İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Haydarpaşa’dan Halep’e – 1-2-3-4/Türkiye’deki Unutturulan Ermeni Mirası

Turhan Kayaoğlu
Ermeni kıyımı iki etapta yapıldı

Ermeni milletvekili Krikor Zohrab’ın 1910’da verdiği kanun teklifine bağlı olarak, Türk kardeşleriyle birlikte ülke topraklarınıkorumak üzere 300 bin Ermeni genci, askere alındı. Dört yıl sonra Birinci Dünya Savaşı başladığında, Almanya’yla müttefik olan Osmanlı devleti doğuda Rusya ve batıda İngiltere, Fransa ve İtalya’yla savaşa girdi. Ermeni askerler hem batıda hem doğuda cephelerin en ön saflarına yerleştirildiler.Böylece ölüme gönderildiler ya da düşmanla işbirliği yapacakları kuşkusuyla Türk askerlerince öldürüldüler. Hayatta kalanların silâhları ellerinden alındı ve çalışma taburlarıyla sevk edildikleri çalışma kamplarında öldürüldüler. Minasian’a göre kıyımın ilk etabı işte böyle başlamıştı.Ancak ilk kıyım aslında 1915’den çok önce, daha kesin bir ifadeyle 1894’te gerçekleştirildi, diye bir düzeltme yapıyor Minasian.

Haydarpaşa’dan Halep’e – 1
Turhan Kayaoğlu
Başlangıç: Haydarpaşa

Birinci Dünya Savaşı bütün şiddetiyle sürerken 24 Nisan 1915 gününün gece yarısında 240 kadar Ermeni Haydarpaşa’da toplandı. Bağdat expres, ülkenin en önde gelen bu Ermeni aydınlarıyla birlikte gecenin zifiri karanlığında yol almaya başladı. Turhan Kayaoğlu, 95 yıl sonra bu yolculuğun izlerini araştırdı…

Turhan KAYAOĞLU

Stockholm – BİA Haber Merkezi
 23 Nisan 2011, Cumartesi
Turhan Kayaoğlu, geçtiğimiz sonbaharda Halep’e gitti, orada yaşayan Ermenilerle söyleşiler yaptı. Döndükten sonra yolculuğunu, izlenimlerini ve tanıklık ettiği hayatları yazdı.

Başlangıç: Haydarpaşa

İstanbul’un Sirkeci garı, Paris’ten kalkan Orient expres’in son durağıydı. Haydarpaşa ise Antep ve Halep üzerinden bütün Mezopotamya’yı aşarak Bağdat’a ulaşan Bağdat expres’in kalkış istasyonuydu. Bu istasyonların adlarını çoğu kez ayrılığı anlatan hüzünlü şarkı ve türkülerde dinleriz.

Birinci Dünya Savaşı bütün şiddetiyle sürerken 24 Nisan 1915 gününün gece yarısında 240 kadar Ermeni Haydarpaşa’da toplandı. Bunlar şairdiler, ressamdılar, hukukçu, dinî cemaat lideri, politikacı ve Osmanlı yönetiminin üst kademelerinde yöneticiydiler.

 Bağdat expres, ülkenin en önde gelen bu Ermeni aydınlarıyla birlikte gecenin zifiri karanlığında Anadolu steplerinin kalbine doğru hızla yol almaya başladı.

Otobüste bir Ermeni

95 Yıl sonra şimdi ben de Haydarpaşa’dan yola çıkıyorum. Şam’la birlikte hayatın kesintisizce sürdüğü dünyanın en eski iki şehrinden biri sayılan ve batıdan doğuya, kuzeyden güneye, kervan yollarının kesiştiği, İpekyolu’nun başladığı o uzak ve gizemli kente, Halep’e doğru. Bağdatexpres yok artık.

Düş kırıklığı içinde Adana trenine biniyorum. Oradan otobüsle Antep’e, sonra da Halep’e geçeceğim. Haydarpaşa’dan gece yarısı 24.00’te kalkan tren, önce yavaşça sonra olanca hızıyla raylarda kaymaya başladı. Yolculuğun 23 saat süreceğini söylediler.

Kompartımana girdiğimde bir gün önce İstanbul’da bir otobüste başımdan geçen tuhaf bir olayı anımsadım. Durakların birinde bir adam binmişti otobüse. Oldukça yaşlı ve uzun boyluydu. Nefes almakta zorluk çeker gibiydi. Orta kapının arkasındaki sırada oturuyordum. Yanımda, pencere kenarındaki yer boştu.  Adam yaklaştı ve önümde durdu. Taksim’de ineceğimi söyleyerek yer vermek için kalktım. “Sizi rahatsız etmek istemem bayım, ama ben hastayım ve mümkünse sizin yerinize oturmak istiyorum” dedi. Biraz homurdanarak yan tarafa yerleştim.

Adamın şiveli konuştuğunu duymuştum, nazik bir tonla nereli olduğunu sordum. “Muşluyum”, dedi. Sesimi alçaltarak “Ermenisiniz galiba?”, dedim. Şaşırdı ve kaçamak bir bakışla onayladı: “Evet, o Ermeni gâvurlarından biriyim ben”. Hafifçe gülümseyerek “Ermeni gâvurlarından çok dostum oldu benim” dedim. Bir kaç cümleyle karşılıklı söyleştikten sonra elini dizime koydu ve kendisinin de geçmişte birçok Türk dostu olduğunu söyledi. “Ama zamanla çok şey değişti bayım, hâlâ sizin gibi Türkler olduğunu görünce memnun oluyor insan. Sahi, siz Türk müsünüz?”. Nasıl yanıtlamalıydım bu soruyu? Doğrusu üçüncü kuşak Balkan-Kafkas kırması birisiydim ama yaygın deyime göre bir Türktüm. Kendimi hep böyle görmüştüm şimdiye kadar.

 Taksim meydanına gelmiştik. Ayrılmadan önce “Size rastladığıma sevindim. Belki bir başka zaman gene karşılaşırız. Hoşça kalın canikom” dedi. “Hoşça kalın sevgili gâvurum”, dedim. Yüzlerimizi kaplayan sıcak bir gülümsemeyle el sıkıştık. Gözlerinde hem derin bir acının hem de mutlu bir ifadenin dalgalandığını gördüm.

Unutulmaz dostum Bebo

Tren bütün hızıyla yol alıyordu. Kompartımanın pencere camını aşağıya indirip yatağa uzandım ve bu kez de kendimi Bebo’yu düşünürken buldum. Belki o otobüsteki yaşlı Ermeni de Bebo’yu tanıyordu! Raylardan gelen o tekdüze gürültünün arasında Bebo’nun şen kahkahasını duyar gibi oldum. Derin ve yumuşak bir sesi vardı Bebo’nun. Ve kocaman bir sakalı. Karşılaştığım en iri cüsseli Ermeniydi o. Daha ergenlik çağında ailesiyle birlikte Beyrut’tan İstanbul’a göçtüklerinden beri komünistti. Fotoğrafçıydı Bebo. Beyoğlu’ndaki küçük bir pasajın üst katında stüdyosu vardı. Her akşamüzeri “müdavimleri” gelmeye başlardı bu stüdyoya: Ressamlar, yazarlar, tiyatrocular, heykelciler, müzisyenler, üniversite hocaları, gazeteciler. Herkes yanında içki ve meze getirirdi. Bebo bir süre sonra vakt-i kerâhat geldi, deyip kapıyı kitler ve “kapalı” tabelasını asardı.

Bebo’nun eski bir gramofonu ve klâsik müzik kayıtlı taş plâkları vardı. Çok geçmeden koyu bir sohbete dalınır, yeni yazılmış şiirler okunur, resim ve desenlere bakılır, sanat, edebiyat, toplumsal sorunlar ve politika üzerine konuşulurdu. Bebo, stüdyonun demirbaşı olan ispirto ocağında dünyanın en lezzetli hamsi buğulamasını pişirirdi. Hamsilerle birlikte Beethoven’in Ay Işığı Sonatı dinlenir, adamakıllı içilirdi.

O zamanlar yirmi yaşındaydım ve Siyasal Bilgiler’de son sınıf öğrencisiydim. Generaller Mart 1971’de darbe yapınca birden bu dünyadan kopuverdim. Yaklaşık dokuz yıl sonra, Eylül 1980’de yeniden bir askerî darbe olunca kendimi politik mülteci olarak İsveç’te buldum. Aradan bir yıl geçmeden Bebo’nun Hollanda’ya taşındığını duydum. Oğlu Asala üyesi olmuştu ve Hollanda’ya iltica etmişti. Bebo da oğlunu mücadele yöntemlerini değiştirmeye ikna etmek için Hollanda’ya gitmişti. Sonunda Bebo’nun telefon numarasını elde edebildim ve onu aradım. Birbirimizi yeniden bulduğumuz için çocuklar gibi sevinç çığlıkları atmıştık. Adresini aldım. En kısa zamanda gidip onu ziyaret edecektim. Ne ki, bu ziyaret hiç bir zaman gerçekleşmedi. Bir kaç ay sonra Bebo’nun ölüm haberi geldi. Kalbi çektiği acılar ve duyduğu çaresizliğe yenik düşmüştü. Ona ve stüdyosuna ait bütün o güzel anıları ve onun ardından duyduğum acıyı hâlâ içimde bütün canlılığıyla duyumsuyorum. Onun stüdyosu benim hayat okulumdu ve Bebo, hayatım boyunca az sayıda rastladığım o büyük kişiliklerden biriydi. Yüreğimdeki müstesna yerini hâlâ koruyor. (TK/BB)

HAYDARPAŞA’DAN HALEP’E-2

Halep’e Doğru Trende

Bundan 95 yıl önce bir gece yarısı Haydarpaşa’dan yola çıkan o Ermeniler ne düşündüler? Neler hissettiler? Kendime bu soruları sorarak kırk bin kadar Ermeninin yaşadığı Halep’e geldiğimde Baron Otel’e yerleştim.

Turhan KAYAOĞLU

Stockholm – BİA Haber Merkezi  23 Nisan 2011, Cumartesi

Sabahleyin kahvaltı etmek üzere yemekli vagona gittim. Boş bir masa bulup oturdum ve pencereden hızla gelip geçmekte olan dünyaya baktım. Küçük bulut kümeleri ufukta pamuksu bir yumuşaklıkla süzülüyordu. Dağlar, tepeler, ağaçlar, koyun ve keçi sürüleri, yeşil külahlı minareleriyle köyler, kasabalar, şimşek parlaması gibi görünüp birden kayboluyorlardı. Bundan 95 yıl önce bir gece yarısı Haydarpaşa’dan yola çıkan o Ermeniler ne düşündüler? Neler hissettiler? Bu soruların ağırlığıyla içimin ezildiğini duyumsadım.

  gece Osmanlı jandarması gelip onları götürmüştü. Daha ceketlerini üzerlerine almaya bile fırsat kalmadan kendilerini sokakta bulmuşlardı. Bir kaç saat sonra trendeydiler. Zifiri karanlıkta, trenin sonu gelmez sarsıntısıyla, ürkütücü sezilere gömülmüş olarak yol alıyorlardı. Lokomotiften dalgalar halinde gelen kömür dumanı genizlerini yakarken tartışmaya, nereye ve ne için götürüldüklerini anlamaya çalışmıyorlardı artık.

Raylardan şakırtılarla yükselip gelen sesler, onlara hayatın geçiciliğini acımasızca anımsatıyor ama aynı zamanda içlerinde bulunan güçlü bir özlemi ve yaşama isteğini de inatla kamçılıyordu. Sonunda sağırlaşmış bir çaresizlik duygusunun, benliklerini kavrayıp iç dünyalarını nasıl esir aldığını acıyla hissediyorlardı.

Şimdi birbirlerinin gözlerine bakmaktan kaçınıyorlardı, konuşmanın bir yararı yoktu. Hayatlarının üzerine amansızca çöken sessizliğin elegisi çınlıyordu kulaklarında şimdi.

Kırk bin kadar Ermeninin yaşadığı Halep’e geldiğimde Baron Otel’e yerleştim. Bu ünlü oteli İstanbul’dan gelen iki Ermeni kardeş 1911’de inşa ediyorlar. O zamanlar merkezden uzakta ama şimdi şehrin ortasında bulunan bu otel, Bağdatexpres yolcularının konaklama yeri olarak düşünülmüştü. Tıpkı Orientexpres yolcularının İstanbul’da Pera Palas’ta konaklamaları gibi. Otel bugün biraz yıpranmış gibi görünüyor ama o vakur, gün görmüş havasını olduğu gibi koruyor.

Resepsiyondaki Lucia da öyle. Bu Ermeni kadının büyük anne ve babaları Maraş ve Antep’ten gelmişler. Lucia uzattığım İsveç pasaportuna bakmış, ismimi görmüş ve benimle Türkçe konuşmuştu. Anlamlı bir bakışla “Atatürk’ün ya da İsveç kralının kaldığı odayı görmek ister misin?” diye sorunca gülümsemiş ve “belki sonra” demiştim. Ertesi günün sabahında, Halep’te kalacağım süre boyunca bana her konuda yardımcı olan, genç siyaset bilimcisi Vahak geldi. Biraz yuvarlakça olan yüzü dostça ve akıllıca bir bakışla aydınlanıyordu. Başındaki kepi, bana dışarıdaki ısının şimdiden otuz derecenin üstüne çıkmış olduğunu anımsattı.

Vahak ve Lucia otelden ayrılmadan önce biraz sohbet ettiler. Lucia benim ne menem bir Türk olduğumu sormuş ona. Sokağa çıkınca ilk yaptığım iş bir işportacıdan kep almak oldu. Sonra dört milyon insanı barındıran Halep’teki on kadar Ermeni kilisesini kapsayan şehir turumuz başladı.

Şehirde yalnızca bir gökdelen olduğunun hemen farkına vardım. Belediye binasıydı bu. Yüksekliğiyle iktidarı temsil ediyordu. Yapılaşmada bir şeyin daha farkına vardım: Hiç betonarme bina yoktu burada. Yapıların cepheleri de alacalı bulacalı boyanmamıştı. Hemen bütün binalar taştan yapılmıştı ve çoğunun kapı ve pencereleri nakış süslemeleriyle kaplıydı. Eski taş yapı geleneğinin bilinçli olarak korunduğu görülüyordu.

Bu arada Vahak, Ermenilerin şehirdeki cemaatlerini ve çeşitli örgütlenmelerin anlatıyordu bana. 1915 ile 1921 yılları arasında Maraş, Antep, Malatya, Urfa, Muş, Van, Bitlis ve Diyarbakır’dan sürülenler arasında hayatta kalmayı başarıp Halep’e yerleşen Ermeniler burada şimdi artık “ait” olmadıkları şehirlerinin adlarıyla dernekler kurmuşlardı: Maraşlılar Cemiyeti, Antepliler Cemiyeti… Bu cemiyetler bugün hâlâ yaşıyorlar ve o Ermenilerin torunlarının çoğu hâlâ 95 yıl önce bu şehirlerde konuşulan lehçeyle Türkçe konuşuyorlar.

Ermenilerle buluşma

Vahak’ın babası şehirdeki Ermeniler arasında çok sevilen bir tiyatro ustası. Bir yandan şehirdeki gezimize devam ederken bir yandan da baba oğul, cep telefonu konuşmalarıyla, Halep’in önde gelen Ermeni aydınlarıyla bir akşam yemeğini organize ediyorlardı. Bir Ermeni cemiyetine ait olan çok katlı bir kültür merkezinin büyük terasında buluştuk.
Gelenler arasında çok üretken bir yazar olduğu belirtilen dr Toras Toranian, tarihçi ve arşivci Mihran Minasian, işadamı ve yayıncı Giragos Kuyumjian vardı. Vahak’ın babası da oradaydı elbette.

Konuşmaya bazı Türk gazeteci ve televizyoncularının kendilerini nasıl düş kırıklığına uğrattıklarını anlatarak başladılar. Türklerin gelip onları konuşturduklarını ve Türkiye’ye döndüklerinde gazete ve televizyon kanallarında konuşulanların tersini anlattıklarını söylediler. Bazı Ermenilerin bu akşamki yemeğe işte bu yüzden gelmek istemediklerini anlattı Vahak bir ara bana. Yazar Toranian, kısa bir süre içinde popülerliğini hemen gösterdi. Sözü alıp, başından geçen kimi olayları “Aziz Nesin üslubuyla” anlatmaya başladı. Söylediklerinin hepsi elbette ki Türklerle ilgiliydi.

Yıllar önce bir tarihte Ermenistan’a geçmek üzere Kars’a gelmiş. Para bozdurmak için Ziraat Bankası’na gitmiş. Hoş sohbetiyle oradaki memurun ilgisini çekmiş. Adam Toranian’a öğle tatilinde buluşup yandaki kahvede çay içmeyi teklif etmiş. Orada buluşmuşlar. Bankacı, yazarın şakacı konuşmasından pek hoşlanmış ve durup durup akşam muhakkak evine gelmesini ve karısının ünlü yaprak dolmalarından yemesini istemiş.

Konuşma esnasında yazar ilerideki büyük bir yapıyı işaret ederek o yapının ne olduğunu sormuş. Ha, o mu? Orası bir müze. Ama daha önce neydi? Hımm, belki bir okuldu. Belki, ama ondan da önce? Bir askerî kışla? Yanıtı Toranian kendisi verir sonunda: Bir Ermeni kilisesiydi! Daha sonra da Ermenistan’ın başkenti Jerevan’a gideceğini sözlerine ekler. Yani, Sovyetler’e gideceğini söylüyorsun, diye düzeltir bankacı. Hayır, Ermenistan’a, diye yanıtlar Toranian. Bankacı sinirli bir şekilde hayır, der, sınırdan sonra Sovyetler başlıyor!

Ama şimdi birden bire anlamıştır ki, konuştuğu bu adam bir Ermenidir. Kaba bir küfür savurarak masadan kalkıp gider. Toranian’a da yaprak dolmasını unutmak düşer.

Bir başka zaman Toranian Paris’tedir. Elinde adres yazılı bir kâğıtla bir metro çıkışında durur ve kendisine doğru gelen ilk adama kâğıdı uzatıp adresi sorar. Adam kâğıttaki Ermeni adını görür ve Türkçe olarak “Defol git, Ermeni gâvuru!” der.

Geceyarısına gelindiğinde, nefis meze çeşitleri ve onları izleyen vişne soslu kebaba eşlik eden Ermeni rakısının etkisiyle konuşmalar daha ateşli bir havaya bürünmüş ve sesler daha yükselmeye başlamıştı. Özellikle aslında işyeri Kuveyt’te olan, İsveç’ten paslanmaz çelik ithal eden ve Ermenice kitapların yayımlanmasına sponsorluk yapan işadamı ve yayıncı Kuyumjian, ısrarla Türkiye’nin Ermenistan sorunuyla ilgili olarak ne yapması gerektiği konusunda görüşümü öğrenmek istiyordu.

El konulan bütün evlerin, bahçelerin, tarlaların ve diğer mal ve mülkün Ermenilere geri verilmesi gerekmiyor muydu? “Türkiye’dekiler devletlerinin yarım ağızla özür dilemesi halinde, bizim bununla yetineceğimizi mi sanıyorlar yoksa? Sen ne diyorsun bakalım?”.

Ertesi gün Vahak’la yeniden Baron Oteli’nde buluştuk. Babasıyla konuşup karar verdiklerini söyledi, otelden ayrılıp onlarda kalacaktım. Kendinden bir kaç yaş küçük olan erkek kardeşi Erivan’da mimarlık okumaya başlamıştı ve annesi onu ziyarete gitmişti. “Babamla evde yalnız kaldık. Sen gelirsen çok seviniriz. Böylece babamla karşılıklı surat asıp hırlaşmaya da son veririz”.

Odama çıkıp bavulumu topladım, resepsiyona gidip hesabımı ödedim ve Lucia’ya veda ettim.

Kıyamet başlıyor

Onları iki gruba ayırdılar, diyor tarihçi ve arşivci Mihran Minasian.

O akşam Vahak ve babası Mano’nun (Manuel) evinde buluşmayı kararlaştırmıştık. Evet, bundan 95 yıl önce Haydarpaşa’da trene binmeye zorlananların yolculuğu uzun sürmemişti. Anadolu yaylalarının orta yerinde trenden inmeleri emredildi onlara. Politik açıdan tehlikeli görülenler, oradan Ankara’nın güney batısındaki Ayaş kasabasına gönderildiler. Sanatçı ve aydınlardan oluşan diğerleri ise Ankara’nın kuzey batısındaki Çankırı’ya.

Yaklaşık 140 kişi olan “politik açıdan tehlikeli” görülenler, izleri bugün dahi bulunamamak üzere “kayboldular”. Ötekiler ise bir hafta geçmeden imha edildiler. Sonraki bir kaç hafta içinde İstanbul’da seçilen iki bin kişiden fazla Ermeni daha tevkif edildi ve bunlardan yaklaşık 800 kadarı meydanlarda idam edildi.

Böylece Ermeniler için kıyamet başladı, dedi Minasian. Ona göre Ermeni kıyımı iki etapta yapıldı. İlkin 1915’de sonra 1920’de.

Ermeni kıyımı iki etapta yapıldı

Ermeni milletvekili Krikor Zohrab’ın 1910’da verdiği kanun teklifine bağlı olarak, Türk kardeşleriyle birlikte ülke topraklarını korumak üzere 300 bin Ermeni genci, askere alındı. Dört yıl sonra Birinci Dünya Savaşı başladığında, Almanya’yla müttefik olan Osmanlı devleti doğuda Rusya ve batıda İngiltere, Fransa ve İtalya’yla savaşa girdi. Ermeni askerler hem batıda hem doğuda cephelerin en ön saflarına yerleştirildiler.

Böylece ölüme gönderildiler ya da düşmanla işbirliği yapacakları kuşkusuyla Türk askerlerince öldürüldüler. Hayatta kalanların silâhları ellerinden alındı ve çalışma taburlarıyla sevk edildikleri çalışma kamplarında öldürüldüler. Minasian’a göre kıyımın ilk etabı işte böyle başlamıştı.

Ancak ilk kıyım aslında 1915’den çok önce, daha kesin bir ifadeyle 1894’te gerçekleştirildi, diye bir düzeltme yapıyor Minasian. O tarihte Ermeniler Osmanlı yönetimine baş kaldırmışlardı. Çarpışmalar, ülkenin doğu ve güneydoğu bölgelerindeki bir çok yerde üç yıl boyunca sürdü. Osmanlı ordusu, ayaklanmaları çok kanlı bir biçimde bastırdı. Minasian’a göre bu çarpışmalarda 300.000 Ermeni öldürüldü.

Buna karşılık sivil Ermeni nüfusuna yönelik kıyım, önce de söylendiği gibi nisan-mayıs 1915’de başlatıldı. Halklarını bağımsızlığa ulaştırabileceği düşünülebilen bütün Ermeni aydınlarının öldürülmesinden sonra artık etnik temizliğe sıra gelmişti. Bütün Ermeniler yok edilecekti. Osmanlı hükümetince kıyımın en vahşi etabı başlatılmıştı şimdi.

Ermeni erkekleri, kaymakamlıklarda, valiliklerde toplantıya çağrıldıkları bahanesiyle evlerinden alındılar ve hapishanelere götürülerek oralarda kurşuna dizildiler. Ya da köylerde bir kaç yüz metre ötedeki dere ve ırmak kenarlarına götürüldüler. Buralarda başları kesilip cesetleri suya atıldı.

1915 ve 1916 yılları boyunca ülkenin her köşesinde, yüzbinlerce kadın, çocuk ve yaşlı Ermeni yerlerini, yurtlarını terk edip sürgüne yollandılar. Yani son durağı Suriye çölleri olan o ünlü ölüm marşlarına zorlandılar.

Osmanlı yönetimi, bu sürgün emirlerinin gerekçesini “güvenlik nedeniyle savaş bölgelerinde zorunlu yer değiştirme” olarak açıklamıştı. Ne de olsa savaşın içindeydiler.

“Ancak gerçek niyet, bazı yerlerdeki Ermeni nüfusu başka yere aktarmak değil, onları öldürmekti. Osmanlılar, imparatorluk içindeki Arap bölgelerini kaybedeceklerini anlamıştı. Mısır, Balkan Yarımadası ve Kuzey Afrika zaten kaybedilmişti. Kala kala yalnızca Anadolu ve Arap Yarımadası’nın bazı kısımları kalmıştı ellerinde. Halep ve Suriye’de ise az bir Türk nüfusu vardı” diye sözlerini sürdürüyor Minasian.

Güneye doğru ölüm marşları

Sürgünler iki yönde yürütüldü: Halep üzerinden Şam ve Beyrut yönüne ve çöl şehri Der Zor üzerinden Musul ve Bağdat yönüne. Ermeni konvoyları dağları, vadileri aşıyor ve mola verilen her yerde sayıları biraz daha azalarak yeniden yola koyuluyorlardı.

Konvoyları koruması gereken Osmanlı jandarmaları, haydut çetelerinin ve asker kaçaklarının konvoylara saldırmalarına ve yağmalamalarına göz yumuyordu. Binlerce kadının ırzına geçiliyor, genç kızlar ve çocuklar kaçırılıyordu. Kaçırılan Ermeniler, Müslüman olmaya, “sahipleriyle” evlenmeye ve uşak olarak onlara hizmet etmeye zorlanıyordu.

Konvoylar ölüm yürüyüşlerine aylarca devam ettiler. Yürüyecek gücü kalmayan, konvoyun sonuna kalan, biraz dinlenmek için yere oturan ya da halsizlikten baygınlık geçirenler, anında ateş edilerek öldürüldüler. Birçoğu, açlık, susuzluk ve salgın hastalıklar yüzünden yollarda öldüler.

Sağ kalmayı başarıp Halep’e ulaşanlar, bir süre sonra güneye doğru ya da doğudaki çöllere, Der Zor’a doğru gönderilmek üzere toplama kamplarında tutuldular. Daha doğudaki şehirlerden, Diyarbakır, Malatya, Siirt, Van’dan sürülen Ermeniler de Der Zor’a gönderilmişlerdi. Burada ot kaynatıp ölü kuşları yiyerek yaşamaya çalıştılar. Çoğu, bu sonu gelmez yürüyüşü canlı olarak bitiremeyeceğini anlamıştı muhakkak.

“Der Zor’a gelenler zaten yarı ölü durumdaydılar” diyor Minasian ve devam ediyor: “En büyük kıyım Der Zor’da yapıldı. İnsanlar dışarıda, taşın toprağın üzerinde yatıyordu ve bunlardan bir çoğu daha ilk günlerde son nefeslerini verdiler orada. Der Zor’da 200 bin Ermeni öldü. Bugün bile Der Zor çevresinde çölün kumunu hafifçe eşeleyince elinize insan kemikleri geliyor”.

İkinci etap

Ermeni kıyımının ikinci etabı 1920 ve 1921 yıllarında gerçekleştirildi. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Osmanlı devletinin yıkılmasıyla birlikte Halep’teki bir kısım Ermeni, 1918’de Anadolu’daki evlerine döndüler. Ancak, çok geçmeden Türkler tarafından yeniden sürgüne zorlandılar.

Bir zamanlar (1199-1375) Ermeni krallığının bulunduğu Adana (Klikya) bölgesinde Ekim 1921’de meydana gelen çatışmalarda 8 bin Ermeni öldürüldü.

1921’de bu kez Maraş’ta bir Ermeni kıyımı yapıldı. Güneydoğu ve Doğu Anadolu’daki diğer başka şehirler gibi bu şehirler de o zaman bölgeyi işgal eden Fransa yönetiminin altındaydı. Türk ordusunun ilerlemesiyle geri çekilmek zorunda kalan Fransızlar, Antep’te Ermenilere ihanet ettiler. Bir gece yarısı, Ermeniler duyup uyanmasın, diye atlarının nallarına bez bağlayarak şehri sessizce terk ettiler.

Bu olayı izleyen sekiz ay içinde 8 bin Ermeni katledildi, diyor Minasian burukça ve ekliyor: 1920 ve 1921 yıllarında bu şekilde toplam 30 bin Ermeni öldürüldü.

Ermenistan devletinin uluslar arası platformlarda ileri sürdüğü gibi Minasian da yaklaşık 1,5 milyon Ermeni’nin bu kıyımın kurbanı olduğunu söylüyor. Ancak elde kesin rakamların bulunmadığını da vurguluyor:

“O zamanlar ölen kişilerin sayısı tutulmadı. Öldürülenlerin arasında vergi ödememek ya da askere gitmemek için nüfusa kayıt olmamış birçok Ermeni vardı. İlerde Ermenistan ile Türkiye arasında görüşmeler başlarsa elbette ki ortaya somut rakamlar koymak gerekecektir. Bu yüzden dünyanın her yanından belge topluyoruz. Rakamlar, en önemli tartışma konularından biri olacaktır”.

Rakamlar konusunda olası bir anlaşmadan sonra ne olacak peki? Minasian, Türklerin Ermenilere el koyulan mal ve mülklerini geri vereceğine inanmıyor:

“Türkler Kıbrısı işgal ettiler ve bu adayı asla terk etmezler. Şimdi gözlerini Kerkük’e ve hatta Nagorno-Karabaş’a diktiler. Türklerin bu tutumu karşısında umutlu olmak mümkün değil. Toprakla ilgili tartışmalar olmayacaksa Türklerle bir diyaloğun hiç anlamı yok. Ermenileri tatmin edecek olan şey, Türkiye’deki mülklerini geri almalarıdır”.

Minasian yine de Türklere karşı tümden uzlaşmaz değil:

“Kıyım yapıldığında savaş sürüyordu. O savaş ortamında nerede ne olduğunu bilmek zordu. Şimdi, o zamanki koşulları dikkate alarak Türkleri affedebilirim. Ne ki, kıyımı reddeden bir tutumu asla affedemeyiz. Yalnızca iki halkın da adaletin yerine geldiği duygusunu ta içlerinde duymalarıyla birlikte barışık olunabilinir. Ermenilere görüşmeler sonrasında tazminat, diyelim ki elli milyar dolar ödenebilir, ama biz bir kültürü kaybettik. Biz bin yıllık günlük hayatımızı yitirdik. Birden bire köklerimizden olduk, birden bire diasporaya dönüştük.” (TK/BB)

HAYDARPAŞA’DAN HALEP’E-3

Halep’te İlk Yıllar

Bu ıssız doğayı arşınlamaya zorlanan Ermeni konvoylarındaki kadın ve çocukların ayak izlerini görür gibiydim. “Ölüm dünyanın bütün coğrafyalarında siyahtır, Der Zorda bej!”, sözü yankılanıyordu kafamda.

Turhan KAYAOĞLU

Stockholm – BİA Haber Merkezi

 23 Nisan 2011, Cumartesi

Halep’e ilk gelen Ermeniler, önce illegal olarak yıkılmaya yüz tutmuş binalarda yaşadılar. 1918’den itibaren tenekeden barakalar yapmaya başladılar. İlk Ermeni “teneke mahallesi” o zamanlar bir mezarlığın kenarında, Baron Otel’e yakın bir yerde ortaya çıktı. Mahallenin ana caddesi bugün de aynı ismini korumakta: Antepliler caddesi.

O küçük toplumlarında kısa zamanda düzenli bir hayat kurmayı başardılar. Bir kaç yıl içinde artık bir kiliseleri ve bir okulları da vardı. O zamanlar Suriye’yi resmen mandası altında tutan Fransızlar, bir süre sonra Ermenileri bu barakaları terk etmeye ve verecekleri arsalarda uzun vadeli ve ucuz kredilerle modern evler yapmaya zorladılar.

Fransa, bölgede savaş yıllarında işgal gücü olarak bulunuyordu. Ancak Lozan anlaşmasıyla 1924’den itibaren o zamana kadar bir Osmanlı toprağı olan Suriye’yi manda ülke olarak yönetmeye başladı. Şehirdeki uzun yürüyüşlerimizden birinde “Fransızlar Ermenilere oldukça iyi davrandılar” demişti Vahak.

Buranın en eski halkı olan Araplar, zaman içinde Fransızlara karşı yer yer isyanlar çıkararak sonunda 1946’da bağımsızlıklarını kazandılar. “Bu düz ve geniş bulvarlarla, halkın serinlemek ve eğlenmek için geldiği ve şehirdeki başlıca yeşil alanları oluşturan bu iki büyük park, Fransızlar tarafından yapılmış”, diye eklemişti Vahak.

Halep’e gitmek üzere Türkiye sınırından ayrıldığımda bir sonsuzluk duygusu kaplamıştı içimi. Arazideki renkler, yol boyunca ötelerde görünüp kaybolan köy evlerinin renkleri, arabaların, otlaklardaki ineklerin rengi, insanların giysilerindeki renkler… Kumun ve toprağın renkleriydi bunlar. Her şey kahve rengi-bejdi. Bana sonsuzluk duygusunu veren bu renkti.

Güneş ışığının titreşimleriyle perdelenen taş evleri, çölün her şeyi yutan renginden ayrımak mümkün değildi nerdeyse. İnsanlar yavaş hareket ediyorlardı, sanki kumdan yapılmışlardı. Gökyüzü bile rengini çölden almış gibiydi. Bir kaç kez küçük zeytinlik kümeleri bir serap gibi gelip geçmişti yanımızdan.

Halep’e yaklaşınca ilk kez yeşili gördüm. Bütün bunlar beni 95 yıl öncesine götürdü. Bu ıssız doğayı arşınlamaya zorlanan Ermeni konvoylarındaki kadın ve çocukların ayak izlerini görür gibiydim. “Ölüm dünyanın bütün coğrafyalarında siyahtır, Der Zorda bej!”, sözü yankılanıyordu kafamda.

Bir kez daha anladım ki, daha Anadolu’dan sürgün yollarına savruldukları ilk günlerde son durak belliydi: Ölüm. Çöle gönderilmek, ölüme gönderilmektir çünkü! Çölün o insanlara sunacağı başka şey olabilir mi?

Her taraf kumdu. Fırtınalı günlerde kumlar kırbaç gibi ayaklarına vuruyor, havalanıp ani saldırılarla saçlarına, gözlerine, burun deliklerine doluyordu. Çölü karıncaları, akrepler, yılanlar ve diğer böcek ve sürüngenler yüreklerine korkular salıyordu. Durmadan yürüyorlardı. Siyah gözleri, önlerindeki sonu gelmez kum dalgalarının arasında her hangi bir hayat izi arayarak yürüyorlardı.

Açtılar, susuzdular ve yorgundular. Çölün kendisi gibi onlar da suskundular. Kuraklık dillerini köseleye çevirmişti. Bedenleri boşluğun ve sessizliğin sert kabuğuyla sarmalanmıştı. Zamanın dışındaydılar, insanın kendi tarihinin çok uzağında bir yerdeydiler. Acıyı ve kederi yaralı bedenlerinde, parçalanmış dudaklarında ve kanlı gözlerinde taşıyorlardı.

En küçük bir direnişin ölümün bej-kahve rengi yüzüyle karşılaşacağını biliyorlardı. Ne ki, sürgün denen şeyin, atalarından yüzyıllar boyunca miras kalan değerleri bilinçlerinde örgüleyip hayata yeniden başlamak olduğunu da anlamışlardı.

“Biz Maraşlıyız, Antepliyiz. Köklerimiz orada bizim. Evet, Suriye bize iyi davranıyor ama biz Suriyeli bir halk değiliz, biz Anadoluluyuz, biz oraya aitiz”.

Onnig ile Vahe işte bu doğallık içinde anlatıyorlar kendilerini. İkisi de altmışlı yıllarına girmişler. Onnig gümüş ustası, Vahe fotoğraf hobisi olan bir emekli teknisyen. Daha önce konuştuğum kişiler gibi Onnig de masum Ermeni kadın ve çocukların nasıl öldürüldüğünü anlatıyor:

“Bir çok kadın, kaçmak ya da canına kıymak için kendisini Dicle’nin sularına attı. Jandarmalar, su içmesinler diye kadın ve çocukları oracıkta kurşunladılar”.

Onnig devam ediyor: “1915’de Halep’e gelen Ermeniler kısa sürede köy ve kasabalarındaki akraba ve komşularını bulup yardımlaşmaya başladılar”.
Onnig, işsiz ve yoksul gençlerin hayatta kalabilmek için maaşlı olarak Fransız ordusuna asker yazıldığını, bunların daha sonra Beyrut’a geçtiklerini de anlatıyor. Sesinde bir kırgınlık yok Onnig’in.

Bir yandan anlatırken bir yandan da benim tabağımı sürekli nefis mezelerle dolduruyor. İtiraz etmek aklımdan bile geçmiyor. Ermeni rakısı içiyoruz ve Onnig arada bir keyifle hoş fıkralar anlatıyor. “Biz Türklere karşı değiliz. Ama bizden özür dilemeleri gerekir. Bunu yapsınlar yeter benim için” diye ekliyor.

Ancak Vahe farklı düşünüyor. Ona göre bu büyük Ermeni kıyımının ardında Yahudiler var. Onun tezine göre, Osmanlı yönetiminde İslâm’a geçmiş çok sayıda Yahudi bulunuyordu. Bunlar Ermenilerin önemli mevkilere gelmesini istemiyorlardı.

“Biz binlerce yıldır orada yaşarken Yahudiler, İspanya’dan gelip Türkiye’ye yerleştiler.” İddiasını desteklemek için o bildik atasözünü kullanıyor Vahe: “İki cambaz bir ipte oynamaz.” Günümüzün sorununa getirdiği çözüm ise  çok açık:

“Türkiye cezalandırılmalıdır. En büyük ceza, bizden aldıkları malımızı mülkümüzü geri vermeleridir. Aslında Türklere o ülkenin dörtte biri yeter. Biz dört bin yıldır ordayken Türkler Orta Asyadan daha 700 yıl önce geldiler oraya. Evet Kürtler de çok eskiden beri oradaydılar ama onlar göçebeydiler. İslâma geçtikleri için kaybetti onlar. Şimdi yaşadıkları duruma işte bu yüzden düştüler.” (TK/BB)

HAYDARPAŞA’DAN HALEP’E-4

Türkiye’deki Unutturulan Ermeni Mirası

İsveç’e yıllar önce politik mülteci olarak gelmiştim. Uzun süre gidemediğim ülkeme artık rahatlıkla gidip gelebiliyorum. Bu hakkın, dünyanın dört bir yanına savrulmuş Ermeniler için de ne kadar doğal bir hak olduğunu biliyorum…

Turhan KAYAOĞLU

Stockholm – BİA Haber Merkezi

 23 Nisan 2011, Cumartesi

Bir başka gün diş teknisyeni olan Mher Dangourian’la buluşuyorum. Sakin ve nüanslı bir Türkçeyle konuşuyor. Halep’teki canlı Ermeni kültür hayatının önde gelenlerinden biri.

Eşinin İstanbul’daki ünlü mimar ailesi Balyanlar’dan geldiğini söylüyor. Balyan ailesinden kuşaklar boyunca gelen mimarlar, 1900’lerin başlarına kadar bir çok saraylar, köşkler, camiler, hastaneler, okullar ve köprüler yaptılar. Bunlar bugün de İstanbul’un en güzel ve görülmeye değer mimarlık eserleri.

Gözlerinde muzip bir ifade ve şakacı bir gülüşle “Balyanlar’ın yaptıklarını çekin, alın, İstanbul’da bir şey kalmaz, denir” diyor Mehr ve devam ediyor:

“Siz Türkler, Ermenilerin hem Osmanlı hem de Cumhuriyet döneminde çeşitli alanlarda yaptıklarıyla gurur duymalısınız. O gururu bize de yaşatmalısınız. Ünlü bir Ermeninin kimliğini gizlemek için ‘hristiyan Türkmen’ diyorsunuz. Türkler, böylesine budalaca bir tutumla farkına bile varmadan kendilerini bütün dünya önünde gülünç duruma sokuyorlar. Günümüzdeki Türk hükümeti, bir yakınlaşma için ufak ufak adımlar atıyor. Bu gelişmeyi gören Türkiye sınırları dışında yaşayan Ermeniler, Türklere karşı daha yumuşak bir tutum almaya başlıyor”.

Ermeni kıyımı konusunda kararlı ama esnek bir bakışla konuşuyor: “Bir yerde dört bin yıl boyunca yaşamış birilerini alıp başka yere sürersen, ben bunu soy kırımı olarak nitelerim, onları katletmiş olmasan bile”.

Türklerin en önde gelen tezlerinden birini şöyle yanıtlıyor Mehr: “Evet, Türkiye’den Rusya’ya geçip orada askerî eğitim alıp Rus orduları Doğu Anadolu’yu işgal edince Türklere karşı savaşan Ermeniler olmuştur. Türkiye’ye karşı Fransız ordusunda lejyoner olarak savaşan Ermeniler de olmuştur. Ama bütün bunlar askerî suç, savaş suçu. Fakat siviller, kadınlar ve çocuklar Osmanlı yurttaşlarıydılar, imparatorluğun azınlıklarından biriydiler. Onlar ne suç işlemişti peki?

Türklere karşı savaşmayan, tersine Osmanlı ordusunda Çanakkale’de, başka cephelerde düşmana karşı savaşan Ermeni erkeklerin suçu neydi? Böyle büyük bir imparatorluk kendi halkını nasıl katledebilir? Savunulacak bir şey mi bu?

Burada Osmanlı’nın Balkan kompleksini görüyürum ben. O zaman şöyle düşünmüşlerdi: Bulgarların, Yunanlıların, Sırpların biz Türklere yaptığını biz de Ermenilere yapmalıyız. Ama şu bir gerçek ki, Bulgarlar orada yaşayan Türkleri İstanbul’a kadar yürümeye zorlamadı.

İki hafta sonra Maraş’a gideceğim. Dedemin yaşadığı mahalleyi bulacağım. Hâlâ varsa o mahallenin sokaklarında yürüyeceğim. Bu yolculuğun heyecanını yaşıyorum şimdi. Bu yolculuğu gerçekleştirmek en büyük düşümdü.

Ararat’ı görmeyi saymıyorum bile bu arada. Ararat’ı bize geri verin demiyorum. O dağın bin yıl önce Ermenilerin toprakları arasında yer aldığını söylemenizi duymam yeterli benim için!”.

Suriyeli Ermenilerin günümüz Türkiye’sine bakışı

Avrupa’da Suriye’dekilerden çok fazla Ermeni yaşıyor, özellikle Fransa’da (yaklaşık 400 bin kişi).

Bana göre Suriyeli Ermenleri dinlemek çok daha önemliydi. Onlar Türkiye sınırının hemen ötesinde yaşıyorlar, Türk tv-kanallarına bakıyorlar (hatta Onnig, Kurtlar Vadisi’nde küçük bir rolde oynamış- hayatın ironisi!-), politik tartışmaları, dizi filmleri izliyorlar, Türk müziği dinliyorlar ve Türklerle ticaret bile yapıyorlar.

Çoğu Türkçe konuşabiliyor. Türkiye, eski yurtları, her an günlük yaşamlarında onların. Batıdaki Ermenilere kıyasla geleneklerini dış etkilere karşı çok daha iyi korumuşlar.

Bu yüzden kaynağa, köklere gitmek ve Halep’teki Ermenilerle buluşmak istedim. Bu yüzden, onların duygularının, düşüncelerinin ve Ermeni kıyımı konusundaki görüşlerinin, gerçekliği daha yakından yansıtacağı düşüncesiyle Halep’e gittim.

Şimdi Mehr’i dinliyorum: “Genelleme yapamayız. Amerikalı Ermenileri kendimizle kıyaslayamayız. Şimdi Suriye ile Türkiye arasındaki ilişkiler çok iyi. Bayrakları sallayıp isyan çıkaramayız. Biz Suriyeli Ermenileriz. Buradaki devlete karşı baş kaldırıda bulunamayız. Türkiye’den her şeyden önce istediğim, özür dilenmesi. Elimde yasal tapusu olsa bile Türkiye’den hiç bir mal-mülk istemiyorum. Türkiye soy kırımın olduğunu kabul ederse dedemin mezarını ziyaret edeceğim ve ‘huzur içinde yat’ diyeceğim.”

Suriye Ermenilerinin günlük hayatı

Suriye’deki Ermeniler nasıl yaşıyor? “Yeni” ülkelerinde yaşadıkları bazı zorluklar ya da çatışmalar var mı?

Mehr, Ermeniler ile Arap devleti Suriye arasındaki uyumlu ilişkiden çok memnun:

“Devlet bize karşı hoşgörülü. 50’li ve 60’lı yıllarda daha sıkıntılıydı ilişkilerimiz. 1946’daki bağımsızlıktan sonra yıllar geçtikçe devlet kendini daha güven içinde hissetmeye başladı ve bu yüzden azınlıkları da bir tehlike olarak görmüyor artık.

Kendimizi hiç bir şekilde baskı altında hissetmiyoruz. Suriye devleti, toplumda var olan kültür mozaiğini ciddî bir şekilde benimsiyor. Örneğin biz kültürümüzü korumamız için etkinliklerimizi destekleyen cömert yardımlar alıyoruz.

Biz Ermeniler Suriye’de sosyal hayatı en zengin olan azınlık grubuyuz. Dinsel cemaatlerimizin yanı sıra tiyatro klüplerimiz, spor derneklerimiz ve gençlik kuruluşlarımız var.

Çok iyi işleyen bir haberleşme ağımız var. Sokakta rastladığım bir Ermeniyi tanımasam bile onun kim olduğunu bilirim. Herkes birbirinin aile ve akraba ilişkilerini ve ne yaptıklarını bilir.

Biz buradaki devlet politikasına karışmayız. Bütün kültürel haklarımızı almış olmasaydık, politikayla uğraşmak zorunda kalırdık elbette. Burada kendi okullarımız var. Arapça zorunlu dil ama İngilizce ve Fansızca eğitimimiz de var. Kendi kitaplarımızı basıyor, dergilerimizi yayımlıyoruz. Toplum içinde örgütlenme yeteneğimiz var.

Öyle olmak zorundayız. Yoksa Amerika’daki gibi olur. On yıl geçtikten sonra Ermeniceyi konuşmazdık. Bu nedenle kültür hayatımızı korumaya çok büyük ağırlık veriyoruz.

Ermenice konuşabiliyorum, bir Ermeni gibi düşünebiliyorum ve hiç bir zaman asimile olmayacağım. Çocuklarımızın hepsi okula gidiyor. Ermenilerin hepsi Ermeni okullarına gidiyorlar.”

Ermenilerin Suriye devletiyle ilişkisi konusunda Ermeni papazı Gomidas, çok ilginç ve alışılmadık bir resim çiziyor bana. Gençliğinde amatör bir tiyatrocuymuş Gomidas.

Ev sahibim Mano, ona hep papaz rolleri verirmiş. Sonunda gerçekten de papaz olmuş. Bir akşam üzeri Mano’nun evine, kilisenin kültürel etkinlikleriyle ilgili bir konuda konuşmak üzere geldi ve beklenmedik bir şekilde bir Türkle, benimle karşılaştı.

Ermenilerin Halep’te beş Ortodoks, üç Katolik ve iki Protestan kilisesi olduğunu anlattı bana.

“Suriye’de farklı etnik kökeni olan 1,5 milyon Hristiyan yaşıyor. Bunların yaklaşık 100.000’i Ermeni. Ancak son 20 yılda, Arap milliyetçiliğini yükselişiyle birlikte, binlerce Ermeni ABD’ye, Kanada’ya ve Avusturalya’ya göçtü”.

Gomidas, Ermeni kilisesinin Suriye’de benzersiz bir şey yaptığını söylüyor. Ermeni kilisesi, Ermenilerin miras ve aile hukukuyla ilgili işlemlerinin yürütülmesini Suriye devletinden kendi üzerine devralmış.

Önceleri, ölen bir Ermeninin ardından mahkeme ve devlet dairelerinde yürütülen zorunlu yasal işlemlerin tamamlanması bir kaç yılı alıyormuş. Bu hak devrinden sonra söz konusu yasal süreç, yalnızca bir iki hafta sürüyormuş.

Gomidas, devletle yaptıkları bu yetki devri anlaşmasından gurur duyuyor.

Halep şehri

Son günümde şehrin sokaklarında dolaştım. Kaldırımlar insanla dolu, yollar ve meydanlar da arabalarla. Ama yine de gürültü ve karmaşa yok. Acele eden, koşturan, bağıran kimseye rastlamıyorum. Dükkânlarında yalnızca sabun satılan bir sokaktan geçiyorum. Ona paralel bir başka sokakta ise yalnızca baharat, çay ve kahve satılıyor.

Mahalle içlerine girince büyük ve çok güzel ama terk edilmiş taş yapılar görüyorum. Bunların Yahudi vakıflarına ait olduğunu öğreniyorum. İsrail’le 1967’de yapılan savaştan önce Yahudiler oturuyormuş bu evlerde. Şimdi Suriye’de hiç Yahudi kalmamış.

Çarşı içinde alt katlarında küçük dükkânlar olan Osmanlı yapıları da görüyorum. Depo olarak kullanılan, kilitli pencereleri ve balkonları toz toprak içinde olan ist katların ahşap cephelerindeki nakışlar, geçmişte kalan güzel zamanları çağrıştırıyor.

Yollardaki insan kalabalığını izleyip kendimi Souk’da, Ortadoğu’nun en büyük kapalı çarşısında buluyorum. İnsanın yolunu kaybetmemesi mümkün değil burada.

Kokular, gölgeler, kumaş ve mücevherlerden yansıyan pırıltılar, uğultular, keskin sesler, parlak renkler ve tatlımsı ve nemli bir havanın oluşturduğu uçsuz bucaksız bir labirentde kayboluyorum. Kendine göre kesin düzeni olan bir kaosun içindeyim.

Yalnızca ben ve diğer yabancılar, yerle gök arasında akla gelebilecek her şeyin satıldığı küçük dükkânlar, eşya depoları, imalâthaneler, tamirhaneler ve  kahvehanelerin olduğu bu dar sokak ve geçitlerde kaybolabilir.

Dar sokakların kesiştiği yerlerde oluşan meydancıklara geldiğimde önümde birden bire yükselen görkemli mermer kapılar görüyorum. Her biri, kolonları, alınlıkları dantel gibi işlenmiş, benzersiz sanat eserleri.

Bunlar, havuz ve şadırvanların olduğu, güzel kokulu sarmaşıkların ve asmaların duvarları kapladığı, bazen camilerin ve hanların bulunduğu avlulara açılıyor.

Bir süre burada, o durgun ve sessiz hava içinde oturup su damlalarının sakinleştirici müziğiyle dinlenebilirsiniz. Daha önceleri bu vahacıklarda konsolosluklar ve hatta insan değerini ve onurunu koruyan ve camilerin desteğiyle yaşayan bir akıl hastanesi de varmış.

Burada, Halep şehrinde, insan İpek Yolu’nun parlak dönemindeki hareketliliği ve uğultuyu hissedebiliyor.

Ortadoğu’nun en büyüğü olduğu söylenen, yuvarlak ve yapay izlenimi veren bir höyük üzerinde bulunan kale, kapalı çarşıdan bir taş atımı uzaklıkta.

Bu kale bir zamanlar şehir içinde şehirmiş. İyi korunmuş surlarla çevrili. Söylenceye göre Kudüs’ü Haçlılar’dan geri alan Salahaddin Eyyubi’nin oğlunun sarayı bu kalenin içindeymiş.

Yukarıdan şehrin manzarasını seyrettikten sonra Vahak’la buluşmak üzere gümüşçüler çarşısına gidiyorum. Yakınlarıma ufak tefek hediyeler alacağım. Hagop Dolabsjian bizi dükkânının eşiğinde geniş bir gülümsemeyle karşılıyor.

Ismarladığı kahveleri içerken hemen pazarlığa başlıyorum. Bu sevimli ve dost canlısı Ermeni elbetteki bu sanatın ustası. Sonuçta kim kazandı, bilmiyorum ama ben yaptığım ticaretten çok memnun kaldım.

Dedeleri Antepli olan Hagop, akıcı bir Türkçeyle konuşuyordu. Bunu bir yıl kadar önce Suriye devlet başkanı Esat’la birlikte oraya gelen Türkiye başbakanı Erdoğan da fark etmiş.

Hagop onunla ne ölçüde pazarlık yaptığını söylemedi. Ancak, Erdoğan’ın kendisinin nasıl olup da bu kadar düzgün bir Türkçe konuştuğunu merak ettiğini, ne ki, onun Ermeni olduğunu hemen anlayıp, yorum yapmaksızın sustuğunu anlattı.

Halep’ten ayrılıyorum şimdi. Ama bu şehire yeniden geleceğimi biliyorum. Şu anda yaşadığım İsveç’e yıllar önce politik mülteci olarak gelmiştim. Uzun süre gidemediğim ülkeme artık rahatlıkla gidip gelebiliyorum.

Ama bu hakkımı, başka bir ülkede yaşadığım halde kendi ülkeme istediğim an özgürce gidebilme hakkımı, elimde tutmak istiyorum.

Bu hakkın, Anadolu’dan Halep’e ve dünyanın dört bir yanına savrulmuş olan bütün Ermeniler için de ne kadar doğal bir hak olduğunu biliyorum, bu temel insan hakkını bütün yüreğimle kavrıyorum.

Vahak’la vedalaşıyoruz. “Bu ziyaretinin biz Halep’teki Ermeniler için çok şey ifade ediyor, bunu bilmeni isterim” diyor.

Sevgili Vahak, benim için de çok şey ifade ediyor bu ziyaret. Bunu bilmeni isterim. (BB)
http://www.bianet.org/biamag/insan-haklari/129493-halepe-dogru-trende

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: