İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Arsuz Mektubu 1-2

Leon Erarslan
Sevgili Arkadaşlar; Bu yazın zor geçeceği baştan belliydi. Bir kere tam emekli olmuştum. İşim yoktu. Önceleri yazı işleri ile uğraşır teselli bulurum demiştim. Ancak bir türlü dizlerimi kırıp bilgisayarın önüne oturamadım. Bu nedenle kendimi çiftçilik işlerine vurdum. Kıyasıya çalışıyor, yorgun düşünce yatıp dinleniyordum. Beslenme uzmanının verdiği formüle göre yiyeceklerimi ayarlamama rağmen bu yaşam şekli şekerimi yükseltmişti. 

Derken yazın ilk rahatsız edici olayı başladı. Dördüncü kattaki evimize, bitişikteki çam ağacının dallarından fare giriyordu. Başlangıçta, hoşgörülü davranmaya çalıştım. Ancak eşim onların yavrulaması halinde sonucun felaket olacağını devamlı hatırlatması üzerine, önce hafif tertip bir ihtar tehdidi oluşturdum. Zehirli buğday ile yemlemeye başladım. Hem besleyip hem de öldürüyordum! Heyhat, kuşların varlığını unutmuştum. Yaptığım hatanın vahametini anladım. Sadece fareleri hedefleyen kapanla yakalama tekniğine döndüm. Kapanların kurulduğu ilk gün arkadaş yakalandı. Zaten yeri yurdu belliydi. Çok kolay oldu. Bu dertten kurtulduk.
İkinci dert bir bakıma bireyseldi. Doktor, vücudumdaki kan miktarını düşük bulmuştur. Kaynım ek analiz istedi. Bu kez kanda demir eksikliği ve yüksek sedimantasyon belirlendi. Enfeksiyon vardı. Kolonoskopi ve endoskopi yapmak gerekiyordu. Kanser hastası mı olmuştum? Eminim, etrafımdakiler bana bu gözle bakıyorlardı. Araştırma halen neticelenmiş değil. Şikâyetim yok. Hatta hasta olduğuma hiç inanmıyorum. Yine de beni rahatsız eden bu tetkikleri yapmaya mecburum. Hele bir S. Azvadzadzin bayramı geçsin, ondan sonra Allah Kerim.
Üçüncü dert bana göre daha netameliydi. Hırsız sabaha karşı yatak odamızdan eve girmiş, evin içinde attığı altı yedi adım içinde iki telefonumuzu, para çantalarımızı götürmüştü. Benim çantamdaki banka kartları ve ehliyetim daha cazip gelmiş olacak ki onları beraberinde alıkoymuş hanımınkini balkondaki sandalyenin üstüne boşaltmıştı. Götürdükleri neyse, hırsızın varlığı ve cüreti tüm komşuları tedirgin etmeye yetmişti. Herkes kendine göre bir savunma oluşturdu. Kimi panjurlarını kapatmadan, kimi balkon dahil evin tüm elektrik lambaları yanık olmadan yatamaz olmuştu. Ben ise ehliyetimin arka yüzündeki imza nedeni ile hala bir sahtekârlığa uğramak endişesindeyim.
Bu beladan kurtulmak için balkon demirlerine daha çok çiçek saksısı astım. Belki atlayıp içeri girmesi daha zor olur diye. Bir de balkona harekete duyarlı bir lamba koydurdum. Bu sayede hırsız tekrar geldiğinde önceden haberim olur.
Bu teferruat yanında son beş yazda olduğu gibi ki gibi Füsun Sayek Sağlık ve Kültür Etkinlikleri hazırlığı geri planda devam ediyor. Sekiz gün sürecek bu seneki etkinliklerin hazırlığına yardımcı olabilmek arzusu ile çırpınıyoruz. Gelecek davetli ve dost-akraba sayısı yüzü aşkın, yerel ahali çabası. Tek başına kayın biraderimin bu işin altından nasıl olup da çıkacağı ise bir muamma. Bana getir götür işi ancak düşüyor. Memnuniyetle yapıyorum.
Apışıp kaldığım bir konu daha var etkinlikle ilgi. O da İlber Ortaylı’nın yapacağı söyleşi. 1915 olaylarını “Mukatele” olarak betimleyen zatı muhteremin daha ileri düzeyde neler söyleyebileceğini doğrusu çok merak ediyorum. Gerçi yarı ev sahibi olarak söyleşiyi maniple etmek gibi bir girişimim olamaz. Zaten hoca da yüz, iki yüz yıllık geçmişi tarihçilik değil gazetecilik araştırma sınırların içinde mütalaa ettiğinden yirminci yüzyıl dendi mi, pek bulaşmaz. Ancak şurası yadsınamaz, söyleşisinde Hatay’ın tarih içindeki yerine değinecek hocanın Haçlı Seferleri ve onlarla birlikte hareket eden Ermeniler hakkında söyleyeceklerini dinlemek çok ilginç olacak. Niyetim, bu söyleşiyi sizlere etraflıca yansıtmak.
Ha! Son olarak şunu söylemeliyim. Tripsi denen ve limon satışında geçen sene beni oldukça içeri atan beladan bu sene kurtuldum. Laf aramızda, kusursuz bir görünümü olan bizim limonların içerdiği pestisit nedeni ile ihracat şansı bence düşük, buna karşın iç piyasada,  hele hele Balıkpazarı’nda albenisinden geçilmez.
Şimdilik bu kadar.
Sirov
leon
ARSUZ MEKTUBU – 2
Sevgili Arkadaşlar;
Sizlere önceki mektubumda bahsettiğim rahatsızlıklar serisi devam ediyor.
Kurtulduk sandığım fare derdinin arkası kesilmedi. Tek tük yakalamaya devam ediyorum.
Gece hırsızları ile samimiyeti ilerlettik. İkinci ziyaretinde uyandım,
          E! Geldiğin yerden çık git.
Diyebildim.
Nazik davetimi kabul etti. On sekiz on dokuz yaşlarında karayağız bir genç. Çıplak ayaklı, yılan gibi sesiz ve kayıp ilerliyerek odayı terk etti. Arkasından seğirttim, anlaşılan balkondan girmiş, giriş kapısından çıkıp gidiyor. Merdivenlerde inerken sordum:
          Bir şey aldın mı?
Yok, anlamına gelen bir mırıltı çıkarttı.
Talin’e söylemedik. Ancak tüm Arsuz duymuş. Gırgırın bini bir para.
Bu arada biz hırsızla mücadele işinde teknik olarak geliştik. Kapılar açıldığında mı dersin küçücük bir hareket de mi dersin, haydi alarmlar ötmeye başlıyor. İyi de, sistem her gün yanımızda çalışan kadını tutmaktan başka bir işe yaramıyor. O da inadına gidip sensorların önüne hareket ediyor.
Neyse. Bir başka umulmadık olay, İlber Ortaylı söyleşisinde yaşandı. Üstat konuştu konuşmasın ancak yeni bir şey söylemedi. Yinede onun engin kültürü insanı hipnotize ediyor. Söyleşi hakkında sizlere yazmaya söz vermiştim. Bu dağınık söyleşiyi benden iyi toparlamış olan Armenofil Sayın Ayfer Ünsal Tuzcu’nun linkini vermekle yetineyim. Oradan izleyebilirsiniz. http://www.gaziantepsabah.com/yazi.php?id=90
Benim Hocayla konuşmamı, onun bana Kevork Pamukciyan hakkında, benim ona Sebuh Srpazan hakkında söylediklerimi bir başka mektuba bırakıyorum.
Hocanın kendi ağzından Arsuz söyleşisi ise:
http://www.milliyet.com.tr/hatay-daki-buyuk-gorgusuzluk/ilber-ortayli/pazar/yazardetay/14.08.2011/1426402/default.htm ‘den izlenebilir.
Gelelim felaketin megalo’suna. Sayın Sırpazan Aram Ateşyan on beş Ağustos günü Arsuz’a gelmiş ve de künefe yemiş, benim haberim yok. Edo kitakse.
Yani, bilen bilir. Ben Halep dahil buraya gelen tüm Ermenilerle elimden geldiğince birlikte olmayı seven biriyim. Tanımam gerekmez, hemen dost olur, onları elimden geldiğince yalnız bırakmam. Mesrob Badriyark geldiğinde Arsuz’da, deyim yerinde ise, yer yerinden oynardı. Nerden? Nereye?
Mektubuma son verirken küçük bir deyiş aklımdan çıkmıyor.
Gönül ne kahve ister ne kahvehane
Gönül ahbap ister ‘mektup’ bahane
Sirov,
Leon Erarslan
leon_erarslan@yahoo.com

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: