İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Irkçılık, ayrımcılık, cinsiyetçilik sınırsız

Mukaddes Erdoğdu Çelik
Midyatlı Süryani Favlus Ay, adını ve soyadını Paulus Bartuma olarak değiştirmek için yola çıktığında, 1934 tarihli Soyadı Kanunu’nun  “yabancı ırk ve millet isimleri soyadı olarak kullanılamaz” diyen 3. maddesine takılır.,. Din ve inanç alanı da tepeden tırnağa ayrımcılıkla yönetilmektedir. Türkiye’de bir Hıristiyan; bir imamın karşısında kelime-i şahadet getirince Müslüman olur ve basın olayı bir kahramanlık öyküsü gibi sunar, ulusal bayram olur. Ama bir kadın manken Yunanistan’da Hıristiyan olur. Basın ihanetten başlayıp alçaklıkla devam eder. Alevilerin cemevini, cümbüş evi ilan edebilir devlet yetkilisi.

Midyatlı Süryani Favlus Ay, adını ve soyadını Paulus Bartuma olarak değiştirmek için yola çıktığında, 1934 tarihli Soyadı Kanunu’nun “yabancı ırk ve millet isimleri soyadı olarak kullanılamaz” diyen 3. maddesine takılır. O da, “herkesin dil, ırk, din gibi sebeplerle ayrım gözetilmeksizin eşit” olacağını söyleyen Anayasa Md. 10’e aykırılıktan dava açar. Savcılık ve yerel mahkeme talebi haklı bularak maddenin iptali isteğiyle Anayasa mahkemesine gönderir.
Gelin görün ki Anayasa Mahkemesi aykırılık görmez. Gerekçesi, maddeden de daha açık bir eşitsizlik ve ayrımcılık savunusu: “Yasa önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve uygulamaları gerektirebilir”. Ve zaten “Yasa koyucu, [bu]kural ile, aynı topraklarda ve ortak atmosferde yaşayan vatandaşlar yönünden ulus kimliği ve dili altında toplanan bir dil kimliği anlayışı getirmiştir” der. (Mahkemenin sekiz üyesi ise kararı “Herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı”nı koruyan 17. maddeye ve BM Irk Ayrımcılığı Sözleşmesi’ne aykırı bularak şerh düşüyor). Resmî Gazete’nin 12 Temmuz günkü sayısında yayımlanan karara temel oluşturan mantık, anlayış ve oluşturduğu toplumsal bilinç birbirini tamamlıyor; ırkçılıktan sömürgeciliğe ve asimilasyona, ayrımcılıktan eşitsizliğe, şovenizme, linçlere varılıyor. Oysa soyadını Türkçe kökenli (bu Türkçe köken de çok tartışmalı ya, şimdi onu geçelim) bir sözcükle değiştirmek amacıyla mahkemeye başvuran kişi gayet rahat isteğini gerçekleştirebilmekte ama tersi bir durumda eşitsizlik açığa çıkmakta. Birkaç yıl öncesine kadar çok sayıda Kürt çocuğu Kürtçe isim alamıyor, “milli kültürümüze uygun düşmeyen” adlar koymaya kalkışan ana babalarsa yargılanıyordu. Kürt halkının verdiği kavga ile 2003’te bu yasak kaldırıldı; Rojin’ler, Helin’ler serbest olabildi. Soyadı Kanunu’nu yasağı halen sürüyor. Ermeni kardeşlerimizin soyadları da bir tuhaf Türkçedir. Çünkü Türkçeye uyarlanmaya çalışılmıştır her biri, çoğunun adı zaten Türkçedir. Ermeni olduğunu gizlemek zorunda kalanlar da hiç az değildir. Ayrımcılığın ve asimilasyonun yine de en çarpıcı örneği bence, Kürt özgürlük siyasetçisi Ahmet Türk’ün soyadının “Türk” olmasıdır.
Kürtler, Çingeneler, Lazlar, Çerkesler fiili gerçeklikleriyle hukukta ifadelerini bulmaz. Özcesi vatandaş; ırk, dil, din aynı olmak zorunda; Türk-Müslüman. Okullardaki Yurttaşlık bilgisi dersi, askerlik bilgisi dersi, din dersi Türk ve Müslüman’ı, Türk yurdunu (ve tabii onu koruyan Türk askerini) yüceltmek içindir. Irkçılığın, asimilasyonun, ayrımcılığın ve her türlü şovenizmin yeşerdiği kaynak burası.
“Vatandaş hassasiyeti” de bunları korumak için gereklidir zaten. Tam 24 Nisan günü Ermeni asker Şevag Şahin Balıkçı, en “yakın” arkadaşının silahından çıkan kurşunla öldü. Otobüste Kürtçe konuştukları için bir dağ başında iki Kürt bu “hassasiyet” ile indirildi. İstanbul’un göbeğinde tramvayda Kürtleri kovmaya kalkışanlar “böyle” hassas vatandaşlardı. İzmir’den Kürtleri çıkarmak projeleri dillendirilmesi böyle bir hassasiyet. Eskişehir’de Türk bayrakları aynı nedenle “sıradan” vatandaşlarca açıldı. Sürmekte olan Zeytinburnu hadiseleri de öyle; “sıradan faşizm”.
Din ve inanç alanı da tepeden tırnağa ayrımcılıkla yönetilmektedir. Türkiye’de bir Hıristiyan; bir imamın karşısında kelime-i şahadet getirince Müslüman olur ve basın olayı bir kahramanlık öyküsü gibi sunar, ulusal bayram olur. Ama bir kadın manken Yunanistan’da Hıristiyan olur. Basın ihanetten başlayıp alçaklıkla devam eder. Alevilerin cemevini, cümbüş evi ilan edebilir devlet yetkilisi.
Anayasa Mahkemesi bir süre önce de kadın mücadelesinin kazanımlarını gasp etme girişimlerinin suç ortağı oldu; kadınlara, evli olduğu erkeğin soyadını taşımak zorunluluğunu dayatan kararnameyi Anayasa’ya uygun buldu. Daha dün adamın biri, “Kadın diye anlaştım transeksüel çıktı, öldürdüm” diyordu rahat rahat. Cinsel kimlikler çok yönlü bir ayrımcılık ve ağır homofobik tehdit altında. Kadın cinsine yönelik ayrımcılık kadın cinayetleri çağına ulaştırdı bizi.
Yazıya başlarken konu, Süryani kardeşin isim değişikliği talebi üzerinden Anayasa Mahkemesinin ayrımcılık yapmasıydı ama orada durmak mümkün olmadı. Zira ayrımcılığın; Osmanlı’dan başlayan ve Türkiye Cumhuriyetinin yapı taşlarından olan “vatandaşlık projesi”nde somutlaşan ırkçılıktan, cinsiyetçilikten, sömürgecilikten, militarizmden (aynı özde kapitalist emperyalist dünyaya açılan) kaynaklandığı nice biçiminin iç içe yaşadığı bu coğrafyada söze sınır çizmek gerçekten de çok zor. Tümü de sınırsız ezilme halleri ve tümü birden tümümüzü hedefliyor. Hangimiz gadre uğruyorsak o gün hepimiz birimiz olursak eğer, bu birleşik düşmanları gündemimizden düşürebiliriz. Yani, tümünü yenmek mücadelesi de sınırsızca birbirine bağlı

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: