İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Osmanlı Açılımının Bir Diğer İflası: Arap Özerkliğinin Rafa Kaldırılışı

Ragıp Zarakolu
Geçen yıl, Eylül ayında Beyrut’ta Haygazyan Üniversitesinde, Ermeni Soykırımına ilişkin uluslar arası konferansı izlerken, sık sık Suhet el Şuheda’dan, yani Şehitler Alanından geçtim, oradaki anıta bakarken, Türkiye’de acaba kaç kişi Deniz’lerin idam günü olan 6 Mayıs anılırken, acaba kaç kişinin yine bir 6 Mayıs günü sabahın erken saatlerinde özerklik istemek dışında bir başka suçu olmayan öncü Arap aydınlarının idam edildiğini biliyor diye düşünüyordum. Ve yine aynı yılın Haziran ayında, Beyazıt Meydanında, Rus Çarlığının korkulu rüyası Paramaz ve 19 sosyalist arkadaşı salkım saçak sallandırılır, Talat ve Enver Paşaların iradesi ve Sıkıyönetim Mahkemesinin kararı ile.  Tam 15 Haziran’da. Yine bildik bir tarih.

Daha önceki yazımda, imha planlarının daha 1908 yılında, Rum aydınlarına karşı soğukkanlı bir biçimde dillendirildiğinden; gönülsüzce kabule edilen Ermeni Reformunun nasıl bir “nihai çözüm” e yöneldiğinden söz etmiştim. Şimdi ise, Arap öncü aydınlarının imhası ile özerklik çatısı altında, bir arada yaşama olanağının nasıl ortadan kaldırıldığına ışık tutmak istiyorum. 90 yıl sonra, ırkçı milliyetçilik hala “özerklik” kavramını duyunca ayağa fırlayıp isteri krizi geçirmeye başlıyor. Oysa “özerklik”, Anadolu coğrafyasının, Suriye ve Mezapotamya’nın, Filistin’in binlerce yıllık kendi çok renkli karakterini koruyabilmesi ve barış içinde bir arada yaşamak için önemli şans yaratabilirdi.
Şehitler Meydanı ve anıt Lübnan İç Savaşı sırasında önemli ölçüde zarar gördü, mermilerle delik deşik oldu. Ve bir anlamda iç savaşın simgesi haline geldi. Bugün de ana gösteri ve protesto mekanı olan meydanda Cemal Paşa tarafından astırılan Arap aydınlarının isimleri şunlardı: Said Akl,  Rahip Josef Hayek, Abdül Kerim el-Halil, Abed el-Wahab al-İnglizi, Josef Bişara Hani, Muhammed ve Ahmed Mahmassani, Ömer Hamad, Filip ve Ferid el-Hazin, ile Şeyh Ahmed Tabbara
Engelhardt, La Turquie et le Tanzimat adlı kitabında, “ II Mahmud döneminde ve Abdülmecid’in saltanatının ilk yıllarında, Türkiye, bilinen görünüşü ile karinası, direkleri, yelkenleri ve tayfası yenilenmesi gereken bir gemiyi andırıyordu” der. Ne yazık ki, bugünkü Türkiye’de 1945’te sözde demokrasiye geçtiği ve her 10 yılda bir darbeyle sarsıldığı son 60 yılda da aynı görüntüyü vermekteydi. Yani her şeyi ile yenilenmesi gereken bir gemi. Osmanlı bunu başaramadı, İttihatçı ideoloji üstünde yükselen Kemalist Cumhuriyetin de bunu başarabileceği şüpheli. Çünkü bir türlü, inkâr ve imhanın tek çözüm olduğu sabit fikrinden bir türlü vazgeçilemiyor ve bir zihniyet devrimi yaşanamıyor.
1908 Devrimi öncesinde, muhalif düşünce ve duygular İmparatorluğun her yöresinde yükselmekte idi.  Özerklikte yana fikirleri ile öne çıkan Prens Sabahattin, 1905 yılında şöyle diyordu: “Osmanlı İmparatorluğu, Osmanlılarındır.” Yani Osmanlı Yurttaşı olan herkesin. Ama İttihatçılar 1908 sonrasında şu slagona hızla geçiş yapacaklardı: “Türkiye Türklerindir.”
Jön Türkler dışında, Müslüman ya da Türk olmayan birçok devrimci komiteler oluşturulmuştu. 1907’de,  Ermeni, Makedon, Bulgar, Sırp, Yunan, Boşnak ve Hersekli topluluklar, Cenevre’de yeniden bir araya gelerek, ortak eylem kararı aldılar. Makedonya’nın, Arnavutluğun, Bosna ve Hersek’in özerk olduğu, Türkler dahil herkes için tek bir yapı içinde tek bir Balkan Konfederasyonu oluşturulması istediklerini dile getirdiler.
Jön Türkler, İmparatorluğun en kalabalık Müslüman öğesi olan Arapların güvenini kazanmayı bilemediler. Bu dönemde, Suriye ve Mezopotamya’daki aşiretler, sürekli kaynaşma içindeydi. Genç Arap aydınları arasında da özerklik hareketi büyüyordu. Kentli kesimlerde reform beklentisi iyice yoğunlaşmıştı.
Örneğin,  Beyrut eşrafından 1.300 kişi, ortak bir imza metni ile Islahat Heyetinin yeniden toplanmasını talep etmişlerdi.
1913 yılında Paris’te Arap Aydınları önemli bir toplantı yaptılar. Ve aşağıdaki kararları aldılar:
ARAP KONGRESİNİN OYLAYIP KABUL ETTİĞİ KARAR
Paris Saint-Germain Bulvarında toplanan Arap Kongresi, 21 Haziran 1913 tarihli oturumunda aşağıdaki kararları kabul etmiştir.
Osmanlı imparatorluğunda köklü ve âcil ıslahat gereklidir.
Osmanlı Araplarının, İmparatorluğun merkezi yönetimine fiilen katılmalarının gerçekleştirecek, siyasal haklarını kullanmalarının sağlanması şarttır. 
Suriye ve Arap vilayetlerinin her birinde, ihtiyaç ve yeteneklerine uygun bir adem-i merkeziyetçi yönetim önem taşımaktadır.
Bir genel kurul aracılığı ile 31 Ocak 1913 tarihinde oylanan özel bir tasarıda isteklerini dile getiren Beyrut vilayeti, il genel kurulu yetkilerinin genişletilmesi ve yabancı üyelerin atanması gibi iki ilkeye dayanmaktadır. Kongre, sözü geçen tasarının uygulamaya konulmasını talep eder. 
Arap dili Osmanlı Meclisinde tanınmalı ve Suriye ve Arap ülkelerinde resmi dil sayılmalıdır.
Çok zorunlu haller dışında, askerlik hizmeti Suriye Arap vilayetlerinde bölgesel olmalıdır.
Kongre, Osmanlı İmparatorluğu Hükümetinin, Lübnan’ın mali durumunu iyileştirici olanakları sağladığını görmek ister.
Kongre, Osmanlı Ermenilerinin ıslahat isteklerine sıcak baktığını doğrular.
İşbu kararlar, Osmanlı İmparatorluğu Hükümetine iletilecektir.
Bu kararlar, Osmanlı İmparatorluğunun dostu Güçlere de iletilecektir.
Kongre, bu cömert konukseverliğinden dolayı Fransız Cumhuriyeti Hükümetine en içten teşekkürlerini dile getirir.
YUKARDAKİ KARARLARA EKTİR
İşbu Kongrenin oyladığı kararlar uzun süredir usulüne uygun şekilde uygulanmamıştır. Suriye Arapları ıslahatçı kurullarının üyeleri Osmanlı imparatorluğunda hiç bir görev yapmayacaklardır.
İşbu kararlar, Suriye ve Osmanlı Araplarının programını oluşturacaktır. Yasama seçimlerinde hiç bir aday, anılan programı savunacağını ve onun uygulanmasını izleyeceğini önceden taahhüt etmedikçe,  desteklenmeyecektir.  
Kongre, gösterdikleri yurtseverlik ve yardımlarından dolayı Arap göçmenlere teşekkürlerini sunar ve delegeler aracılığıyla selam eder.
 YÖNETSEL ÂDEM-İ MERKEZİYETÇİLİĞE DAYANAN REFORMLAR PROGRAMI
 Büyük bir sorun kendini göstermeğe başlıyor: Arap Sorunu.  Arap çevrelerle temasta olan herkes bunu çoktandır öngörmekteydi.  Geçen Aralık ayından beri, Suriye’de çok etkili olan ve Avrupa olayları hakkında zekâsıyla ve bilgisiyle dikkat çekmiş bir yüksek görevli bana şunları söylüyordu:
 Bizde hiç bir ayrılıkçı duygu yoktur. Tersine, Osmanlı İmparatorluğunun bir parçası olmaktan yanayız.  Yeter ki, Avrupa’nın olası iştihalarına direnebilecek sağlam bir kitle oluşsun.  Ne var ki, Osmanlı Hükümetinin bize kabul edilebilir idari rejim sağlamasını, bizim bağlılığımızı sürdürmemizin olmazsa olmaz koşuludur.
 Beyrut, Halep, Trablus, Suriye vilayetleri bir biri ardına, Arapların ısrarla istediği bu rejimin açıklamasını yapmış bulunmaktalar. Söz konusu olan: özerkliğe çok yakın, ileri bir âdem-i merkeziyettir.  Hak olarak istenen başlıca hususlar şunlardır:
 1. Vilayetin bütün daire ve mahkemelerinde Arap dilinin resmi dil olarak tanınması. Türk dili, İstanbul ile yazışma dili olarak kalacaktır.
 Beyrut vilayetinin meclisinin kaleme aldığı tasarıda, Arap dili Millet meclisi ve Ayan meclisinde de kullanılmalıdır.
 2. Bunun sonucu olarak, Suriye’ye, Arapça bilen görevliler atanacaktır, Şimdilik, valiler için bir istisna tanınacak, kanunun resmen ilânı tarihinden başlayarak altı yıllık bir dönem sonunda bu istisna sona erecektir.
 3. Mülki ve adli memurların, jandarma subaylarının atanmasında yerel makamların görüşü alınacaktır.
 4. Kudüs, Şam, Beyrut ve Halep illerinde verilen hükümlerin bir üst mahkemede incelenmesi için bir Yüksek Mahkeme kurulacaktır. Şu an için, her türlü üst yargı incelemesi İstanbul’da yapılmaktadır. 
 5. Barış zamanında, askerlik hizmeti bölgesel olacaktır.
6. İllerin gelirleri iki kategoriye ayrılacaktır. Gümrük, Posta ve Telgraf gelirleriyle askeri vergiler merkezi Hükümetin tasarrufunda olacak, bütün öteki gelirler, illerin ihtiyaçlarına uygulanmak üzere, yerel Hükümetlerin kullanımında olacaktır.
7.  Vilayet Meclisleri kurularak, bunların idari yetkileri ve bir ölçüde de, genişletilmiş yasama yetkileri olacaktır. 
Merkezi Hükümete bırakılmış genel politika ve ulusal savunma meseleleri dışında kalan bütün sorunlar bu meclislerin yetkisinde olacaktır.
8.  Jandarma, polis, adalet, maliyenin yeniden düzenlenmesi için, yabancı danışmanlar atanacaktır.
Bir Fransız gazeteci, “Önemli bazı Araplar bana, daha bir güvence için, Bakanlar kurulunda az sayıda Arap’ın da bulunmasını gerektiğini konuştuklarını söylediler” diyordu.
 “Merkezî Hükümetin bu istekleri fazla radikal bulacağına inanıp inanmadıklarını sorduğum aynı kişiler bana şu yanıtı verdi” :
“Biz bu istekleri, 1911 ilkbaharında İngilizlerce Malezyalılara ve ardından genel olarak 1912 yaz mevsimi boyunca Osmanlı Hükümetinin Arnavutlara vermiş olduğu hakların basit bir uygulaması olarak düşünüyoruz”.
 Fransız Gazeteci, “Gazi Muhtar Paşa Hükümeti, bu ıslahatın, İmparatorluğun tüm halklarına genişletileceğini beyan etmişti.  Şimdiki İttihatçı darbe Hükümeti, acaba bu isteklere razı olacak mı? “sorusunu yöneltiyordu. [Mahmut Şevket Paşa’ya yönelik suikast, İttihatçıların elini iyice serbest bıraktı.] Belki de Balkan Harbi olmasa, İttihatçılar darbeye cesaret edemeyecek, Almanlarla savaş macerasına katılamayacak, belki de özerk bir yeni yapılanma ile İmparatorluğun ömrü uzayacaktı.
Suriyelilere yönelik idamlar ve ardı kesilmeyen tehcirler, İmparatorluğun Müslüman uyrukları arasında da kaçınılmaz bir şekilde çalkantılara yol açacak ve İttihatçılara olan kini arttıracaktı.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: