İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Duyarsızlık

Etyen Mahçupyan
Modern dönemin başat ideolojisi milliyetçilik oldu. Liberalizm ve sosyalizm, milliyetçiliğin gölgesinden hiçbir zaman kurtulamadı.Çünkü her ikisi de, farklı nedenlerle otoriter zihniyetten uzaklaşmamıştı ve ulus devletlerin dünyasında ‘milli’ olanın içine hapsoldular. Milliyetçilik hayali bir milletten yola çıkarak önce devleti tanımladı. Ne de olsa milletin çıkarlarını bilmek için, sıradan bireylerden daha kalıcı bir özneye ihtiyaç vardı. Devlet ise toplumu, içini kendi belirlediği ‘milli kimlik’ üzerinden ‘yeniden’ milletleştirdi. Bu sürecin en kritik ayağı tarihin yeniden yazılması ve ‘millete özel’ unutma ve hatırlama mekanizmalarının oluşturulmasıydı. Böylece her millet, doğruluğuna inandığı ama büyük çapta deforme edilmiş bir tarihsel gerçeklik algısı geliştirdi. Söz konusu yaklaşım her milletin farklı hassasiyetler geliştirmesine, bunları kendi mahremiyeti olarak telakki etmesine neden oldu. Ne var ki bu süreç aynı zamanda utanç verici bir duyarsızlığın da tohumlarını ekti. Toplumlar kendi kimliklerini oluşturan öğelerin dışındaki her şeyi bir başka kimliğin unsuru olabileceği ihtimalini hesaplayarak algılamaya başladılar.

Neredeyse devlete ihtiyaç kalmamıştı: Kendilerini birer ‘millet’ olarak algılayan toplumsal parçalar, dışlarında kalan kimlikleri doğal olarak dışladılar ve uygun ortamı bulduklarında da ezdiler. Kimlik, insanî duyarlılığın da sınırını çiziyordu… Öte yandan birer insan olarak bu duyarsızlığı taşımak, kendimizi gayri insanî bir konumda algılamak az buz yük değildi. Bu noktada devlet ve ‘hukuk’ milliyetçiliğin kurtarıcısı oldu. Eğer bir duyarsızlık varsa bu devletler arası kaçınılmaz dengeler ve ‘hukukî’ sınırlamalar nedeniyleydi… Kısacası biz sıradan vatandaşların hiçbir sorumluluğu yoktu… Bizler duyarsızlığımızı devlete havale ederek ‘nesnelleştirmenin’ rehaveti içinde küçük hayatlarımızı gönül rahatlığıyla sürdürebilirdik.
Batman Belediyesi, 2009 yılında bir parka Aram Tigran adını vermek istedi. Aram Tigran, anne ve babası 1915’te bu topraklardan gitmek zorunda kalan bir aileye doğmuştu. Aile Diyarbakır’ın Kulp ilçesine bağlı olan Kexriban (Behemde) köyündendi. Aram yetenekliydi… Büyük bir udi ve bestekâr oldu. Beş dilde şarkılar yazıp söylemekle kalmayıp, Kürtçenin en dokunaklı ve özgün eserlerinden birçoğuna da imza attı. Bunların birçoğu hiçbir zaman göremediği ‘asıl’ ülkesine olan hasretini dile getirmekteydi. Neden sonra ancak ileri yaşlara geldiğinde memleketini ziyaret ettiğinde, Batman Belediye Başkan Vekili Serhat Temel’in tanıklığına göre şöyle demişti: “O dağlara, ağaçlara, derelere, evlere baktığımda içim titredi. Ağladım. Çok canım acıdı. Babamı, annemi ve onların yaşadıklarını anımsadım. Çok üzüldüm. ‘Biz nasıl bu topraklarda büyüyemedik’ diye hayıflandım.”
Aram Tigran, bu ziyaretten bir süre sonra öldü… Son isteği yaşayamadığı topraklara gömülmek, içindeki hasreti o toprağın içine akıtmaktı. Ama devlet izin vermedi. “Bir rüzgâr esti dağıttı yuvamızı. Öksüzüz, sürgünüz, taştan bir yuvanın hasretindeyiz” diye yazmış olan bu büyük ozanın devlet açısından ‘manevî’ bir değeri yoktu. Burası ‘Türk’ topraklarıydı ve ancak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının gömülmesi caizdi. Devlet, Cumhuriyet öncesinin milyonlarca insanının cesedinin üzerinde kurduğu egemenliğine kimlik biçmişti bir kez… Ölülerin bile milli olanı aranmaktaydı ve Aram Tigran Ermeni’ydi. Toplum ise bu konuyla ilgilenmedi. Laik basın yüzeysel çoğulculuğunun belirtisi olarak ve hükümeti yaralama maksadıyla olaya değinip geçti. Muhafazakârlar ise olayı görmediler, ilgilenmediler bile… Bu bir devlet meselesiydi, adam zaten Ermeni’ydi ve zaten böylesine duyarlı bir milleti duyarsızlıkla itham etmek mümkün değildi.
Derken Batman Belediyesi, Aram Tigran adını bir parka vermek istedi. Mesele valiliğe, oradan da Dışişleri’ne gitti. Milletin duyarsızlığının somut temsilcisi ve taşıyıcısı olan devlet ise bu talebe ‘doğal olarak’ karşılıklılık (mütekabiliyet) ilkesi üzerinden baktı: “Bilindiği kadarıyla Yunanistan ve Ermenistan’da Türk şahsiyetlerden birinin adının verildiği bir park/cadde/sokak/meydan ismi bulunmamaktadır…” Adamın kendisi, nereden geldiği, neler yaptığı, ne hissettiği, bu topraklara ta uzaklardan neler verdiği önemli değildi. İnsanlığa duyarlı olmak devletin işi olamazdı. Devlet bir ‘Türk şahsiyetin’ adına muhtaçtı. Çünkü hayat kimliklerin ve milletlerin ruhsuz kol güreşinden başka bir şey değildi. Devlet bu kararı alırken hiç gocunmadı… ‘Milletine’ güveniyordu… Nasılsa her ikisi de aynı ortak duyarsızlık zemini üzerinde şekillenmişti. e.mahcupyan@zaman.com.tr
e.mahcupyan@zaman.com.tr
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1082940 

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: