İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Tarihi haftanın ilk günü…

Markar Esayan
Bugün Erdoğan’ın yıllardır sayısız darbe, linç, suikast girişimine maruz kalmasından, bunların başarısız olmasıyla başvurulan dindar çatı adayı saçmalığına başvurulması, 1950’lilerin bile gerisine düşüldüğünü ima ediyor. İnönü hiç olmazsa tehlikeyi fark ettiğinde önce Günaltay ile siyasi kurnazlığa başvurmuştu; bunlar önce darbelerin yanında durup, olmayınca sonrasında çatı adayına geçiş yaptılar. Türkiye bunca acı ve kayıp yaşadıktan sonra ikinci defa önemli bir çıkış fırsatı yakalamışken, artık bu kadar tecrübemiz varken, yıl 2014 olmuşken bugün CHP, MHP ve seçkin vesayet ittifakının içinde debelendiği karanlık ibretliktir. Çözüm Süreci’ni çökertmeye çalışmalar, ekonomik bir kriz çıksın diye adak adamalar, bayrak indirmelere kadar düşmeler halk tarafından ibretle izleniyor.

***
Çözüm Süreci’nin bu kadar nefret ve tepki çekmesine şaşırmayınız. Kürt ve PKK konusunun, oluk oluk akan kanın bir tür yaşam biçiminin (imtiyazların) garantisi olduğunu epeydir yazıyoruz.
Kuruluşta, aslında o anda ülkede yaşayan Türkleri de dışlayan bir vatandaşlık kalıbına herkesi kesip biçip uydurmak tercih olmuştu. ‘Dönemin şartları’ denen gayrıahlaki gerekçeleri bir kenara bırakınız. 1920’lerde, 1930’larda ve 1940’larda dahi başka türlü bir kuruluş mümkündü. Bu dönemde faşizmin dünyayı ele geçirdiği söylenirse de, faşizm tek seçenek değildi. Anglosakson dünyada, Kuzey Amerika ve aşağı ülke Avustralya’da demokratik ülke modelleri mevcuttu. Batı’nın Fransız veya Alman, olmadı Nazi modellerini iktibas etmek tek seçenek değildi.
Ama diyelim ki, kurucu babalar Osmanlı’nın trajik çöküş hikayesinden, Balkan ve 1. Dünya Savaşı hezimetlerinden psikolojik olarak çok kötü etkilenmişlerdi. Osmanlı yıkılırken modernizm ve Batı ulus devletleri muazzam bir başarı kazanmıştı. Batı dışında bir devlet-ülke modelinden, hele hele dinden bahsetmek bile artık ayıp sayılmaktaydı. Ve diyelim ki, kurucu baba ve ortakları, çöküşün müsebbibi gördükleri dini içtimai ve siyasi hayattan kovmak ve büyük zaaf gördükleri çok kültürlülüğü ortadan kaldırmaya karar vermişti. Ve diyelim ki, o dönemin şartlarına göre böyle bir tercih, ahlaki olmasa bile rasyonel gözükebilmişti.
Ve diyelim ki ülke kurucu babanın tercihleri dışına çıkamıyordu. Kurucu baba öldüğünde 2. Dünya Savaşı başlamıştı ve diyelim ki Nazilerden sakınmak için biraz Nazi gibi davranmanın bir rasyonalitesi olabilirdi. 2. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında, Batı dünyasının ‘Bizden misiniz, Nazi olarak mı devam edeceksiniz’ diye sıkıştırması ile BM’ye girildiği, bunun için de haliyle Tek Parti lüksünü bırakıp 1946 yılında parlamenter rejime geçildiğinde, bu ‘Diyelim ki’lerin bir kıymeti harbiyesi kalmış mıydı acaba?
Hayır, 1923’te de yoktu ama, 1946’da seçkin oligarşiye devam etmenin hiçbir gerekçesi artık kalmamıştı. Nazi Almanyası ve Güneş İmparatorluğu Japonya’nın bile sadece yarım nesilde ülke üzerinde taş üzerine taş koymamış savaşın etkilerinden sıyrılıp birer ileri demokrasi ve refah toplumuna geçmesi için dünyada ciddi ve olumlu bir rüzgar vardı. Avrupalıların genel mutabakatla sosyal demokratların yönetimine geçmesi ile 1945-1975 arasında ‘cennet’ bu ülkelere inmişti ve Türkiye de Batı kulübündeydi.
Üstelik 1946 seçimlerindeki alavare dalaverelerden sonra, Egeli laik bir ailenin oğlu olan Adnan Menderes önderliğinde 1950 seçimlerinde yaşanan zafer ile, ülke oligarşiden halk demokrasisine yumuşak geçiş için büyük bir fırsat yakalamıştı. Dert gerçekten bağımsız ve huzurlu bir ülke yaratmak olsaydı, bu tarihi fırsat normalleşme için azami şans görülür, ülke 2002’den sonra yakaladığı sıçrama fırsatını yarım yüzyıl önce değerlendirir, birkaç nesi kabus gibi bir ülkede fakirlik ve kan banyosunda debelenmezdi. Bugün ne Kürt, ne PKK, ne Alevi, ne Ermeni, ne de Kıbrıs meselemiz olmazdı.
Ama yok hayır, bu yol tercih edilmedi…
DP ve Menderes’in hataları ile bu süreç açıklanamaz. 1950 seçimleri öncesinde, bugün Ekmeleddin İhsanoğlu adaylığı ile sergilenen kurnazlıklarla önce iş kotarılmaya çalışılmıştı. Yıldıray Oğur’un 20.06.2014 tarihli yazısından iktibas edelim:
‘1949 yılı. Seçimlere bir yıl vardı. Demokrat Parti, iktidara doğru yürüyordu. İsmet Paşa, ön almak için bir İslam açılımı yapmaya karar verdi. İlk İlahiyat Fakültesi, ilk İmam Hatip böylece açıldı. Daha fazlası gerekiyordu. 16 Ocak 1949’da babası müderris olan, üç dil bilen İlahiyat profesörü, Akif’in arkadaşı Şemseddin Günaltay böylece Başbakanlığa getirildi.’
Bu da yeterli olmayınca Menderes ve iki bakanını, Zorlu ile Polatkan’ı ibretialem için linç ederek astılar…
CHP mantığı hiç sıkılmadan sonraki elli yılda yaşanan kepazeliği siyasete yükler, askeri de yüceltir. Bir Başbakan’ın asılması, siyasete gözdağı olarak bilinçli tercih edilmiştir ve Demirel, Ecevit türü politikacıların düştüğü haller ve koalisyon dönemi hükümetlerin zavalıllığı bu tehdidin, yani vesayetin bir sonucudur.
Bugün Erdoğan’ın yıllardır sayısız darbe, linç, suikast girişimine maruz kalmasından, bunların başarısız olmasıyla başvurulan dindar çatı adayı saçmalığına başvurulması, 1950’lilerin bile gerisine düşüldüğünü ima ediyor. İnönü hiç olmazsa tehlikeyi fark ettiğinde önce Günaltay ile siyasi kurnazlığa başvurmuştu; bunlar önce darbelerin yanında durup, olmayınca sonrasında çatı adayına geçiş yaptılar.
Türkiye bunca acı ve kayıp yaşadıktan sonra ikinci defa önemli bir çıkış fırsatı yakalamışken, artık bu kadar tecrübemiz varken, yıl 2014 olmuşken bugün CHP, MHP ve seçkin vesayet ittifakının içinde debelendiği karanlık ibretliktir. Çözüm Süreci’ni çökertmeye çalışmalar, ekonomik bir kriz çıksın diye adak adamalar, bayrak indirmelere kadar düşmeler halk tarafından ibretle izleniyor.
İki yıldır ‘Çözüm Süreci’nin yasal güvencesi ve Meclis katkısı yok’ diye Erdoğan’ın diktatörlüğü kampanyasına malzeme taşıyanlar, 1915’in 100. yılı için cephane biriktirmek adına Ermeni kesilenler, taziye ve Çözüm Süreci yasası somutlaştığında, bunları önemli görmenin ‘yandaşlık’ olduğunu ilan edebiliyorlar. 19 aydır gençlerimizin ölmediğini hatırlatanları da ‘demagog’ olmakla suçluyorlar. Erdoğan’ı sert konuşmakla itham edenler, bir zihin çürümüşlüğü ile insanları yüzde 65’ini kontrol ettikleri gazeteleri ve profesyonel tetikçilerini çalıştırdıkları sosyal medyalarında linç ettiriyorlar.
Beceremeyip gazeteleri kapandığında da utanmadan demokrasi ve basın özgürlüğü ağıtları yakıyorlar.
İşte bu çürümüş zihniyet Çankaya seçimlerinde umuyorum ki tarihi bir yenilgi alacak. Çankaya ilk defa halkın iradesine geçecek. Vesayet bir kalesinden daha olacak. Cumhurbaşkanını ilk kez halk seçecek ve cumhurbaşkanının bu geçiş sürecinde hükümetle uyumlu çalışacak olması bu tabloyu tamamlayacak Erdoğan türü halkın iradesine ihanet etmemiş bir liderin bu makama geçmesi, Yeni Türkiye’nin kapısını aralayacak.
Tarih kimi yönleri ile tekerrür ederken, kritik yönleri ile tekerrür etmedi. 1960 veya 28 Şubat’taki gibi rezaletler yaşandı ama darbe girişimleri, kurnazlıklar başarılı olamadı. Çünkü halk ve siyaset çok daha tecrübeli.
Çünkü adalet önünde sonunda yerine gelir.
Bugünlerin değerini ve hangi yaklaşımın daha doğru olduğunu birkaç sene sonra daha net görebileceğiz. Samimi şekilde yanılanlar ve süreci hatalı okuyanlar da o günler geldiğinde ‘iyi ki böyle olmuş’ diyecekler.
Çünkü verilen mücadele AK Partili, CHP veya MHP’li ya da HDP’li ayırt etmeden herkesin çocuklarının daha iyi bir ülkede yaşamasına yol açacak.
http://m.yenisafak.com/yazarlar/MarkarEsayan/tarihi-haftanin-ilk-gunu/54579

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: