İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ekopolitik Panel: Sevan Nişanyan’la Ermeni Meselesi Üzerine

Mayıs ayında Ekopolitik çatısı altında misafir ettiğimiz Sevan Nişanyan ile Ermeni Kimliği, Ermeni İsyanları, Ermeni Meselesi ve Çözümleri hakkında bir söyleşi yaptık. Ermenilerin tarihi ve bugünkü durumları çerçevesinde şekillenen ilginç sohbetimizin yanında, kendisinin bu konudaki engin bilgi hazinesi karşısında merakla dinlediğimiz bu söyleşiden bazı başlıkları siz Ekopolitik okuyucularıyla paylaşmaktan mutluluk duyarız.

 Sevan Nişanyan Kimdir?
1956 doğumlu, Ermeni kökenli yazar, dil bilimci ve öğretim üyesidir. Orta öğrenimini Işık Lisesi ve Robert Kolej’de tamamladı. 1974’te ABD’ye giderek Yale Üniversitesi ve Columbia Üniversitesi’nde tarih, felsefe ve Güney Amerika Siyasi Sistemleri üzerine eğitim gördü. Kitapları arasında Adını Unutan Ülke (Türkiye’de adı değiştirilen yerler sözlüğü), Yanlış Cumhuriyet / Atatürk ve Kemalizm Üzerine 51 Soru, Ankara’nın Doğusundaki Türkiye, Elif’in Öküzü ya da Sürprizler Kitabı sayılabilir. Ayrıca, Agos gazetesindeki köşe yazarlığının yanı sıra, 29 Ekim 2008 ve 14 Aralık 2009 tarihleri arasında Taraf gazetesinde “Kelimebaz” adıyla dile ilişkin köşe yazıları yazdı. Bu yazıları iki ayrı kitapta toplanarak “Kelimebaz – 1” ve “Kelimebaz – 2” isimleriyle yayımlandı.
Mayıs ayında Ekopolitik çatısı altında misafir ettiğimiz Sevan Nişanyan ile Ermeni Kimliği, Ermeni İsyanları, Ermeni Meselesi ve Çözümleri hakkında bir söyleşi yaptık. Ermenilerin tarihi ve bugünkü durumları çerçevesinde şekillenen ilginç sohbetimizin yanında, kendisinin bu konudaki engin bilgi hazinesi karşısında merakla dinlediğimiz bu söyleşiden bazı başlıkları siz Ekopolitik okuyucularıyla paylaşmaktan mutluluk duyarız.
Ermeni Olmanın Temel Unsuru Nedir?
M.S. 300 yılı civarında Ermeniler Hristiyanlığı kabul etmişler. Hristiyan olmalarının nedeni belki kısmen bir politik dengedir. Çünkü Ermenistan bu tarihte Batı’da büyük Roma İmparatorluğu, Doğu’da kocaman Sasani İmparatorluğu arasına sıkışmış küçük bir dağ ülkesidir, her iki tarafın dengelerini gözetmek zorunda olan küçük bir krallıktır. Ne zaman ki İran Sasanileri 3. yüzyılda çok güçlü hâle gelirler ve Zerdüşt dinini emperyal bir din olarak dayatmaya çalışırlar ve Ermenilerin o bölgedeki otonomisi, özerkliği tehlikeye girer, o zaman Ermeni devletinin ileri gelenleri Batı’da, Roma’da hâkim olan Hristiyan dinine geçmenin en iyi seçenek olduğuna karar verirler. Böylece M.S. 301 yılında Ermeni kralı vaftiz edilerek Hristiyanlık dinini benimser. Bunun Ermeni tarihinde çok önemli bir rolü vardır çünkü siyasi olarak son derece zayıf olan, merkezi otoriteyi hiçbir zaman güçlü bir şekilde kuramamış, sürekli iç çekişmelerle, bölünmelerle veya beylik kavgalarıyla meşgul olan Ermeni topluluklarının ortak paydası, ulusal kimliğinin temel unsuru bu tarihten itibaren Hristiyanlık olur. Çok kısa bir süre sonra Ermeni Hristiyanlığı Bizans’taki hâkim akımdan kendini ayrıştırır ve ayrı bir mezhep olarak kendini tanımlar. Ermeni kilisesi ulusal kimliğin temel taşıyıcısı hâline gelir. Nasıl ki Yahudi milleti bir din ile tanımlanmıştır, 4. yüzyıldan itibaren Ermeni milleti bir din ve son derece kendine özgü bir mezhep ile tanımlanmaya başlar. Ermeni kilisesinden çıkan kişi Ermeni olmaktan da çıkar. Rum olur, ya da daha sonraları Arap olur veya Türk olur. Ama Ermeni mezhebine mensup olmayan Ermeni diye bir şey, ta 18.-19. yüzyıla gelinceye dek manasızdır. Mesela Osmanlı nüfus rakamlarına baktığınızda Kars’ta 30-40 tane Rum köyü görülür. Kimdir bunlar? Ermenice konuşan Rumlardır. Yani etnik köken olarak mutlaka Ermeni olan fakat din ve mezhep itibariyle Rum-Ortodoks kilisesine bağlı oldukları için artık Ermeni sayılmayan kişilerdir. Yani 1700 yıldır Ermeni olmanın temel tanımlayıcı unsuru Ermeni kilisesine mensup olmaktır.
Ermeni Komitacı Kimliği Nasıl Oluştu?
18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa’dan esen rüzgârlar Türkler kadar, hatta onlardan bir-iki kuşak önce başlayarak Osmanlı Ermenileri’ni de etkilemiştir. Avrupa’dan gelen fikirler sonucu Ermeni kilisesini fazla muhafazakâr, hurafelerle dolu, gerici, şarklı bulan bir entelektüel kesim türemiştir. Türkler için bu çözümü daha zor olan bir problemdir, çünkü arada din farkı vardır. Avrupalılaşayım dersen, din uçurumunu aşmak kolay değildir. Buna karşılık Ermeniler açısından sonuçta her iki taraf da Hristiyan’dır, Avrupalılaşmak için dinini değiştirmek gerekmez, mezhebini değiştirmek yeter. İşte bu durumdan ötürü Katolik Ermeniler ve bir süre sonra da Protestan Ermeniler sorunu çıkar. Katolik Meselesi ta 1699’dan, Osmanlı’nın Avrupa karşısında yenilgiye mahkûm olduğunun anlaşıldığı günden itibaren vardır. Protestan meselesi 19. yüzyılda, İngiltere’nin ve sonra Amerika’nın güçlenmesiyle gündeme gelir. Ermeniler sonuçta bu toprakların insanıdır; Türklerin Avrupalılar konusundaki duygu ve düşünceleri neyse, Ermenilerin de hemen hemen aynıdır. Düşünün: Kendi toplumunuzun, kendi kültürünüzün çağdaş dünya karşısında yetersiz kaldığını hissediyorsunuz. Öbür yandan Avrupalılarla aranızda o kadar büyük bir duygu ve düşünce birliği yok, onların dinini kabul etmeyi de gururunuza yediremiyorsunuz. O zaman ne yapacaksınız? Devrimci olacaksınız başka çareniz yok! Solcu olacaksınız. Bu tam Tanzimat döneminde 1850-60’lardan itibaren yetişen genç Ermeni kuşağının yazgısıdır.
Ermeni Komitacı Örgütleri Nasıl Kuruldu?
Bu Ermeni genç muhtemelen Anadolulu bir ailenin çocuğudur. Hâli vakti yerinde olan amcası ya da babası tarafından Avrupa’ya gönderilir ve Avrupalı fikirlerin etkisi altında kalmakla beraber Avrupa’yı da benimsememektedir. Sonuçta 1860’lardan itibaren devrimci bir Ermeni kuşağı yetişir. Bunların çoğu eğitimli ve kaliteli insanlardır. Bizim çok tanıdık olduğumuz bir kimliktir bu, Avrupa’ya gider, iyi eğitim alır, memleketi kurtarmak hevesiyle geri döner. Oradayken Anadolu’daki köylüleri duymuştur ancak onlar hakkında pek bir bilgisi yoktur. Bir araya gelip bir dernek kurarlar, sağ yumrukları ya da sol parmakları havaya kaldırırlar ve bir bayrak yapıp, yemin ederler ve bir devrimci örgüt kurarlar. İlk kurulan devrimci örgüt Hınçak örgütüdür, İsviçre’nin Cenevre kentinde kurulmuştur. Kurucusu Sorbonne’da öğrenci olan 23 yaşında bir genç çocuktur. Kendinden iki yaş büyük olan, Rus Marksistleriyle tanışan, serbest aşkı savunan Ermeni kızı Maro’ya âşık olur. Cenevre’de buluşurlar ve bir Marksist devrimci örgüt kurarlar. Amaçları Anadolu’yu kurtarmaktır. Sosyalisttir bu gençler, Ermeni milliyetçisi değildir. Fakat ister istemez mücadeleleri onları Ermeni milliyetçisi yoluna sokar. Köyden gelen genç aydının bir kültür çatışması hâlinde girdiği gibi bir kimlik çatışmasıdır bu.
Osmanlı Devleti’nden Talep Edilen Ermeni Reformları Nelerdi?
93 Rus-Osmanlı harbinde Osmanlı’nın çöktüğü, çökmek üzere olduğu, kaçınılmaz bir şekilde çökeceği duygusu, Türkler de dâhil olmak üzere tüm unsurlara egemen olur. Dolayısıyla o dönemde Ermeniler, daha ziyade İstanbul’un Ermeni ileri gelenleri, padişahtan Ermeni reformu talebinde bulunurlar. Ve Berlin Antlaşması ile Osmanlı Devleti bu reformları kabul edip ve doğuda Ermeni unsurunun refahı, vs sağlamak için orada yasa güvenliğini, adaleti, özgürlüğü vs güvence altına almak üzere bir takım reformların yapılacağına dair söz verir. Kâğıt üstünde bütün Anadolu halkına yönelik taleplerdi. Gerçekte de Kürt aşiretlerinin doğurduğu anarşik yapıya karşı yerleşik unsuru, yani öncelikle Ermeni unsurunu güvenceye almayı hedefleyen reformlardı. Çünkü bölgenin sosyal düzeni, Kürt feodal aristokrasisi, 1830’larda ve 1840’ların başında Osmanlı tarafından yok edildi ve bunun sonucu olarak da doğuda bir anarşi ve kargaşa ortamı doğdu. Kürtlerin Zemanê aşireti dedikleri bir aşiret kargaşası bölgeye egemen oldu. Silahı olanın baskın yaptığı, davar ve kız kaçırdığı, mal yağmaladığı bir ortam doğdu. İşte bunun üzerine Osmanlı Devleti’nden güvenlik talep ettiler, bir takım yerel oluşumların meydana gelmesine devletin izin vermesini istedi.
İlk Ermeni İsyanları Nasıl Meydana Geldi?
İşte bunun üzerine Ermeniler Osmanlı Devleti’nden güvenlik talep ettiler, bir takım yerel güvenceler istediler. Daha radikal olan unsurlar ise aksi takdirde vergi ödemeyeceklerini ilan ettiler. Bugün Maraş vilayetine dâhil olan, güncel adı Süleymaniye olan Zeytun’da isyan bu vergi meselesinden çıktı. Zeytunlular eskiden beri Ayasofya Vakfı’na ödedikleri harç dışında, devletin güvenliği sağlamaması durumunda, vergiyi vermeyeceklerini ilan ettiler. Osmanlı Devleti de bunu isyan olarak kabul etti ve üzerlerine askeri birlik sevk etti. Bunun üzerine Sason’da da isyan çıktı – Sason bugün Batman’a bağlı bir ilçedir, son derece dağlık, ulaşımı zor bir bölgedir. Sason Ermenileri de vergi ödemeyeceklerini ilan ettiler.
Bu Ayaklanmaların İnsan Unsuru Nedir?
Bu ayaklanmaların insan unsuru, Türk kamuoyunun pek bilmediği bir konudur. Biraz anlatayım. Mesela Hamparsum Boyacıyan var, Murad kod adıyla efsaneleşen. Hamparsum Adanalı’dır, İstanbul’da Tıbbiye mektebinde okur, devrimci olur, Hınçak örgütüne katılır. Devrimin şehirlerde değil ancak köylüyü örgütleyerek yapılacağını savunur. Kalkar köylüyü bilinçlendirmek için Zeytun’a gider. Anadolu köylüsü tabii önce bu arkadaşa uzaydan gelmiş gibi bakar. Ama bir süre sonra cesaretiyle, zekâsıyla kendini kabul ettirmeyi başarır. Çerkez saldırganlara karşı köylüleri örgütlemeye başlar. Resmi metinlere bakarsınız bu kişi komitacıdır, teröristtir, bebek katilidir, yabancı ajanıdır. Ama bütün bu boş edebiyat bize ne Murad’ın muradının ne olduğu, ne de köylüyü nasıl kendine bağlamayı başardığı hakkında bir fikir verir. Sonuçta hükümet isyanı askeri birlik sevk ederek ezmeye karar verir. İş çığırından çıkar. Bir avuç teröristi yok etmenin zannedildiği kadar kolay olmadığı anlaşılır. Ufak tefek birkaç başarıdan sonra Zeytun halkında Osmanlı’yı yenebileceklerine dair bir inanç vücuda gelir. Dersim de böyledir, Kürt isyanları da böyledir, Makedonya da böyledir. Sonuçta o kadar acıklı ve aptalca bir hikâye ki bu, tüm tarafların zavallılığına bakıp şaşıyorsunuz. Sason’daki durum da aynı şekilde gelişir. Sason’da da Şebinkarahisarlı Antranik adlı genç bir militan lider konumuna geçer. Bir avuç çeteciyle beraber 1904’e kadar süren efsanevi bir mücadele verir. Birkaç yerde Osmanlı ordusuna zayiat verdirir. Otuz kişilik çetesiyle Surp Arakelots manastırında, ki Muş’un biraz doğusunda yolun güney tarafındadır, bin kişilik Osmanlı birliğine karşı üç hafta direnip sağ kurtulmaları destan gibi anlatılır.
Ermeni İsyanları’nda Rus ve İngiliz Desteği Var Mıdır?
Zannetmiyorum. Rus politikası ta 1905’e dek son derece muhafazakâr bir Rus milliyetçiliği çizgisindedir. Rus Ermenistanı’ndaki tüm Ermeni okulları 1880’lerde kapatılmış, Ermenice yayın organları yasaklanmış, Ermeni kilisesi nefes alamayacak hâle getirilmiş, Ermeni devrimci örgütleri şiddetli polis baskısına uğramıştır. Rus devlet politikasının Ermenilere sempati göstermeye başlaması Çar II. Nikola devrinde, 1905 ayaklanmasından sonraki dönemdedir. Ermeni milliyetçi örgütlerine yardım politikasının mimarı 1905’ten sonra Kafkasya valisi olan Vorontsov’dur. İngiltere’nin 19. yüzyıl sonunda Abdülhamit dönemi Türkiye’ye yönelik politikası Amerika’nın bugünkü politikasına çok benzer. Bu reformlar yapılmazsa ve bu katı politikalarda ısrar edilirse, sonunda Rus’un kucağına düşülme riski konusunda uyarmışlardır. Olayın özeti budur. İngiliz politikasının özeti budur. Nasıl bir çıkarı olabilir İngiltere’nin? Hristiyan dayanışması diyorsanız, yok öyle bir şey. Ancak Rusya’nın son derece mantıklı bir nedeni vardı Ermeni kartını oynaması için. Eğer Ermenistan’ı yani Fırat’ın doğusunu Türkiye’den koparırsa, bir sonraki adımda Rusya dost bir ülke üzerinden Akdeniz’e çıkabilir. İngilizlerin komşu topraklarda bir pozisyonu yok. Yani İngilizlerin Ermenileri denetim altına almakla varabilecekleri bir yer yok. İngilizlerin bütün çabası Osmanlı Devleti’ni modernize etmek ve Tanzimat ile gelen İttihad-ı Anasır anlayışını geliştirmek – ki böylece Ermenilerin vesairesinin istikrarsızlık unsuru olması engellensin. Buna karşılık Rusya’nın politikası sistemli olarak Ermenileri Rusya’yı dost ve kurtarıcı olarak görecekleri bir noktaya çekmektir.
Ermeniler İsyanları Sırasında Etnik Bilinç Var Mıydı?
Etnik bilinç her zaman bunun bir unsuruydu. Üst üste binen birkaç katman vardı diyebiliriz. Sason’un köylüleri Sason’un ağalarına karşı direndiler. Ama tanım gereği tüm ağalar Müslüman idi çünkü silah taşıyan unsur Müslüman idi. Belki biraz deşilirse, o ağanın da aslında Ermeni olduğu çıkabilir ortaya. Ne zaman ki ağa olmak sevdasına düşmüştür, o zaman Müslüman olmuştur veya Müslüman olduğu için ağa olma fırsatını bulmuştur. Müslüman olduğu için askeri birliklerle ya da Müslüman bürokrasisiyle daha yakın bir temas içine girmiştir. Haraç veren pozisyonundan haraç alan pozisyonuna geçmiştir. Sason’daki isyanda ise bazı Kürt aşiretlerinin isyana destek verdiğini, bazılarının ise Müslüman etiketli devletten yana olduğunu görüyoruz.
Millet-i Sadıka İsmi İlk Ne Zaman Kullanıldı?
Millet-i Sadıka işi II. Mahmud zamanının olayıdır, yoksa tarih boyunca Ermeniler için hayat güllük gülistanlıktı, sadık sadık yaşadılar diye bir şey yok. Ne zamanki Rumlar isyan etti 1821’de, o dönem İstanbul’da birçok kilit mevkide bulunan güçlü Rumlara karşı Sultan Mahmud bir nefret ve intikam politikası gütmeye başladı. Bütün Rumlar devletle ilgili makamlardan atıldı, bunların yerine çoğu yerde Müslüman memur getirmek söz konusu olmadığı için Ermeniler getirildi. Millet-i sadıka işte o dönemin terminolojisidir, “bak bunlar Rumlar gibi nankör değil” mesajını taşır. Karaköy’den Kabataş’a gelirken ki sağdaki Nusretiye Camii tam o yılların eseridir, Krikor Amira Balyan’a yaptırılmıştır, bir gayri Müslim tarafından yapılmış olan ilk padişah camiidir. Millet-i sadıka ifadesi yanlış hatırlamıyorsam ilk kez bu vesileyle telaffuz edilmiş. Yani 600 yıllık Osmanlı tarihi içerisinde küçücük bir dönemin tabiridir.
Ermeniler Arasında II. Abdülhamit Algısı Ne Yöndeydi?
Ermeni ilericileri ve devrimci örgütleri II. Abdülhamit’e karşı aktif olarak mücadele etmiştir. Sebep sultanı Türk’ün temsilcisi olarak gördüklerinden değil, gerici düzenin temsilcisi olarak gördükleri içindir daha çok. Eski ve köhne devlet yapısının temsilcisi olarak görüldü, bu nedenle de devrimci hareketin hedefi hâline geldi. 1908 ihtilalinde Ermeni devrimci örgütleri İttihat ve Terakki ile çok yakın işbirliği içerisinde çalıştılar. Bugün II. Meşrutiyet’in ilanı anlatılırken hep Selanik anlatılır, oysa aynı günlerde patlak veren bir de Erzurum İhtilali vardır. Erzurum hareketinin içerisinde İttihat ve Terakkicilerden çok, Ermeni devrimci örgütleri vardır ve istedikleri şey bağımsız Ermenistan değil, tıpkı Selanik devrimcileri gibi, hürriyet, uhuvvet ve müsavattır. Sanırım İttihat ve Terakki ile Ermeni hareketinin yollarının ayrılmasında en önemli dönüm noktası 1909 Adana olaylarıdır. Bizde tarihçilerin yeterince üstünde durmadıkları bir olaydır. Adana’da 31 Mart 1909’da önce İttihatçılara karşı başlayan ayaklanma, sonuçta on binlerce Ermeni’nin katliamdan geçirtilmesiyle sonuçlanmıştır. O olayların sonunda İttihat ve Terakki ile Ermeniler arasına büyük bir güvensizlik girmiştir. Meclis grubunda hâlâ İttihatçılar ile Taşnakçılar birlikte hareket etmiş olsalar da, bu tarihten sonra ilişkilere kuşku ve korku hâkim olmuştur.
1895’e Giderkenki Süreçte Ermenilerle İlişkiler Nasıl Kopuyor?
Doğuda reformların bir türlü yapılamaması sanırım en önemli unsurdur. Bunlar temel devlet fonksiyonlarının reformlarıdır; yani can ve mal güvenliğinin sağlanması meselesidir. Can güvenliği, mülk güvenliği ve vergi adaleti… İkinci olarak Ermeni toplumu bir kültürel evrimden geçiyor. Sonraki kuşak daha sabırsız bir kuşak, devrim yoluyla sorunları çözmeye çalışan bir kuşak. Üçüncüsü ekonomik olarak kalkındıkça, (19. yüzyılın sonu büyük bir kapitalistleşme, kalkınma ve yatırım dönemidir Osmanlı’da) kalkındıkça biz niye bu adamlara haraç ödemeye devam edelim şeklinde bir düşünce filizlenmiştir. Ayrı bir devlet kuralım fikri başlangıçta yoktur ya da varsa bile pek hayali, pek marjinal bir rüyadan ibarettir. Bugün bağımsız Kürdistan ne kadar gerçekçi bir şeyse, o dönemde de bağımsız Ermenistan aşağı yukarı bu kadar gerçekçi. Bağımsız Ermenistan fikri ciddi şekilde ancak 1914’te patlak vermiştir. Savaş çıktıktan sonra film kopmuştur o noktada. Ondan önce gerçekten bağımsızlığı düşünen ya da ifade eden kimseye rastlamazsınız, birtakım şairane ifadeler dışında.
1915’li yıllarda, Osmanlı Devleti, Coğrafyasında Başka Azınlıkların da Olmasına Rağmen, Niye Ermenilere Tehcir Uyguladı da, Türklere Abazalara Çerkezlere Zazalara vs Uygulamadı?
Müslim ile gayri Müslim’i ayıralım. Osmanlı Devleti’nin temel içgüdüsü Müslim vs. gayri Müslim üzerine kuruluydu. Mesela Türk ile Kürd’ün ayrışması 1920’leri bulacaktır. Daha önce böyle bir ayrım yoktur. Müslümanlar “biz” iken gayrimüslimler “öteki”dir. Anadolu’da 2 tane önemli gayri Müslim topluluk vardı, biri Ermeniler diğeri de Rumlardı. İkisi arasında şu fark vardı, Rum’u kovarsan gidecek yeri vardı, Ermeni’yi kovarsan gidecek yeri yoktu.
Ermeni Tehciri Ne Zaman ve Ne Şekilde Gerçekleşti?
1915 hadiselerini değerlendirirken önce bir kavramsal ayrım yapmakta fayda vardır. Olayın ne derece taammüden, ne derece kasten ve ne derece tesadüfen olduğunu değerlendirmemiz lazım. Ceza hukukunda biliyorsunuz kasıt ve taammüt farklı şeylerdir. Taammüt demek bir cinayeti önceden planlayarak, tasarlayarak işlemek demektir. Ancak taammüt yoksa kasıt yok demek değildir. Taammütsüz fakat kasıtlı olan cinayetler vardır. Adam bana bir söz söyler, bana vuracağından korkarım, adamı öldürürüm. Bunda taammüt yoktur ancak kasıt vardır. Planlanmamıştır, ama bu demek değil ki kasıtlı cinayet değildir. 1915’de çok büyük bir katliam oldu, bu konuda hiçbirinizin bir şüphesi olmasın. 1913 yılındaki en son nüfus sayımında, Osmanlı’nın bugünkü Türkiye olan sınırlarında 1 milyon 300 bin Ermeni yaşıyordu topraklarda. Yaklaşık Osmanlı nüfusunun %10 veya %11’i kadardı ve buna Kars ve Ardahan dahil değildir zira o tarihlerde Osmanlı sınırlarına dahil değildirler. Ermeni kaynakları da 1 milyon 800 ya da 900 bin civarında bir rakam vermektedir ve bunlar da sağlam rakamlardır çünkü vaftiz kayıtlarından çıkarılmıştır. Hakikat muhtemelen ikisinin ortasında bir yerlerdeydi. Belki bazı insanlar hem Müslüman hem de gayri Müslim olarak kaydolunmuştu.
İlk Soykırım İddiaları Ne Zaman Ortaya Atıldı?
Soykırımdan sonraki dönemden 1965’e kadar bu konu aslında pek fazla açılmamıştı. O dönem Ermenilerin birçoğu acılarını kalplerine gömmeyi tercih etmişlerdi. Soykırım meselesini canlandırma eğilimi önce Rusya’da çıktı. İlk kez 1965’te Sovyet Ermenistan’ında soykırım anılmaya başlandı. Genocide mıdır değil midir tartışması ortaya kondu. Amerika’daki Sovyetçi Ermeni cemaatleri ile Taşnakçı Ermeni cemaatleri rekabet hâlindeydiler. Yani Ermenistan’ı hakiki Ermenistan sayanlarla Ermenistan işgal altındadır ve dolayısıyla da biz ona düşmanız diyenler arasında bir tartışma vardı. Taşnaksutyun o dönemde belki inisiyatifi Sovyetlere kaptırmamak için, soykırım mücadelesine gaz vermeye başladı. Bu noktada Türkiye’nin yapması gereken, hiç şüphesiz hepimiz için trajik şeylerin olduğunu kabullenip, Anadolu olarak topyekûn fakirleşildiğini teslim edip, karşılıklı üzüntülerin bildirilmesi ve barışılması ile belki bir anıt filan yapıp olayı bitirmekti. Bitirilebilirdi yani. Türkiye bunu yapmadı, yapamadı, yapması da mümkün değildi. Çünkü soykırım hâlâ devam ediyordu o sırada. Soykırımı sadece öldürmek olarak görmemek lazım, soykırım Türkiye’deki gayri Müslim cemaatlerin topyekûn ortadan kaldırılması çabasıdır. Türkiye 1964’te İstanbul’daki Rumları sınır dışı etmekle meşguldü. 1960’ların sonunda Türkiye hâlâ Anadolu’da ve İstanbul’daki Ermeni cemaat varlıklarını yok etmek çabası içerisindeydi. Hâlâ burada kalmış bir avuç Ermeni’yi sınır dışı etmenin ve mallarına konmanın peşindeydi. Hâlâ o dönemde İstiklal Caddesi’nde Ermenilerin ve Rumların elinde olan dükkânları zapt etme çabası içindeydi. Dolayısıyla Türkiye gayri Müslim politikasında bir esneklik gösterebilecek pozisyonda değildi.
Sizce Soykırım Ne Zaman Sona Erdi?
Benim tahminime göre soykırımın sona erdiği tarih 1983-84 ve 1985’tir, yani Özal dönemidir. Yani 1983 Türkiye’nin içerideki gayri Müslimleri yok etme politikası, gayri Müslimleri hukuk dışı, illegal yollarla korkutarak malına el koyarak haksızlık yaparak ülkeden sürme politikasının duraksadığı tarihtir. Gerçi 1970’lerde Türkiye’de herhangi bir politika var mıydı sorusu da tartışılabilir, zira 70’lerde dağıldı Türkiye, ancak 1980 de generaller eski kafayla hâlâ aynı şeyleri yapmaya çalıştılar. Özal döneminde bu sona erer. Bunun kurumsal tarihi, yani Ankara’da neler oldu, hangi emirler verildi vs. bilmiyorum. Ama aktif zulüm politikasının sona erdiğini görürüz. Derken 2002, özellikle de 2005 yılı, soygun ve imha politikasının terk edilmekle kalmayıp, meselenin üzerine gidilmesi gerektiğinin farkına varıldığı tarihtir.
Tazminat Meselesi İlk Ne Zaman ve Ne Şekilde Tartışılmaya Başlandı?
Bu tazminat muhabbeti yanlış hatırlamıyorsam 1998 ve 1999’dan önce telaffuz edilmemişti. Ancak Türkiye dışarıda ciddi bir şekilde zemin kaybetmeye başladıktan sonra ve içeride aklı eren bir takım Türkler Coşkun Kırca ve şürekâsı ile nereye kadar gidebileceğini sorgulamaya ve düşünmeye başladıkları noktada bu tazminat konusu ortaya atılmaya başlandı. Bundan önce hiçbir kaynakta ben tazminat meselesinin ciddi bir şekilde geçtiğini hatırlamıyorum. Tazminat meselesi karmaşık bir mesele ve konunun hukuki boyutunu ben pek fazla bilmiyorum. Yurt dışındaki birkaç Ermeni toplantısında da konuştum ve bu tazminat konusundaki ısrarı ahlaken çirkin bulduğumu ifade ettim. Olur, mu öyle şey? Diye beni ayıpladılar fena hâlde. Hukuki yönden bunun sağlam dayanakları olduğuna inananlar var. Ahlaki yönden de şu argümanı öne sürenler var, yani tazminat para meselesi değildir ancak bir suç işlenmişse bunun bir ceremesi olması gerekir şeklinde savunanlar var. Yani suçu kabul eden niye ceremesini kabul etmesin ki diyen var. Ben politik ve ahlaki olarak tazminat meselesinin yanlış olduğuna inanıyorum. Yeterince hukukçuyla konuşursanız sizi tazminatın gerekliliği konusunda mutlaka ikna ederler. Yani adamın dedesinin Anadolu’da büyük miktarda bir arazisi varsa ve buna devlet el koymuşsa neden buna itiraz etmesin ve araziyi geri almasın demenin çok da fazla savunulamayacak bir tarafı yoktur. Ancak ben gençliğimde sosyalisttim ve onun da tortusu olabilir bu düşüncemde, zira mirasın da temel ve güçlü bir hak olduğuna inanmıyorum. Yani miras hakkı varsa var, ama 99 sene sonra niye miras hakkı olsun ki hâlâ?
Ermeni Meselesi Nasıl Çözümlenebilir?
Ermenilerin büyük nefretinin temelinde, Ermenilerin bu olay üzerinde bu derece bir saplantı ve psikoz hâlinde yaklaşmalarının temelinde bir kırgınlık yatmaktadır. Vatanı saydığı ve 3 kuşak sonrasında da hâlâ vatanı saydığı yerden kovulmuş olmak, oradan uzakta olmak, üstelik bir de inkâr edilmiş olmanın üzüntüsü vardır. Dedelerinin mezarının yıkılmış olması, dedelerinin toprağının arazisinin adının unutulmuş, kilisesinin yok edilmiş olmasının verdiği bir acı vardır. Ermeni toplumunun bunu aşabilmesi için Türkiye ile barışması gerekmektedir.
Türkiye ise 20. yüzyılın başında olan olaylardan ötürü korkunç bir kültürel, zihinsel, sosyal ve ekonomik bir fakirleşme içine girmiştir, bundan 100 sene önceki Van ile bugünkü Van arasında korkunç bir uçurum vardır, gerileme olmuştur. Cumhuriyet propagandasına boş verin, 20. yüzyılda Anadolu medeniyet açısından feci sayılacak boyutta gerilemiştir. Türkiye’nin bu hakikat ile yüzleşmesi gerekiyor. Türkiye’nin kendi yalanlarından ve isterisinden kurtulması için, kendi bayrak sallama hırsından kurtulması için geçmişiyle tanışması ve barışması gerekiyor.
Daha büyük politika açısından düşündüğümüz takdirde, Türkiye’nin önündeki ufkunu daraltan en büyük engellerden biri Ermeni Meselesi’dir. Potansiyel olarak bütün dünyada Türkiye’nin müttefiki olması gereken sayıca küçük fakat etkice büyük bir topluluk olan Ermeni toplumu Türkiye’ye düşman olduklarından yurt dışında her fırsatta Türkiye’nin zararına çalışmalar yapıyorlar. Bunu ezemiyorsan, barışma yoluna git ve diyaloga başla.
Türkiye’nin Kafkasya’daki güç potansiyelinin önündeki en büyük engel de Ermenistan engelidir. Oysaki Ermenistan en azından bağımsızlığa kavuştuğu ilk günlerde bağımsızlığının bir bölümünü Türkiye ile takas etmeye dünden razıydı. Çünkü öteden beri Rusya’nın egemenliği altında ezilmişti, en azından bir değil de iki patronun olmasıyla kendine bir manevra alanı kazanabilecekti. Eğitim düzeyi çok yüksek olmasına rağmen fakir bir ülkedir Ermenistan. Bu ülke ile özellikle Türkiye’nin Kuzeydoğu bölgesi ekonomik anlamda birbirini tamamlayan yerlerdir. Bundan hem Ermenistan hem de Türkiye büyük fayda kazanacaktır. Artı, Türkiye’nin dünya kamuoyundaki olumsuz imajını iyileştirmenin en önemli yollarından biri Türkiye’nin Ermenilerle ve Ermenistan ile barışmasıdır. Bu yolda yapılabilecek olan bir şey, bir süreden beri bizim üzerinde çalıştığımız, konuştuğumuz ve gitgide daha çok insanın kulak vermeye başladığı bir yöntem şu olabilir. Son 100 yıl boyunca kendi rızası dışında Türkiye vatandaşlığını kaybeden herkese ve onların belki üçüncü kuşağa kadar çocuk ve torunlarına tek taraflı olarak Türkiye vatandaşlığı hakkı tanınmalıdır. Yüz kişiden belki onu bu teklifi kabul edecek, onların da belki biri bilfiil Türkiye’ye gelecektir. Fakat sembolik olarak olağanüstü bir davranış olacaktır bu. Bu Türkiye’nin özür dilemeden ve kendini küçük görmeden bu olayla başa çıkabilmesinin en şık yöntemlerinden birisidir.
Van’da Uygulanması Planlanan Proje Nedir?
Geçtiğimiz aylarda bir birkaç arkadaşla böyle bir proje attık ortaya. Şu aşamada gerçekleşmeyecek gibi görünüyor, ama hayali bile güzel, anlatayım isterseniz. İlk teklif Van’ın resmi veya yarı resmi ileri gelenlerinden gelmiş, Van Gölü kıyısında Ermeniler bir tatil köyü yapsa destekleriz demişler. Bu konu bana geldi. Biliyorsunuz Şirince’de köy kurma ve köy onarma konusunda epeyce deneyimim var. Gittik Van’a. Orada eskiden beri hayallerimi süsleyen, olağanüstü güzellikte bir yer var. Devasa dağlar arasında sıkışmış bir küçük sahil düzlüğü, karşıda Ahtamar adası görünüyor, arkada dimdik bir dağın tepesinde ortaçağdan kalma kocaman bir kilise harabesi. Burada yapılacak olan şeyin bir gönüllü gençlik projesi olması lazım. Zengin ve yaşlı Ermeniler böyle bir yere gelmez, yatırım mantığıyla girişilecek bir iş değil bu. Bizim burada sıradan bir tatil köyü değil, tamamen geleneksel tarzda, 100 yıl önce köyler nasıl idiyse öyle bir köy kurulması lazım, hayvanıyla toprak damıyla tezeğiyle ve bunun bir gönüllü projesi olması lazım dedim. Dünyanın her yerinden Ermeni gençlerin gelip burada 15 gün 1 ay bilfiil çalışacakları, köy koşullarında yaşayacakları, hayvancılık yapacakları ve buradaki Kürt veya Türk köylülerle iç içe olacakları bir köy kurulması lazım dedim. Ama aynı zamanda bir kültür tatili, atalarımız zamanında nasıl yaşamışsa, bunu görecekler ve aynı zamanda Türk gençlerinden de katılım olacak ve o yöredeki Kürt köylerine karşı kalkınma projesi de hayata geçirilecek tarzda bir köy kuralım dedim. Çok beğenildi fikir. Resmi makamlarla da görüştük, hatta başbakanlıkta da birkaç temasımız oldu. Yurt dışındaki Ermenilere de fikri anlattık, büyük heyecanla karşılandı. Ama İstanbul’daki Ermeni kurumlarından şimdilik pek bir destek göremedik. Aman aman deyip kaçanlar oldu. Ben de ilk baştaki şevkimi kaybettim maalesef. Şimdilik bu aşamadayız, ama yarın ne olur bilemem.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: