İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Nelson Mandela’nın ardından

Bir yandan ölçüsüz bir hümanizm.. Bir yandan sömürgecilikle iç içe geçmiş ırk ayrımcılığına karşı bir mücadele. Kolay mı? Çok zor!.. O “demokrasinin beşiği” İngiltere’den yadigar bir rejim. Geri kalan Batı tarafından da desteklenen, “ada”dan kopup gelmiş sömürgecilik çağının yağmacı zalimlerinin egemenliği. Kolay mı? Bu da çok zor. Ezici çoğunluğunu kara derililerin oluşturduğu bir ülkede egemen olmak ve egemenliğini sürdürmek hiç kolay değildir.

Bir kere demokrasi işlemez. Halk egemenliğiyse, demokrasi ve azınlığın haklarına saygı gösterilecek olmakla birlikte sonunda çoğunluğun dediği olacaksa, “üç kuruşluk” azınlık durumundaki “beyaz” Avrupalıların iktidarı olanaksızdır. Ama iktidardırlar ve bunun esas dayanağı zor aygıtı da, bir zor aygıtı olan beyaz-burjuvazinin devleti olmuştur. Zor: Kara derililer durmaksızın ve ama her itiraz ettiklerinde dizginsiz bir zora tabi tutulmuşlardır. “Beyazlar”ın yedeği ise, tüm devlet işlerinden dışlayarak zorla denetim altında tuttukları kara derililerin çok sayıda kabileler halinde bölünmüş oluşlarıdır. Kabileler arasındaki sorun ve çelişmeleri kışkırtarak, siyah halkı birbirine düşürmeye çalışarak, zorun etkisini güçlendirmek -egemenlerin yaptıkları bu olmuştur.

AMA NEREYE KADAR?
Sömürgecilik dönemi zaten “sorunsuz”, yani “siyahlar” bir şey elde edemeden geçmiş, emperyalizme varılmıştır. Birinci ve İkinci emperyalist savaşlar Afrika’nın güneyinin kendi halinde kalmasına yaramış, beyaz azgınlık kimsenin dikkatini ve tepkisini çekmemiştir. Zaten Avrupa’nın beyazları da birbirlerinin boğazına sarılıp halklara ellerinden gelen zulmü reva görmekte, genelleşen zulüm dünyayı sarmaktadır.
Tek karşıt ses Sovyetler Birliği’nden gelir ve olağanüstü etkili olur. Mücadele çağrısıdır. Milyonlarda yankılanır. Bir yandan çoğunluk olanların ayaklanmaları patlak verir, bir yandan da dünyanın dört bir yanında sömürü ve zorbalıktan kurtuluşun örgütleri ortaya çıkar.
BEYAZ REJİMİN ÇÖKÜŞÜNÜN BAŞLANGICI
İkinci savaşa sosyalizmin çağrısıyla Almanya, İtalya ve Japonya’da iktidar olan faşizmin çağrısı ve çatışması koşullarında yürünür. Yükselen faşizm dünyadan paylarını istemiştir. Dişlerinden tırnaklarına silahlanmış sömürgeci emperyalistler dünyanın yeniden paylaşılması için yeni bir savaştan kaçınamazlar. Ama bu kez karşılarında sosyalizmin bayrağı da dalgalanmaktadır ve savaş, asıl olarak bir antifaşist savaş niteliğiyle gelişir.
Faşizm yenilip püskürtülünce, onun bir türü olan sömürgeci ırkçılığın işi zorlaşır. Dünya ölçeğinde esmeye başlayan demokrasi rüzgarları “beyaz rejim”in çöküşünün başlangıcı olur. Hele bir kez birbirlerine karşı rakip emperyalistlerce silahlandırılıp tarih sahnesine sürülen sömürge halklar, ellerinde silah, uyanıp eskisi gibi yönetilmek istemeyip silahlarını sömürgecilerine doğrulttuklarında sömürgecilik sisteminin de ölüm çanı çalar. Yeni tip sömürgeciliği “keşfetmiş” Amerikalıların çıkarları da kendi “yeni”lerini yerleştirmek üzere “eski”sinin sahneden çekilmesini gerektirince, yüzyıla yaklaşan geleneksel sömürgecilik şurada burada halklar tarafından yenilgiye uğratılmaya başlar.
Güney Afrikalı ırkçı faşist rejim direnir, ömrünü uzatmaya uğraşır. Nafile çabadır, koşullar ırkçılara karşı dönmüş, rüzgar tersten esmeye başlamıştır.
FAŞİZMİN YÜKSELİŞİ IRKÇILIĞI PEKİŞTİRDİ
Daha Birinci Dünya Savaşı’na giderken “beyaz” yağma ve şiddete karşı kabile şefleri, kilise örgütleri ve kara derili halkın mücadeleci militanlarınca 1912’de toplanan Kongre, 1923’e kadar Güney Afrika Yerli Ulusal Kongresi adıyla anıldı. Ekim Devrimi ve Sovyetler Birliği’ni ortaya çıkaran koşullar ve SB ile birlikte, Afrika Ulusal Kongresi (ANC), özellikle siyah işçilerin bir mücadele örgütü olarak çalıştı. 1919’da işçilerin seyahat özgürlüklerini sınırlayan rejime karşı kampanyayı yürüttü. 1920’de, maden işçilerinin militan grevini örgütleyip destekledi. Kongre içinde sömürgecilikle uzlaşma ve “ılımlı”lık yanlılarının etkinliğiyse örgütün etkisini sınırlamaktaydı. Aynı süreçte güçlü işçi sendikaları ve partileri de kurulmaya başladı. 1921’de ırk esasına dayanmayan Güney Afrika Komünist Partisi kuruldu. Karşıt güç birikimi, örgüt ve mücadele, sömürgeci ırkçı rejimi sertleştirdi ve siyah işçileri yarı-kalifiye işlerden de dışlayan ırkçı yasa kabul edildi. Artık kara derililer ne oy kullanabiliyor ne de kalifiye ve yarı-kalifiye işlerde çalışabiliyorlardı. Dünyada faşizmin yükselişi Afrika ırkçılığının pekiştiricisi oldu.
YERLİ KABİLE REİSİNİN OĞLU MANDELA
1927’de ANC ırk ayrımcılığına karşı mücadelesini yeniden örgütlemeye ve Komünist Parti ile iş birliğine girişti. Sonradan bu yönelimden cayılsa da, komünistlerin etkisi sürdü.
II. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru, 1944’te, Afrika Ulusal Kongresi Gençlik Birliği kuruldu ki, bir yerli kabilesi reisinin oğlu olan Nelson Mandela bu örgütlenmede aktif  rol üstlendi. Kendi gücüne dayanarak mücadele çağrısı yapan örgütün grevler, direnişler ve boykotlar örgütlenmesini öngören “eylem programı”, ırkçı Ulusal Partinin Apartheid rejimini ilan etmesinden bir yıl sonra, 1949’da onaylandı. ANC’nin “Başkaldırı Kampanyası” içinde sivrilen ve ANC Transvaal bölgesi başkanı seçilen Mandela, 1961’de Komünist Partisi ile iş birliği yaparak silahlı eylemler de örgütleyen militan Umkhonto we Sizwe örgütünü kurdu. 1962’de tutuklanarak, sabotaj eylemlerinde bulunmak ve hükümeti devirmeye teşebbüsten müebbed hapis cezasına çarptırıldı. Cezasının büyük bölümünü Robben Adası’nda geçiren Mandela toplam 27 yıl cezaevinde kalarak bu alandaki rekorun sahibi oldu.
1994 YILINDA MANDELA BAŞBAKAN
Ünü Güney Afrika ve dünyaya yayıldı. Afrikalıların sembol ismi oldu. Cezaevinde kendisine önerilen iş birliği ve kara derililerin mücadelesini yatıştırma rolünü üstlenmeyi kabullenmeyerek direndi. Ancak kendisinden istenenlerin zamana yayılmış uzunca bir süreçte gerçekleşmesinin önüne dikilecek gücü kendisinde bulamadı.
Katliamdan başka çaresi kalmayan ve sık sık bunu uygulamakta olan Apartheid rejiminin daha yürüyecek yolu kalmamış, rejim uluslararası dayanak ve destekçilerince de terk edilmişti. Kanlı bir yıkımdan kaçınabilmesinin tek yolu, eski rejim yetkilileri ve yandaşlarının sömürgen yaşamlarının garanti edileceği bir devir-teslimdi ki, rolü Mandela’nın üstlenmesinden doğalı yoktu. Kağıt üzerinde anlaşma imzalanmamış olmalıdır, ancak büyük uluslararası güçler ve emperyalist devletlerle Güney Afrika kapitalizminin egemenleri, yerli tekellerin çıkarlarının korunacağı bir “rejim değişikliği” örgüt ki rejimin “patronu” faşist de Klerk, iktidarı törenle, bu kez değiştirilen seçim yasası uyarınca siyah çoğunluğun da oy kullandığı 1994 Seçimlerini ezici çoğunlukla kazanıp devlet başkanı olan Mandela’ya devretti.
Apartheid rejiminin belirli yasaları değiştirilerek siyah derililerinin siyasetten bütünüyle dışlanmasına son verildiği, ama kurumların hemen tümüyle eskisiyle aynı kaldığı koşullarda bir “toplumsal uzlaşma” sağlanmış ve yürütücülüğünü bir siyah olan Mandela üstlenmişti. Kapitalist emperyalist dünya memnundu, Mandela vakit geçirilmeksizin Nobel Barış Ödülü’yle “onurlandırıldı”. Ancak ırk ayrımcı zorbalığın aşırılığından kurtulmakla birlikte, siyahlar, özellikle siyah işçi ve emekçiler, eskisini pek de aratmayan sömürü ve zorbalık koşullarının ağırlığından kurtulmanın yeni çarelerini çoktan aramaya başladılar bile.
www.evrensel.net
Eklenme tarihi: 2013-12-07

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: