İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Direniş, inkar ve yüzleşme

Ayşe GÜNAYSU

Çok büyük şeyler oldu, oluyor, daha da olacak gibi. Böylesi olmamıştı. Türk toplumunda bir milyon kişi direniş için bir araya gelmemişti. Fırat’ın bu yanında bir eşik geçildi, artık gerisine düşülemeyecek bir eşik. Bir araya gelmesini düşünemeyeceğimiz insanlar zorbalığa, devlet terörüne karşı omuz omuzaydı. Eşik geçildi derken yalnızca en üst noktada bir milyonu bulan direnişe doğrudan katılanlardan değil, olayları izleyen, yüz karası TV kanallarına rağmen sosyal medya üzerinden yaşananlara tanık olan on milyonlarca kişiden bahsediyorum. Bu kez devlet terörü “bizim” başımıza gelmişti. Önceden yıllarca, defalarca, izlemiştik

televizyon ekranımızda. Diyarbakır’da, Lice’de, Şırnak’ta, daha sayısız Kürt il ve ilçelerinde korkunç sahneler görüyorduk haber programlarında, arada, kısa süreli. Ama sanki dünyanın öbür ucunda oluyormuş gibi, sanki Hindistan’da ya da Latin Amerika’da yaşanan şeylermiş gibi seyrediyordu büyük bir çoğunluğumuz. Bu yüzden biraz “sanal”dı, biraz gerçek dışı gibiydi. Bizden uzaktı. Bu kez bizim başımıza geldi ve dehşete düştük. İnanamadık.

Beni çok seven, çok iyi yürekli, çok entelektüel en yakın akrabam telefonda, tam o sırada Halk TV’yi izlemediğimi, böylece de, yerde gaz yemiş halde perişan CHP milletvekilini görememiş olduğum için bana çıkışıyordu: “Sizin zaten heyecan duymanız için olayın ya Kürtlerle ya da Ermenilerle ilgili olması gerek”. O kadar akıllı, o kadar zeki, memleket meselelerine duyarlı insan, BDP milletvekillerinin defalarca yaralandığını, birisinin polis saldırısında gaz kapsülü tarafından bacağının parçalandığını, diğerinin kalçasının kırıldığını biliyordu bilmesine ama, o gerçekten gelişmiş, bilgi dolu, ayaklı kütüphane gibi beyninde bunlar kayda geçmemişti. Esas kendisinin heyecanlanması için CHP’li vekilin kötü duruma düşmesi gerektiğinin bile farkında değildi.
Ben şimdi, mikro ölçekte tarih yazan, o korku eşiğini aşmış insanların sunduğu unutulmaz karelerden, gaz bombalarının, basınçlı sularının üzerine yürüyen kitlelerden, bu kez gerçek bir sivil halk hareketiyle karşı karşıya olduğumuz gerçeğinden, bütün bu insanı tepeden tırnağa sarsan, iyi ki bu günleri gördüm dedirten şeylerden bahsetmeyeceğim. Çok konuşuldu, çok yazıldı, hala yazılıyor, daha da yazılacak. Ben Fırat’ın bu tarafında az yazılan, az okunan, az görülen, oysa meselenin özüyle, ruhuyla ilgili olan birkaç şey söylemek istiyorum.
Gezi Parkı, Hilton Oteli, Divan Oteli, Ordu Evi, Radyo Evi, Askeri Müze’yi içine alan o geniş arazi 500 yıllık bir Ermeni mezarlığıydı. Devlet 1931’de bu araziyi gasp etti. Gezi Parkı’nın gasp edilmesinin, ikinci bir gasp olayı olduğunu, bunu da hatırlamak gerektiğini söylediğimde birçok alanda en yakınımda olan arkadaşlarımdan bazıları tarafından Ermeni meselesi konusunda takıntılı insan muamelesi gördüm. Bunca şey yaşanırken bunu hatırlama ve hatırlatmanın ne kadar anlamsız olduğuna ilişkin sözler işittim. Çünkü Türk toplumunda ancak bir avuç diyebileceğim bu bilinçli, son derece politize, üstelik bedel ödemiş, hapislerde yatmış dostlar için tarihte soykırım, etnik temizlik, yağma ,evet vardı, olmuştu olmasına ama ayrı bir yerde duruyordu. O başkaydı, şu an yaşanan devlet terörü başkaydı. İşin içine soykırım ve yağmayı karıştırmak, o an yaşanan mevcut durumu karartmak, uğranılan şiddeti küçümsemek, ortaya konulan direnişin değerini düşürmekti.
Görmek istenmeyen şey şu: Devlet büyük suçlar işlemişse, bunları inkar etmişse, inkar bütün hızıyla devam ediyorsa, tüm adaletsizlikler ve zorbalıklar birbirine bağlıdır ve bir bütün oluşturur. Hele toplum da o devlete inanmış, inkarın ortağı ve bizzat taşıyıcısı olmuşsa o zaman bütün bir toplum için inkar bir varoluş biçimine dönüşür. Sonuç: Toptan inkar.
Hıristiyan halkların soykırımlarını, etnik temizlikleri, Kürtlere yapılan geçmiş zulümleri bir yana bırakalım, şu son birkaç on yılda Kürtlerin aralıksız yaşadığı, içine doğduğu dehşeti bir şekilde bilmek ama kayda geçirmemek, iç dünyasına almamak, yani sonuçta Kürtlerin yaşadığını inkar, bu kez, zulmü yaşayan “bizler” olunca sarsıldı. Ama mesele şu ki, bir varoluş şekli olarak inkar darbe almasına rağmen bilince çıkmadı.
Hala bilinçlerde ve vicdanlardaki yarılma devam ediyor. Halk TV’de birisi direnen kitleleri izleyicilere tarif ederken, defalarca bunların “Tarlabaşı’ndan gelen gruplara” benzemediğinin altını çiziyor. “Medeni yüzlü, iyi giyimli, Boğaziçi öğrencisi görünümlü, normal insanlar”mış. “Medeni” yüz! “Normal” insan! O suçluyu suçsuzdan ayıran sınır bu. Tarlabaşı’ndan gelenlerle, medeni yüzlü Boğaziçili gençler ayrımı.
Gezi Parkı’nda bir pankart. Çok güzel. Ne diyor? Mahalleme, meydanıma, ağacıma, suyuma, evime, tohumuma, ormanıma, köyüme kentime, parkıma dokunma.
Ataları, o parkın bulunduğu yerde yatarken, kemikleri mezarından çıkarılmış darmadağan edilmiş bir adem kızı ekliyor: Mezarıma, ölüme dokunma.
Bunu kaç kişi duyuyor?

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: