İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

AYM’nin yeni laiklik yorumu daha özgürlükçü bir yorum mu?

Mine Yıldırım
Sonuç olarak, AYM’nin daha özgürlükçü olarak nitelendirdiği yorumu, daha özgürlükçü bir yorum olmaktan çok, devletin özgürlükleri kısıtlamasını hiçbir değerlendirmeye tabi tutmadan olağan karşılayan ve bu yasak üzerinden devletin din işlerine daha fazla dahil olmasını ve – kendi algıladığı biçimiyle- çoğunluğun ihtiyaçlarını dikkate alarak İslam dini yönünde tercih yapmasını haklı gören bir yorumla sonuçlanmıştır. Karar, Anayasa’da ve yasalarda ne gibi hükümler yer alırsa alsın, yasaların uygulanma biçiminin önemini bir kez daha ortaya koymaktadır.

***
Anayasa Mahkemesi (AYM) Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)  üyelerinin “4+4+4” adıyla bilinen 6287 Sayılı Yasa’nın,[1] bazı maddelerinin iptaline dair başvurusuna ilişkin değerlendirmesinde laiklik ilkesine ilişkin olarak laikliğin “daha özgürlükçü” yorumu olarak adlandırdığı bir yorum ortaya koymuştur. Söz konusu “özgürlükçü” yorumun genel ilkeleri devletin tarafsızlığına ve bireylerin inançlarını açıklama haklarına vurgu yapmaktadır. Ne var ki, mesele bu ilkelerin eldeki dava konusuna uygulanması olduğunda, AYM’nin, ortaya koyduğu ilkeleri tutarlı bir şekilde uygulamak bir yana, Türkiye’de din ve inanç özgürlüğü hakkının mevzuatına ve özellikle de uygulamasına ilişkin birçok olguyu göz önünden bulundurmadan bir hüküm kurduğunu görüyoruz.
Aşağıda daha ayrıntılı bir şekilde açıklamaya çalışacağım gibi AYM’nin bu yorumu, devletin, çoğunluk inancına yönelik olarak sunduğunu ileri sürdüğü din hizmetleri aracılığıyla din alanına daha fazla girmesine olanak tanırken,  bireylerin ve grupların din veya inanç özgürlüklerinin, özellikle din eğitim ve öğretim alanında,  önündeki engelleri olağan karşılayan bir içtihat oluşturuyor. Bunu yaparken ise din eğitimi ve öğretimi alanındaki eşitsizlikleri görmezden geliyor.
Kararın dikkate alınması yeni bir laiklik anlayışı ortaya koyması açısından da önemli.  Nitekim, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç bu kararın sadece iki karşı görüşle, yani çok büyük ölçüde bir fikir birliği içinde çıktığı için “güçlü bir içtihat” olduğunu açıklarken, “daha özgürlükçü bir laiklik anlayışına” ulaştıklarını ve bunun ülkenin laiklikle ilgili sorunlarını çözebilecek bir yorum olduğunu vurgulamıştır.[2]
AYM’nin yeni laiklik anlayışı teoride gerçekten de ilerici. Buna göre laiklik, bireyin değil, devletin bir özelliğidir ve bireylerden laik olmaları beklenmez.  AYM  “laikliğe dair bu yeni özgürlükçü” görüşü şöyle tarif ediyor:
Laikliğin daha esnek ya da özgürlükçü yorumu ise dinin bireysel boyutunun yanında aynı zamanda toplumsal bir olgu olduğu tespitinden yola çıkmaktadır. Bu laiklik anlayışı, dini    sadece bireyin iç dünyasına hapsetmemekte, onu bireysel ve kollektif kimliğin önemli bir unsuru olarak görmekte, toplumsal görünürlüğüne imkân tanımaktadır. Laik bir siyasal   sistemde, dini konulardaki bireysel tercihler ve bunların şekillendirdiği yaşam tarzı devletin müdahalesi dışında ancak, koruması altındadır. Bu anlamda laiklik ilkesi din ve vicdan özgürlüğünün güvencesidir.[3]
Diğer bir vurgu ise çoğulculuğa yapılıyor:
Demokratik ve laik devletin temel amaçlarından biri, toplumsal çeşitliliği koruyarak,         bireylerin sahip oldukları inançlarıyla barış içinde bir arada yaşabilecekleri siyasal          düzenleri inşa etmektir. [4]
AYM’ye göre laik devlet, resmi bir dine sahip olamaz, din ve inançlara karşı eşit mesafe gözetir ve “bireylerin dini inançlarını barış içerisinde serbestçe öğrenebilecekleri ve yaşayabilecekleri bir hukuki düzeni tesis eden, din ve vicdan hürriyetini güvence altına alan devlettir”.   Bu özgürlükçü laiklik anlayışı, devlete negatif ve pozitif yükümlülükler yüklemektedir; “negatif yükümlülük, devletin bir dini ya da inancı resmî olarak benimsememesini ve bireylerin din ve vicdan hürriyetine zorunlu nedenler olmadıkça müdahale etmemesini gerektirmektedir. Pozitif yükümlülük ise devletin, din ve vicdan hürriyetinin önündeki engelleri kaldırması, kişilerin inandıkları gibi yaşayabileceği uygun bir ortamı ve bunun için gerekli imkânları sağlaması ödevini beraberinde getirmektedir.”
Ne var ki, bu yorum ilk bakışta laiklik ilkesi çerçevesinde devletin tarafsızlığına,  bireylerin din ve inanç özgürlüklerinin korunmasına ve çeşitliliğe vurgu yapıp devlete inanç özgürlüğünün garantörü rolünü yüklese de, yorumun  davanın temel meselelerinden birini oluşturan din eğitimi ve öğretimi konusuna uygulanma biçimini özgürlükçü bir anlayışla bağdaştırmak son derece güç.  Bunun nedeni yeni laiklik yorumunun devlete yüklediği, “bireylerin din veya inanç özgürlüklerini yaşamalarının önündeki engellerin kaldırılması” sorumluluğunu AYM’nin göz ardı etmesi. Bu sorumluluk, devletin din veya inancın eğitim ve öğretim yoluyla açıklanması hakkının etkin bir şekilde kullanılabilmesi için gerekli yasal düzenlemeleri yaparak din veya inanç gruplarının din eğitim veya öğretimi verebilecek kurumları açabilmesinin önündeki engellerin kaldırılmasını gerektirirdi.
Oysa, AYM bunun tam tersini yapıyor, yani mevcut engelleri olduğu gibi kabul ediyor. AYM hükmünü kurarken, Anayasa’nın 24. Maddesi’nin din eğitim ve öğretiminin ancak devletin gözetim ve denetiminde yapılabileceği belirttiğini hatırlatıyor. Gerçekten de 1982 Anayasası din veya inancın eğitim ve öğretim yoluyla açıklanmasını bir hak olarak tanımıyor, bu konuda bir düzenleme yapmakla yetiniyor.  AYM bu kuralı, uluslararası insan hakları standartlarıyla uyumlu olup olmadığını değerlendirmeden tekrar etmekle yetiniyor.  Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne Alevi bir ailenin başvurusuyla gündeme gelen ve Türkiye’nin AİHS’nin 1 No’lu Ek Protokolü’nün 2. Maddesi’ni ihlali kararıyla sonuçlanan Hasan ve Eylem Zengin Türkiye davasına referans yapıyor.[5] Ancak AYM, AİHM içtihadi konusunda sistematik bir yaklaşımdan çok seçmeci bir yaklaşımla Türkiye’deki uygulamaları meşrulaştıracak ifadelere yer veriyor.  Avrupa’da din dersleri konusunda farklı uygulamalar olduğuna işaret ederken, belirli bir dinin öğretildiği din dersleriyle, dinler hakkında nesnel ve tarafsız bilgiler içeren “dinler hakkında öğretim” diye niteleyebileceğimiz dersler arasındaki önemli farkları göz önünde bulundurmadan,  sadece farklı uygulamalar olduğuna dikkat çekiyor. Bunu yaparken Türkiye’nin de kendine özgü farklı bir uygulama oluşturma hakkına işaret etmek ister gibi görünüyor. Öte yandan, Zengin davası kararının Türkiye için sonuçlarını ve Din Kültürü Ahlak Bilgisi (DKAB) derslerinin içeriğine ilişkin gerektirdiği değişiklikleri görmezden geliyor. Hatırlanacağı gibi AİHM, DKAB derslerinin “objektiflik ve çoğulculuk kriterlerine” uymadığına ve daha da önemlisi Eylem Zengin’in ebeveyinin dinsel ve felsefi inançlarına saygı duymadığına karar vermişti.[6]
AYM, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve 5580 Sayılı Özel Öğretim Kurumları Yasası’na referansla  din öğretiminin ancak devlet eliyle yapılabileceğini ve din öğretimi konusunda özel öğretim kurumları açılamayacağını belirtiyor.  Bunun üzerine AYM özgürlükçü bir yorumun gerektirdiği akıl yürütmenin tersi bir yol izleyerek şöyle bir hüküm kuruyor: Devlet gerek din eğitimi verebilecek öğretim kurumları açmak yetkisi, gerekse zorunlu DKAB dersleriyle din eğitimi konusunda “tekel” konumuna sahiptir ve bireylerin din öğretimi için kendi kurumlarını oluşturma hakları bulunmamaktadır.  Laiklik ilkesi, devletin pozitif yükümlülüğünü daha da net bir şekilde ortaya koymaktadır. O halde, dava konusu olan seçmeli din derslerini devletin pozitif yükümlülüğünün gereğidir.
AYM’nin kurduğu mantığı, insan hakları ve özel olarak düşünce, din veya inanç özgürlüğü hakkının uluslararası standartlarıyla bağdaştırmak mümkün gözükmüyor.
Bunun nedeni, AYM’nin, daha önce laikliğin gerektirdiği pozitif yükümlülüğü “devletin, din ve vicdan hürriyetinin önündeki engelleri kaldırması, kişilerin inandıkları gibi yaşayabileceği uygun bir ortamı ve bunun için gerekli imkânları sağlaması ödevi” olarak tanımladığı halde, bu ilkeyi uygularken, devlete bireylerin veya dini grupların din eğitimi ve/veya öğretimi verebilecek kurumları kurabilmelerinin “önündeki engelleri kaldıracak”  bir pozitif yükümlülük yüklememesidir. Aksine, AYM, uluslararası hukuki standartlar göz önünde bulundurulduğunda haklılığının ispatlanmasının hayli zor olacağı din öğretimi kurumları kurma önündeki genel yasakla ilgili herhangi bir değerlendirme yapmadan- dolayısıyla bu yasağı kabul edilebilir görerek- seçmeli din öğretimini bir pozitif yükümlülüğün gereği olarak görüyor.
Pozitif yükümlülük konusunda dikkat edilmesi gereken bir nokta uluslararası insan hakları hukukunda “laiklik ilkesinin negatif ve pozitif yükümlülüğünden” söz edilmemesidir. “Laikliğin gerektirdiği pozitif yükümlülük”ten ziyade, diğer temel haklarda olduğu gibi, düşünce, din veya inanç özgürlüğünün gerektirdiği negatif ve pozitif yükümlülük doktrininden söz edilebilir. İnsan haklarında devletlerin pozitif yükümlülüğü, sadece hakkın kullanılmasında engel olmaktan kaçınmanın (negatif yükümlülük) ötesinde, hakkın etkin bir şekilde kullanılması için gerekli önlemlerin alınmasının sağlanması anlamı taşımaktadır.  AYM’nin bu tanımı ilkesel olarak “özgürlükçü laiklik yorumu” içinde benimsediğini görüyoruz.
Sonuç olarak, AYM’nin daha özgürlükçü olarak nitelendirdiği yorumu, daha özgürlükçü bir yorum olmaktan çok, devletin özgürlükleri kısıtlamasını hiçbir değerlendirmeye tabi tutmadan olağan karşılayan ve bu yasak üzerinden devletin din işlerine daha fazla dahil olmasını ve – kendi algıladığı biçimiyle- çoğunluğun ihtiyaçlarını dikkate alarak İslam dini yönünde tercih yapmasını haklı gören bir yorumla sonuçlanmıştır. Karar, Anayasa’da ve yasalarda ne gibi hükümler yer alırsa alsın, yasaların uygulanma biçiminin önemini bir kez daha ortaya koymaktadır.
[1] Hatırlanacağı gibi 6287 Sayılı Kanun ile eğitim alanında bazı köklü değişimler yapılmış ve bu bağlamda “Temel Dini Bilgiler (İslam),” “Hz. Muhammed’in Hayatı” ve “Kuran-ı Kerim” başlıklı üç seçmeli ders, orta okul ve liselerde 2012-2013 eğitim öğretim yılında okutulan seçmeli dersler havuzuna eklenmiştir.
[2] Yeni Asya, “Özgürlükçü Laiklikte Birleştik”, http://www.yeniasya.com.tr/haber_detay2.asp?id=54096, 24.04.2013
[3] Anayasa Mahkemesi Kararı, E: 2012/65, K: 2012/128, 20.9.2012, R.G. Tarih-Sayı : 18.04.2013-28622.
[4] Anayasa Mahkemesi Kararı, E: 2012/65, K: 2012/128, 20.9.2012, R.G. Tarih-Sayı : 18.04.2013-28622.
[5]  AİHM, Hasan ve Eylem Zengin Türkiye, Application No. 1448/04, 09.10.2007.
[6]  AİHM, Hasan ve Eylem Zengin Türkiye, Application No. 1448/04, 09.10.2007,
para. 70.
Hakkımızda     İletişim     © 2013 ANA[L]İZ. TESEV.

http://anayasaizleme.org/index.php/aymnin-yeni-laiklik-yorumu/

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: