İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

2015’e az kala Ermenistan – Ermenistan Notları 1

Özlem Ertan
Birçoğu Anadolu kökenli olan Ermenistanlılar Ararat konyağı ve Kilikya birası içiyor. Erivan, güzel caddeleri ve meydanlarıyla Avrupa kentlerine benziyor… Uzun bir yürüyüşün ardından uğradığımız marketin raflarına bakarken Türkiye özleminin, pek çoğu Anadolu kökenli olan Ermenistanlıların yaşamında ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlıyorum. Rafların Ararat konyağı, Ani sigarası ve Kilikya biralarıyla dolu olması bunun en önemli göstergelerinden biri değil mi?

***

Birçoğu Anadolu kökenli olan Ermenistanlılar Ararat konyağı ve Kilikya birası içiyor. Erivan, güzel caddeleri ve meydanlarıyla Avrupa kentlerine benziyor.
Uçak havalandığında heyecanlıydım. Ne de olsa iki saat sonra uzun zamandır görmek istediğim Ermenistan’a ve bu dağlarla çevrili kadim ülkenin başkenti Erivan’a ayak basacaktım. Ermeniler için dağ olmanın çok ötesinde bir anlam taşıyan Ararat’ı (Ağrı Dağı) düşünürken havada uçuşan Ermenice, Türkçe kelimelere kulak kabarttım. Uçağın bayram tatilini fırsat bilerek Erivan yollarına düşen İstanbul Ermenileriyle dolu olduğunu bu sırada anladım. Sabaha karşı çevirmen arkadaşım Hrant Kasparyan, avukatlar Erdal Doğan ve Ali Özer ile Zvartnots Havalimanı’na indiğimizde kol saatim 02:30’u gösteriyordu. Erivan’da güneşin İstanbul’dan bir saat evvel doğduğunu düşünecek olursak aslında 03:30’du.
BATI ERMENİLERİ
1915’teki soykırımdan kurtulan Anadolu Ermenilerinin torunları tarafından kurulan Batı Ermenileri Ulusal Kongresi’nin davetlisi olarak gittiğimiz Erivan’a iner inmez vize almak için sıraya girdik. Mâlum, Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik ilişki olmadığı için bu işlemleri İstanbul’da halletmek mümkün değil. Pasaportunuzla Erivan’a geliyor, havaalanında size verilen formu dolduruyor ve Ermenistanlı görevlilerden vizenizi alıyorsunuz. Şükürler olsun ki polisler fazla zamanımızı almadı ve 04:00 gibi Zvartnots’tan çıkıp kapının önünde bizi bekleyen arkadaşımız Sevag Artsruni’yle kucaklaştık. Sevag, atalarının yaklaşık 100 yıl evvel ayrılmak zorunda kaldığı topraklarla yeniden ilişki kurmayı hedefleyen, bu amaçla sık sık Türkiye’ye gelerek siyasetçi ve sivil toplum temsilcileriyle görüşmeler yapan Batı Ermenileri Ulusal Kongresi’nin üyelerinden biri. Aylar evvel İstanbul’da tanıştığımız Sevag, atalarının Vanlı olduğunu söylemişti. Sabaha karşı bizi havalimanından alıp arabasıyla otele götürürken ise Erivan’ı anlatıyor.
ERİVAN’IN LAS VEGAS’I
Havaalanının adını, Erivan yakınlarındaki Zvartnots antik kentinden aldığını bu kısa araba yolculuğunda Sevag’dan öğreniyorum. Kente yaklaşırken otoyolun kenarında gördüğümüz, ışıklı tabelaları olan sıra sıra dizilmiş binaların kumarhane olduğunu bilgisini de ondan alıyorum. “Burası Erivan’ın Las Vegas’ı” diyor Sevag gülümseyerek. 20 dakikalık bir yolculuğun ardından Erivan merkezine girdiğimizde dikkatimi ilk olarak özenli ve ustalıklı bir mimarinin örnekleri olan taş binalar ve heykeller çekiyor. Kısa zaman sonra Erivan’ın besteci Arno Babacanyan ve şair Hovhannes Tumanyan’ın da aralarında olduğu Ermeni sanatçıların ve kahramanların heykelleriyle dolu olduğunu öğreneceğim nasıl olsa.
ERMENİ MİMARİSİ
Sevag bizi, şarkıları dilden dile dolaşan Ermeni halk ozanı Sayat Nova’nın adını taşıyan caddedeki Ani Oteli’ne bırakıyor. Onunla, ertesi gün buluşmak üzere sözleşip valizlerimizi odalarımıza yerleştiriyoruz ve saatin 04:30 olmasına aldırmayıp kent turuna çıkıyoruz.
Erivan, çok güzel bir kent. Caddeleri, sokakları ve meydanlarıyla Avrupa şehirlerini anımsatıyor. Bir kere yerler tertemiz ve binalar bakımlı. Şehir, İstanbul’dan farklı olarak düzenli ve iyi planlanmış. Birçoklarının zannettiği gibi yoksul bir görüntü yok Erivan merkezinde. Mağazalar ve eski taş binalarla çevrili caddelerde rahat rahat yürüyoruz. Güvenlik sorunu yok ve hava gayet güzel. Erivan ile ilgili en önemli ayrıntılardan biri de süpermarketlerin 24 saat açık olması ve tümünde döviz bozdurabileceğiniz gişeler bulunması. Bunun ne kadar büyük bir nimet olduğunu herhalde söylemeye gerek yok.
Sık sık muhalif gösterilere sahne olan Özgürlük Meydanı’na gidiyoruz. Ay ışığıyla yıkanan meydanda yürüyor ve berrak gökyüzünü izliyoruz. Bu arada opera, önündeki şair, yazar Hovhannes Tumanyan heykeliyle birlikte harika bir yapı. Görkemli ve Ermenilerin mimarideki ustalığının canlı kanıtı. Biraz ileride ise Erivanlıların uğrak yerleri olan kafeler var.
Etrafı, resmî binalarla çevrili olan Cumhuriyet Meydanı, kentin en güzel alanlarından biri. Bakımlı taş binalar, fıskiyeli havuz, çiçekler, çimenler… İnsanın aklından “Bu kentte yaşamak iyi olurdu” cümlesi geçiyor ister istemez.
Sabaha karşı Erivan sokaklarını süpüren yaşlı kadınlardan söz etmeden olmaz. Bunların çoğu emekli ve geceleri caddeleri, sokakları temizleyerek geçimlerini sağlamaya çalışıyorlar. Uzun bir yürüyüşün ardından uğradığımız marketin raflarına bakarken Türkiye özleminin, pek çoğu Anadolu kökenli olan Ermenistanlıların yaşamında ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlıyorum. Rafların Ararat konyağı, Ani sigarası ve Kilikya biralarıyla dolu olması bunun en önemli göstergelerinden biri değil mi? Kent gezisinden otele döndüğümde hemen uyuyorum; ne de olsa birkaç saat sonra yeniden Erivan yollarına düşeceğim.
ERMENİSTAN ANA
Ertesi gün hava açık ve güneşli… Sevag’ın arabasıyla geziyoruz. Erivan’a hâkim tepelerden birindeki Mayr Hayastan (Ermenistan Ana) heykeli tüm görkemiyle karşımızda. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Lenin’in heykeli kaldırılmış ve ondan boşalan yere Ermenistan Ana yerleşmiş. Ah bir de Ararat görünse… Dendiğine göre, Ararat nazlı bir dağ. Özellikle sonbahar ve ilkbaharda sisin arkasına saklanmayı seviyor, yüzünü öyle kolay kolay göstermiyor. Sonunda Erivan’dan kilometrelerce uzaktaki bir köyün yollarındayken Sevag’ın sesi beni kendime getiriyor. “Ararat” diyor Sevag. Hemen başımı camdan uzatıyorum. İşte o ulu dağ, ince bir sis tabakasının ardından da olsa bana bakıyor. Tabii ben de uzun uzun onu izliyorum.
SENİN ADIN DA HRANT
Ermenistan’a gelip Ararat’ı görebilmiş olmanın getirdiği tarifi pek de mümkün olmayan iç huzuruyla Erivan’a döndüğümüzde alışveriş yapmak için markete giriyoruz. Nasıl bilmiyorum ama etraftaki insanlar Türkçe konuştuğumuzu anlıyor ve bize ilgiyle bakıyorlar. Market çalışanlarından yaşlı bir teyze yanımıza gelip birşeyler söylüyor. Akabinde de Hrant ile konuşmaya başlıyorlar. Sonradan anlattığına göre, Türkiye’de yaşadığını öğrenince “Aaaa orada hâlâ Ermeniler var mı” demiş Hrant’a. Birkaç saniye sonra da onun cevabını beklemeden şöyle devam etmiş: “Doğru ya var. Hrant Dink de İstanbul’da yaşıyordu. Senin adın da onunki gibi Hrant.”
Babacanyan piyano çalıyor
Erivan, Ermeni sanatçı ve kahramanların heykelleriyle dolu. Kent merkezindeki en güzel meydanlardan birinde Sovyet döneminin en önemli Ermeni bestecilerinden Arno Babacanyan’ın devasa bir heykeli bulunuyor.
Erivan’da Edgar Allan Poe ile karşılaşmak
SABAHIN öğlene yaklaştığı saatler. Erivan’ın hemen hemen her caddesindeki banklarda sıcak havanın tadını çıkarmak isteyen yaşlılar oturuyor. Gençler, parklarda, havuz kenarlarında sohbeti koyultmuş. Özgürlük Meydanı’nın çevresindeki kafelerde ise her yaştan insan görmek mümkün.
Erivan’daki el yazması eserler müzesi Madenataran’a doğru yürüyoruz, birazdan girişinde Ermeni alfabesinin yaratıcısı Mesrob Maşdots’un görkemli bir heykelinin durduğu müzeye varacağız. Kendimi kaptırmış yürürken Amerikalı şair ve öykücü Edgar Allan Poe’nun resmini görüp duruyorum. Poe, bir apartmanın girişinden bana bakıyor. Başında ise meşhur “Kuzgun” şiirine vurgu yapmak için çizildiği belli olan bir kuzgun. Duruyor ve uzun uzun bakıyorum Poe’ya. Erivan’da bir gelenek var: Apartmanların hayatlarına resimler çiziyorlar, üstelik de çok güzel resimler… Kentin en işlek caddelerindeki apartmanlardan birine de Poe’yu çizmişler işte.
MADENATARAN’IN EL YAZMALARI
Onu ardımızda bırakıp yola devam ediyoruz. Aaaa o da ne? İlk bakışta göze tuhaf gelen, geniş şapkalı iki polis karşıdan geliyor. Erivan’da polislerin Sovyet döneminde de kullanılan geniş şapkalar taktığını böylece öğreniyorum. Sovyet döneminin diğer simgelerinden biri olan sarı minibüslerin yollarda olduğunu da aynı gün fark ediyorum.
Keşiflerle dolu uzun yürüyüşün ardından Madenataran’a varıyoruz. Ermeni ve Gürcü alfabelerinin yaratıcısı Mesrob Maşdots’un dev heykelinin önünden geçip müze binasının iki yanındaki merdivenlerden çıkıyoruz. İki katlı bir bina olan Madenataran’da 14.- 18. yüzyıldan kalma el yazmaları var. Çoğu Ermenice ve bir kısmının üzerinde desenler, çizimler, figürler, minyatürler var. Müzenin bir odasında Ermenice dışındaki dillerde, Arapça, Osmanlıca, Yunanca el yazmaları bulunuyor. Ermenistan’ın ve çevresindeki coğrafyanın tarihsel, kültürel mirasının izlerini taşıyan Madenataran, Erivan’daki gezilmesi gereken müzelerden biri. Yolu Erivan’a düşenler mutlaka görmeli.
“Bu halk, çocuğunun cesedine sarılamayan bir anne gibi…”
ARABA, tozlu yollarda kıvrıla kıvrıla ilerliyor. Erivan’ın şık binalarla çevrili merkezi geride kaldı. Tek tük evler, otobüs duraklarında bekleyen insanlar, ağaçlar var etrafta. Yol bizi Müreffeh Ermenistan Partisi Milletvekili Aragats Akhoyan’ın ofisine götürüyor. Aragats’ın aslında bir dağ olduğunu milletvekilinin ofisine giderken öğreniyorum. Ziyaretine gittiğimiz parlamenter, tıpkı Ararat gibi heybetli bir dağ olan Aragats’ın adını taşıyor.
Yolculuk pek de uzun sürmüyor ve biz müstakil bir ev görünümündeki büroda buluyoruz kendimizi. Eğer nerede olduğumuzu bilmeseydim içinde bulunduğumuz yapının sanat galerisi olduğunu zannedebilirdim. Aynı zamanda ressam olan Aragats Akhoyan’ın zengin sanat koleksiyonu binanın her tarafına yayılmışken başka nasıl düşünebilirdim ki? Birçoğu Ermenistanlı ressamların fırçasının ucunda hayat bulmuş tablolar, heykeller, el işçiliği ürünü objeler ve daha neler neler… Çevredeki eserleri hayranlıkla izliyor, tanımaya çalışıyoruz. Sonra da Aragats Akhoyan’ın odasına geçiyoruz. Doğrusu çalışma odası da binanın diğer kısımlarından farklı değil. Duvarlar tablolar, raflar ise heykel ve seramiklerle dolu.
Akhoyan, çok sempatik ve güleryüzlü, alışılageldik politikacı portresine pek uymayan biri. Üstelik de biz Türkiyelilere hiç de yabancı değil. Zira kendisi de Anadolulu. Atalarının soykırımdan evvel Van’da yaşadığını ve Ahtamar Adası’ndaki Surp Haç Kilisesi’nde senede bir düzenlenen ayine katılmak üzere dedelerinin memleketine geldiğini anlatıyor. Sonra da “Sınır açılmalı” diyor. Ermenistan ve Türkiye halkları arasında bir sorun olmadığını, iki toplum arasında yeniden iyi ilişkiler tesis etmenin yegâne yolunun iletişim kanallarını ve sınırı açmak olduğunu üstüne basa basa söylüyor.
Milletvekilinin Ararat hakkındaki ifadeleri aklımda yer ediyor. “Ermeniler çocuğuna kavuşamayan bir anne gibi” diyor Akhoyan. “Ararat, öldürülen çocuklarının cesedi gibi karşılarında duruyor. Onu görüyor ama bir türlü dokunamıyorlar.”
YARIN: Soykırımdan kurtulan ve köylerini Anadolu’daki ismiyle Ermenistan’da yeniden kuran Sasonluların ve Musadağlıların torunları anlatıyor.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: