ancak, yukarıda da izah edildiği üzere 2011 yılından itibaren çok yönlü bir çalışma başlatan Ermenistan ve diyaspora Ermenileri’nin hamlelerine karşı Başbakan’ın başlattığı siyasi açılımın aşağıda belirtilen tedbirlerle de ivedi olarak desteklenmesi gerekmektedir. Bunları maddeler halinde şu şekilde özetlemek mümkündür: 1- Ermeniler, 100 yıldır iddialarını dünyaya gerçek imiş gibi pazarlarken (Türkçede bir kişiye 40 kez deli dersen deli olur sözünü düşünün) Türkiye ise, bu konuyu araştırmaya 1990’lı yıllardan itibaren başlamış ve bırakın uluslararası ilgili çevreleri henüz daha kendi kamuoyunu bile bilgilendirme ve bilinçlendirmeyi başarabilmiş değildir. 2- Türkiye, henüz mukayeseli arşiv çalışmalarını başlatamamıştır. Osmanlı arşiv belgelerinin bulguları, bu meseleye taraf olan İngiliz, Fransız ve Rus arşiv belgelerinin verileriyle karşılaştırılarak elde edilen sonuçlar yabancı dillere çevrilip yayınlanmalı, sempozyum, konferans, panel ve sanatsal etkinlikler vs vasıtalarla batı kamuoylarına anlatılmalı ya da duyurulmalıdır. 3- Başbakan Erdoğan’ın tarihi siyasi hamlesinden sonra, bu meseleyle ilgili yoğun bir diplomasi atağı başlatılmalı ve Türkiye’nin düşünce ve tezleri Avrupa siyasi mahfillerine, organizasyon ve kamuoylarına anlatılmalıdır. Avrupa ve ABD’de yaşayan ve milyonları bulan Türk vatandaşlarımız ve yine milyonları bulan ve bize sempati ile bakacak Müslüman kardeşlerimiz vardır. Geçtiğimiz seneyi saymazsak şimdiye kadar bununla ilgili yeterli ve ciddi bir lobi faaliyeti, tanıtım, reklam ve propaganda çalışmaları ortaya konamamıştır. Senelerdir bu büyük potansiyel heba edilip gitmiştir. Ancak, geçtiğimiz sene, Türkiye ve Azerbaycan vatandaşları bir araya gelerek lobi oluşturmuşlar ve New York Eyaleti meclisine Ermenilerin Azerbaycan’a karşı soykırım yaptığını kabul ettirmişlerdir. Bu olay, ‘Düşmanın silahıyla silahlanın’ fikrinin de isabetini ortaya koyması açısından güzel bir örnektir. Evet, 100 yıl öncesine gitmeye gerek yok. 1990’lı yıllarda Ermenistan’ın, Hocalı’da Kelbecer’de Şuşa ve Karabağ’da gerçekleştirdiği feci katliamlar bütün dünyanın gözünde cereyan etmişti. Halen 1 milyon Azeri çok kötü şatlar altında yerlerinden yurtlarından kovulmuş bir surette göçmen olarak yaşamaktadır. Bu durum bile Ermenistan’ın maskesini düşüren ve asıl niyetlerini ifşa eden apaçık bir delil değil midir? 4- Konuyla ilgili belgesel ve filmler yapılmalı, tarihi resimlerden oluşan sergiler açılmalı ve kitaplar basılmalıdır. Örnek vermek gerekirse, Londra Üniversitesi’nin kütüphanesinde veya bir başkasında Ermenilerin yanlı ve taraflı bakış açılarını yansıtan binlerce kitap dergi vs yer alırken, Türk tarafını anlatan eserlerin sayısı ise bir elin parmak sayısını geçmemektedir. 5- Uluslararası önemli gazete, tv ve ajanslarla temas kurularak Tehcir konusunda tarafsız ve objektif bilgiler verecek olan yerli ve yabancı akademisyenlerin mülakat yapmaları temin edilmelidir. Sonuç olarak, yukarıda sıralanan tedbirler alınmadıkça ve temel eksiklikler giderilmedikçe bu mesele Türkiye için sorun olmaya devam edecektir. [1] Prof Dr Mustafa Sıtkı Bilgin, YBU-SBF Öğretim Üyesi ve Ortadoğu ve Kafkasya uzmanı. Not bu yazı SDE Dergisinde yayınlanmıştır. [2] Akşam, 24.04.2014; Milli Gazete, 25.04.2014; Milliyet, 24.04.2014; Vatan, 24.04.2014;Hürriyet, 24.04.2014 [3] Mustafa Sıtkı Bilgin, “Attitudes of the Great Powers towards the Ottoman Armenians up to the Outbreak of the First World War”, Review of Armenian Studies, I, 4, 36-54 (2003). [4] Dolayısıyla, Ermenilerin, sözde soykırım iddialarına temel olarak 24 Nisan tarihini seçmeleri aslında tarihi gerçeklerle bağdaşmamakta ve daha başından bu mesnetsiz iddianın sakatlığını ortaya koymaktadır. Zira 24 Nisan tarihinde olan hadise, isyan hazırlığı içinde olan 2345 Ermeni liderlerin tutuklanmasından ibaret bir hadiseydi. İlgili araştırma için bkz., Mustafa Sıtkı Bilgin, “Türk ve İngiliz Belgelerine Göre Osmanlı Devleti’nin I. Dünya savaşı Sırasında Ermenilere Karşı Takip Ettiği Siyaset” Ermeni Araştırmaları, 10, (2003). [5] Taşnak, Hınçak ve Ramkavar ve diğer Ermeni tedhiş örgütlerinin Van’da Müslüman ahaliye yaptığı zulümler için bakınız, Arşiv Belgelerine Göre Kafkaslar’da ve Anadolu’da Ermeni Mezalimi, I-IV, (Ankara 1995); Faiz Demiroğlu, Van’da Ermeni Mezalimi, (Ankara 1995); Ergünöz Akçora, Van ve Çevresinde Ermeni İsyanları, 1896-1916, (İstanbul 1994); Hüseyin Çelik, Görenlerin Gözüyle Van’da Ermeni Mezalimi, (Van, 1996). [6] Hikmet Özdemir ve diğerleri, Ermeniler: Sürgün ve Göç, (TTK,. Ankara, 2004); Bilgin, M. S., “Lozan Konferansında Ermeni Meselesi: İtilaf Devletlerinin Diplomatik Manevraları ve Türkiye’nin Karşı Siyaseti” Belleten, LXIX, 254, (2005); Mustafa Sıtkı Bilgin “Arşiv Belgelerine Göre Fransız işgali Altındaki Maraş’ta Ermeni Faaliyetleri” içinde Maraş Tarihi ve Sanatı Üzerine (Ed.) M Özkarcı ve diğerleri Kahramanmaraş (2008). [7] Mustafa Sıtkı Bilgin, “Amerika’da Ermeni Lobi Faaliyetleri” 2023 Dergisi, (2002). [8] Mustafa Sıtkı Bilgin, “Amerika’da Ermeni Lobi Faaliyetleri” 2023 Dergisi, (2002). [9] Asbarez, 23 Mayıs 2011 [10] Aslan Yavuz Şir, “Fransa Tartışmaları Işığında 2015 Öncesi Ermeni Diasporası Faaliyetleri”, http://www.avim.org.tr. (22.12.2011). Etiketler » Mustafa Sıtkı BİLGİN Mustafa Sıtkı BİLGİNbilgin.ms@gmail.com

http://www.igman.tv/ermenilerin-2015-yilina-yonelik-stratejileri-ve-turkiye/#.U7sBOfl_vC1

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: