İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Hak, devlet ve adamlarınındır!

Ali Topuzali / alitopuz@gmail.com

Başörtüsü özgürlüğüne mi sevindiniz? Kıyafetten işsizliğe giden yola bakın. Cemevi açılımı mı? Bir terör merkezi diyelim de. Mor Gabriel? Taraflar dava açabilir tabii!…Çocukların aslı nesli ne olursa olsun bağıra bağıra “Türk” olduklarının kendi sesleriyle kendi kafalarına kazınmasını amaçlayan “Andımız” seremonisi, “varlığı başka bir varlığa armağan olmayan” nesillerle işi olmadığının beyanıydı. Hükümetin son “açılım” paketiyle kaldırıldı, başka bazı kısmi iyileştirmelerle birlikte. Fakat eli hep hayatın üstünde tutan devlet, sevindirmekten çok sevinci kursakta bırakma yeteneğiyle de kendisini gösterir.

***
Başörtüsü özgürlüğüne mi sevindiniz? Kıyafetten işsizliğe giden yola bakın. Cemevi açılımı mı? Bir terör merkezi diyelim de. Mor Gabriel? Taraflar dava açabilir tabii!
Devletin bir eli hep hayatın üzerindedir. Örneğin Andımız bunun en veciz ifadelerinden biriydi. Çocukların aslı nesli ne olursa olsun bağıra bağıra “Türk” olduklarının kendi sesleriyle kendi kafalarına kazınmasını amaçlayan “Andımız” seremonisi, “varlığı başka bir varlığa armağan olmayan” nesillerle işi olmadığının beyanıydı.
Hükümetin son “açılım” paketiyle kaldırıldı, başka bazı kısmi iyileştirmelerle birlikte. Fakat eli hep hayatın üstünde tutan devlet, sevindirmekten çok sevinci kursakta bırakma yeteneğiyle de kendisini gösterir.
Başörtüsü ve özgür ifade
Devletin bir önceki sahiplerinin, yani eski egemenlerin “eğitim öğretim ve kamuda iş” sahasından sopalı eliyle ötelediği başörtülülere kısmi özgürlük gelen saatlerde, iktidar partisinin, yani yeni egemenlerin kudretli bir yetkilisi kıyafetini beğenmediği (dekolteymiş) bir çalışanın işsiz kalmasına yol açtı açıyor.
“Kimsenin kıyafetine karıştığımız yok. Aşırı bir gece kıyafetiyle gelip çok seyredilen bir televizyonda sunuculuk yapabilir misin? Bu hoş karşılanır mı? Dünyanın hiçbir yerinde bu hoş karşılanmaz” sözlerinden sonraki açıklamaları daha da ilginçti; twitter’dan özetle söyledi: TV, program ya da kişi adı vermedim. Bir birey, bir TV izleyicisi veya bir politikacı olarak bir konuda görüşümü dile getirmek de benim en tabii hakkım ve ifade özgürlüğümdür. TV programındaki sözlerimden yola çıkarak ‘hayat tarzına müdahale ediliyor’ gibi bir istismar konusu çıkarmak kötü niyetli bir çabadır.”
Cemevi ile terör merkezi
Şimdi, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, ifade özgürlüğü, izleyici olarak eleştiri hakkı vb. prensiplere yaslanarak ördüğü bu açıklamada çok şey var, bir şey yok: O kadının o işten atılması yanlıştır demiyor, hiç o taraflı değil. Yaslanılan prensiplerde de bir tuhaflık var: Devletlerin, hükümetlerin ve iktidar partilerinin yetkilileri de elbette “ifade özgürlüğü”nden yararlanırlar, fakat örneğin kendiliğinden gösterdiği gibi onların “ifadeleri” öyle herkesin ifadelerine benzemez, onların ifadeleri örneğin insanı işinden edebilecek kadar özgürdür.
Paket sonrası münazara festivalinde bir başka iktidar partisi yetkilisi ifade özgürlüğünü kullandı yine. Bir Genel Başkan Yardımcısı kudretinde değilse bile, yazılı, sözlü, görüntülü her mecrada rakip fikirlere taarruzlarıyla öne çıkan bir isim o da. Hükümetin paketinde Alevilere bir kuru isim çıkmasının ardından, “Canım ayrı paket yapılacak. Şöyle esaslı” minvalinde yatıştırma nutukları atılırken, yani kamunun umutlarını koruması istenirken, şöyle deyiverdi: “Ama Dev-Sol’un merkezi de olmamalı cemevleri. Dev-Sol’un terör örgütlerinin de merkezi olmamalı.”
İki açıklamada da bir özellik var, “açılım”ların neden eksik gedik olduğunu, neden kimi zaman baştan kadük kaldığını, neden nalıncı keseri misali sadece iktidardan yana çalıştığını gösteren bir özellik: Birbirileriyle ilgisi olmayan, birbirilerini yalanlamayan ya da doğrulamayan olgularla prensipleri bir arada kullanıyorlar. İlkinde sözlerinin yaptırım gücü olduğunu, eskilerinin deyimiyle senet karakterinde olduğunu bile bile “ifade özgürlüğü”ne atıf yapılıyor, isim zikredilmese de adres kamilen veriliyor. İkincide tekil bir gözlem (Gülsuyu olaylarındaki silahlı kişiler) hakkında konuşulan mekânın niteliğine çevriliyor. İlki hedefi saptırıyor, ikinci düpedüz karalamaya yöneliyor. Mehmet Metiner’e, Kaidecileri gösterip “Ama İslam da cami de terör merkezi olmamalı” dese biri, muhtemelen İslamofobik görmüş demokrat şövalye dehşetiyle ağzına geleni söyleyecektir.
Mor Gabriel’i bekleyen tehdit
Kursakta kalabilecek sevinçlerden üçüncüsü, Mor Gabriel kararıdır. Müjdeli kararı aldıktan sonra Vakıflar Genel Müdürü Adnan Ertem şöyle dedi: “Bizim kararımızla tek başına taşınmaz (Mor Gabriel mülkü) vakfın olmuyor. Bizim kararımız kanundaki süreçle alakalı ilk aşamalardan birisi. Burada Meclis olumlu karar alacak, bu olumlu karardan sonra tapu, şu anda o yerlerin tescilini yapacak.” Ertem, “Bu kararımızdan sonra da yargı yolu açık. Her idare kararından sonra yargı yolu nasıl açıksa bundan sonra da açık. Taraflar veya ilgililer bunu mahkemeye götürebilirler” ifadesini kullandı.
Bir gazetecinin, “Taraflardan kastınız Hazine ile Mor Gabriel Manastırı mı” sözleri üzerine Ertem, “Evet” karşılığını verdi. Ertem, aldıkları kararın idari bir işlem olduğunu, yargı aşamasının bir süreci olmadığını yineledi.
Genel müdürün ihtiyatlı sözlerinin bir nedeni olmalı. Öncelikle, iyi bir bürokrat olarak yaptığı işlemi vurguluyor: Biz tescil etmiyoruz, tescilin yolunu açan idari kararı veriyoruz, tapu tescil eder. Sonra da DAVA AÇILABİLİR. Kim açabilir? İlk davayı açanlar: Hazine ve köylüler.
Şimdi, iadenin yolunu açan mevzuat değişikliği 2002 yazındaki Anayasa değişiklikleriyle başladı. Ardından yasaları ve yönetmelikleri AK Parti yaptı. Uzun ve yorucu bir çabadan sonra, kısmi bir iade de sağlandı. Kısmi, çünkü 1936 beyannamesi esas alındı ve “cemaat vakıfları”yla sınırlı tutuldu. Özel kişilere ait mülkler, 1936’dan az önce el konulanlar (örneğin yaz boyu üstünde politik mücadelelerin yürütüldüğü Gezi Parkı’nın bir kısmının mermerlerinin de alındığı mezarlık) filan dışta tutuldu. Beyannamedeki birçok mülk de, “yeterince delil yok” denilerek iade edilmedi, daha da edilmeyecek. El koyan, alan, satan, üçüncü kişiye veren devletken, “Delil getirin” denilerek kepçeyle alıp damlalıkla iade tekniğiyle işin yürütülmesi uygun görüldü. Mor Gabriel iadesinde, iade sürecindeki ana sorunlar giderilmek yerine bir idari makamın (Vakıflar Meclisi) kararıyla, yargı kararının (Yargıtay) devre dışı bırakılması yolu seçildi.
Yargı alır, Meclis verir
Vakıflar Genel Müdürü’nün, süreçteki sorunu iyi gösteren bir beyanatı var: “Burada sıkıntılı olan şu: Eş zamanlı olarak Mor Gabriel’in müracaatıyla yargı kararının aynı zamana gelmiş olması. Yoksa Vakıflar Meclisi olarak biz daha önce yargıya konu olmuş, yargı tarafından hüküm altına alınmış birçok konuda karar verdik. Çünkü biz kanuna uygunluk denetimi yapıyoruz her ne kadar yargı o şekilde karar vermiş olsa bile.”
Uzatmadan belirtelim: İade mevzuatı, 2002 öncesi el koymaların tasfiyesini sağlıyor. Bu çerçevede 1936’da başlayan, 1974 Yargıtay kararıyla bir hırsızlık makinesine dönüşen mülkiyet rejiminin ürettiği sıkıntılar kısmen giderildi.
Yargı o kararı nasıl verdi?
Fakat ne Vakıflar Genel Müdürlüğü, ne de hükümet yetkilileri şu soruya cevap vermiyor: 2002 öncesindeki gaspları çözmek için çıkmış mevzuat, 2012’de Yargı kararıyla bir haksızlık yapılmasına nasıl engel olmaz? Nasıl “yargı kararı ile iade müracaatı aynı zamana” denk düşebilir.
Söyleyelim: İadenin damlalıkla olması için gösterilen özen, bunu mümkün kılıyor. Yargıtay’ın Mor Gabriel’e ilişkin son kararı, “hakkında hüküm verilen arsaların 1936 beyannamesi kapsamında olmadığını” dile getiriyor. Mevzuat ise 1936 kapsamında olmayan mülklere iade için onay yetkisini Vakıflar Meclisi’ne vermiyor. Sorun şu: Yargıtay’ın Hazine’ye tescil ettiği parseller, yargı kararıyla 1936 dışındaysa, Meclis nasıl içeri taşıyabilir? Meclis, 2002’den önceki yargı kararlarına rağmen iadeyi başlatacak onayı vermekle yetkili kılındı, fakat 2002 sonrasına değil. Eğer “2002 sonrasına da yetkilidir” denilirse, şu tuhaflık ortaya çıkar: Mahkemelerin verdiği ve vereceği kararlar, Vakıflar Meclisi’nin müdahalesiyle değişebilir! Böyle olursa kimsenin mülkü garantide olmaz!
Haklar, devlet ve adamları içindir burada; yurttaş haklarını Andımız’ı okutmadan da çiğnerler.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: