İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

OSMANLININ AÇILIMLARI NASIL İFLAS ETTİ?

Ragıp Zarakolu
Türkiye Kürt sorunun 90 yıldır çözmekten aciz. Şu günlerde yeniden reformların güncelleşmeye başladığı şu günlerde, benzeri sorunlarda Osmanlı İmparatorluğunun son döneminde yüz yüze kalınan başarısızlıkların ve bu başarısızlıkların yol açtığı trajedilerin derinlemesine bir karşılaştırmalı bir analizinin yapılmasına büyük ihtiyaç var.

Sadece Avrupa’nın dayatması ile içselleştirilmeden başlatılan yüzeysel sözde reform deneyleri, sorunların çok daha çözümsüzleşmesine ve kangrenleşmesine neden oldu.
Osmanlı devletinin coğrafyalarının otantik halkları olan Yunanlıların, Bulgarların, Sırpların bağımsızlaşmasından sonra, 1908 Anayasal Devrimi Arnavutlar, Ermeniler, Kürtler, Asuriler ve Araplar gibi halklar arasında bir arada yaşamanın koşulların sağlanabileceği konusunda büyük umutlar yarattı. Ancak İttihat ve Terakki Partisinin diktatoryal ve Türkleştirmeye yönelik politikaları benimsemesi ile birlikte, bu umutlar umutsuzluğa dönüştü. Madem Türkler kendi evlerini kurmaya yöneliyorlardı, neden ötekiler de buna kalkışmasındı? Çökmekte olan çok uluslu bir İmparatorlukta, bu bir yerde doğal bir yönelimdi. Yine de talepler gerek Arnavutlar, gerek Ermeniler ve gerekse Araplar açısından, özerklikten öte bir tasarıma sahip değildi.
İttihatçılar Türkleştirmeye yönelince, Türk olmayan kesimler adem-i merkeziyetçi [özerk] İtilafçılara destek çıkmaya başladı. Türk ve Ermeni sosyalistleri de İttihatçılara karşı muhalefet cephesinde yer alacaklardı. Muhalif Kürt kesimlerini ise, söz konusu blok içinde, blokun önderi Prens Sabahattin gibi Paris’te sürgün yaşayan Kürt Şerif Paşa temsil ediyordu.
Ermeni uluslaşmasının öncü partisi Ermeni Devrimci Federasyonu ise, İttihat Terakki ile ittifak politikasını sonuna dek sürdürerek Ermeni Reformunun önünü açmaya çalışabileceğini düşündü. Ancak Rusya’nın baskısı ve Almanya’nın oluru ile İttihatçıların gönülsüzce kabul ettiği Ermeni Reformunun fiilen 1914 yılında devreye girmesi, İttihatçıların bu planı hayata geçirmektense, bir fırsat olarak gördükleri 1. Dünya Savaşına gözünü karartıp balıklama girmesine neden olacaktı. Ve reform başladığı anda rafa kaldırılacak, bir yıla kalmadan ise Ermeni halkına yönelik imha başlayacaktı. Reform tartışmaları sürecindeki sert polemikler ise, EDF ile İTF arasında soğuk rüzgarların esmesine neden olacak, ilişkiler kopma noktasına gelecekti.
Aslında zincir 1912 yılında Arnavutların ayaklanması ile kırıldı. Arnavutlar İmparatorluğun en sadık halklarından biriydi. Arnavutlar ordu ve bürokrasi içinde önemli bir yere sahipti. İlk Osmanlı Ansiklopedisinin babası olan, çeşitli dillere Osmanlıca sözlükleri ile nam salan Sami Fraşeri aynı zamanda Arnavut sözlüğü ve gramerinin de babası idi. Arnavutlar, Sırp ve Yunan milliyetçiliğinin yayılmacı emellerinden korktukları için, Osmanlı yönetiminde kalmayı yeğ bulmaktaydılar. Ama özgürlük taleplerinden de vazgeçemiyorlardı. El alından gelen Avusturya ve İtalya desteği ise, onları cesaretlendirdi. 1908 Devriminin yarım kalması, Arnavutların, ana dilde eğitim, özerk yönetim gibi hiçbir talebinin yanıt bulmaması, artık onları isyana yöneltecekti. Ama bu isyan, zincirin tamamen boşalmasına neden oldu, birbiri ile dalaşan küçük Balkan ulus devletçikleri, İtalya ve Avusturya’nın bölgeye yayılmasının da verdiği korku ve onun önünü kesme telaşı ile, hep birlikte Osmanlıya savaş açma cesaretinde bulundular.
Libya ve Balkanlardaki utanç verici yenilgilerden sonra, İttihatçıların 1913 Ocak Darbesi ile Başbakan yaptığı Hürriyet Ordusu kahramanı Mahmut Şevket Paşa’nın bu görevi sadece 4 buçuk ay devam edebildi. İttihatçılar, Paşaya yönelik suikastten sonra, dikta rejimini iyice sertleştirme olanağına sahip oldular ve tüm muhalefeti susturdular. Paşanın başlarına dert olduğunu düşünüyorlardı, İtilafçıların suikastinin istihbaratı geldiği halde, bu suikasti engellemediler. Mahmut Şevket Paşa, Bağdat doğumlu ve Arap kökenli idi. Günlüğünde yer alan ilginç noktalardan biri de, ana dilde eğitim hakkının o sırada hükümet gündeminde bulunması idi. Arap kökenli [kimine göre de Araplaşmış bir Çeçen] bir Başbakanın anadili olan Arapçanın eğitim dili olması konusunda karar verememesi oldukça trajik bir durumdu. Evet, İmparatorluğun dört yanında Medreselerde Arapça sözde öğretiliyordu, ama öğretilen bu Ku’ran dilinin halkın konuştuğu modern Arapça ile bir ilgisi yoktu. O sıralarda Suriye ve Lübnan gibi Arap halkın yaşadığı yörelerde Arapçanın eğitim dili olarak kullanılması talepleri yükselmişti. Bu talepleri ilerideki yazımızda ele alacağız.
İTF, ilk nüfus mübadelesini Bulgarlar ile yaptı ve Trakya ve İstanbul’u Bulgarsızlaştırdı. Rum aydınları ile kopuşma ise çok daha erken bir dönemde, hemen 1908 Devriminin hemen sonrasında, başlamıştı. Bugünkü Kıbrıs Sorunu gibi, Girit sorunu, Girit’in Yunanistan ile birleşmesi, yeni yükselen Türk milliyetçiliği ile Yunan milliyetçiliği arasındaki polemiğin daha erken ve daha açık bir dille yapılmasında neden oldu. Ve bu tartışmalarda İttihatçılar aslında kafalarının ardında yatan planı da, örtmeğe gerek duymadan açığa vurdular.
İttihatçıların gözünü, [EDF ile olan ittifaktan dolayı] Doğu’daki Ermeni nüfustan çok, Ege ve Trakya’daki Rum nüfus korkutuyordu. Zaten ilk tehcir uygulaması, Almanların da talebi ile 1914 yılında daha savaş başlamadan, Ege ve Trakya Rumlarına karşı başlatıldı. Rumlar, Ermenilerden daha şanslıydı, çünkü onların sığınabileceği bir Yunanistan vardı.
Yazı dizimizde, Ermeni Reformunun ve Arap aydınların neler talep ettiği konusuna girmeden önce, 1914 Rum Tehciri ve esas olarak da, gelecekteki bütün bu uygulamaların habercisi olan bir röportaja yer vereceğiz. [Bk: Mihail Roda, Almanya  Türkiye’deki Rumları Nasıl Mahvetti, Midilli 191; Türkçesi yakında Belge Yayınları tarafından yayınlanacak, yn.]
Doktor Nazım Bey,1908 yılının Eylül ayında ,İzmir’de bulunduğu sıralarda, tüm Yunan toplumunu hayrete düşürerek ”İttihat ve Terraki”nin gerçek amaçlarını açıkladı.İzmir’de avukat ve şair olan Mihail Argilopulos Nazım Bey’le yankı uyandıran bir söyleşide bulundu. Aralarında konuşulan ve kayda değer olan her şey ”Jön İzmir” gazetesinde yayınlandı. Türk Komitecilerin düşündüklerini apaçık söylüyordu. Tüm Jön Türkler (İttihatçılar) herkese İslam dinini kabul ettirme politikasını uygulamayı ve ülkelerinin üstünden tüm yabancı etkenleri atmayı amaçlıyorlardı. Özellikle okulları Türkleştirmeyi ve ticarette, eğitimde, her dalda önde gelmeyi arzu ediyorlardı. ..1914’te meydana gelen olaylar,1908’de önceden söylenmişti. Anayasa’nın Jön Türkler tarafından ilanının ilk günlerinden beri, tehcir ve gaspetme olayları baş gösterdi… İzmir, Selanik ve Kostantinopoli’de (İstanbul) bulunan Yunanlılar’a ait birçok dükkan dağıtıldı ve yöneticileri elçiliklerin vasıtasıyla kaçırıldı. Bütün Türkiye’de, her Yunan’a karşı boykotaj başladı, ayaktakımı da Kerim Ağa’nın önderliğinde ve ”İttihat ve Terraki”nin diğer çırakları yol boyunca rastladıkları Yunanlılara vurarak, mallarını yağma ederek panik yaratmayı başardılar… Girit meselesi yüzünden, ahali daha fanatik bir tavır takınıyordu. Komitecilerin şeytanca planı büyük bir başarıyla gerçekleşiyordu. Önce Yunan uyruklu olanlara, sonra Rumlara karşı saldırmak… Anadolu’nun iç kesimlerinde veya Makedonya’da ticaretle uğraşan, Yunan vatandaşları, Türk halkının yuhalamalarıyla  ve sarık takanların beddualarıyla sahil kentlerine sürüldüler. Tüm bunlara rağmen, Anayasa’nın ilan edilmesini hala kutlamaya devam ediyorlardı ve ”İttihat ve Terraki’nin” önde gelenleri Yeni Türkiye devletinin hürriyet, müsavat ve adaletini sinik bir edayla haykırıyorlardı…
      Anayasa’nın ilanından hemen sonra, Almanlar Jön Türkler’e hizmet sunmaya başladılar. İslamlaştırma politikası, Almanlaştırma politikasının evladı ve yansıması olduğu söyleniyordu. Almanlar, kendilerine zarar vermeden, tüm yabancılara darbe indirdikten ve ezdikten sonra onların yerlerine geçmek için kaçınılmaz bir fırsat yakalayacaklarını umuyorlardı. Büyük gizlilik altında, sabırla çalışıyorlardı. Başarılarında dayandıkları merkez Jön Türkler Kulübü idi.’ ‘Deustche-Bank” yüksek sermaye sağlıyordu. Jön Türkler’in maddi ihtiyaçlarını kimseye bağımlı olmadan karşımaları gerekiyordu. Almanlar onlara tüm kolaylıkları sağlıyordu. Kısa zamanda, İstanbul, İzmir ve Selanik’te sipariş kabul eden yüzlerce büro açtılar.
    Daha sonra İzmir Valisi olacak ve yağmalardan yükünü iyice tutan Nazım Bey her şeyi net bir şekilde açıklıyordu. Onunla yapılan söyleşi, ilk defa, İzmir’de ”Genç İzmir”gazetesinde, ardından 8 Eylül 1908’te, Atina’da ”Atina’dan” gazetesinin 2126 sayısında yayınlandı. Bu söyleşiyi ünlü bir avukat ve şair olan Mikail Argiropulos gerçekleştirmişti. Hemen hemen iki saat süren bu uzun söyleşi, İzmir’in Bornova semtinde, soylu bir İngiliz’in malikanesinde, Paris’teki ”Le Temps”ın ve İstanbul’daki ”Levant Herald”ın muhabirlerinin, Amerikan Konsolosunun, İngiltere Konsolos yardımcısının ve başka insanların önünde yapıldı.
      Bu söyleşi Türkiye’de devrimden sonra meydana gelen ve tartışılan özellikle Yunanlılar’ı ilgilendiren sorunlar üzerine geniş kapsamlı bir araştırma niteliğini taşıyordu ve ”İttihat ve Terraki” komitesinin düşündüklerini kesin ve net olarak açıkladığı için önemli sayılıyordu. İzmir’de bulunan Nazım Bey, bu komitenin önde gelen ve büyük olasılıkla faaliyetlerini sürdüren temsilcilerinden biriydi. Daha sonra kızışan konuşma, hala faaliyetlerini sürdüren Komitecilerin yerli halktan topladıkları büyük bağışları konu ederek açıldı.
    
Nazım Bey:  ”Önümüzde yapacağımız çok şey var, bu yüzden bol nakit paraya ihtiyacımız oluyor. Yapılan bağışlar, ihtiyaçlarımızı karşılamak ve hayırseverlerin en önemli meselesi sayılan okul açma ve çocuk esirgeme kurumları kurma amacını güdüyor. Okulların kurulmasını gerektiren başka çok önemli nedenlerimiz var. Mesuliyeti bizzat yüklendiğimiz ulusal birliği sağlamayı orada aşamalı olarak gerçekleştireceğiz. Konuşmamızın başından beri,  ITF’nin fikirlerini saklamak niyetinde değilim. Kastettiğimiz, her fedakarlığa katlanarak yurdumuzun elemanlarını tek bir ulus ve tek bir İslam dini fikrini benimsemeleri için çalışacağız, öyle ki çoğunluk veya azınlıklar, Yunanlılar, Türkler, Ermeniler ve Yahudiler söz konusu olmasın,”sizler ve bizler”  diye bahsedilmesin, Hristiyanlık, Müslümanlık, Musevilik ilk planda olarak insanları gruplara ayırmasın, fakat  istisnasız hepimiz bağlı kalacağımız tek bir Müslüman ülke içinde birleşme idealini  ön planda tutmalıyız. Tüm bunlar için en mükemmel iletişim aracı okullar sayılıyor. Pek tabii, bu düşünceyle şimdiye kadar serbestçe eğitimi sürdüren  ve sürdürecek olan sizin okulları kapatmayı düşünmüyoruz,  en ufak bir baskıya bile  teşebbüs etmeyeceğiz.
    Prensibimiz, he şeyi Avrupalı organizatörlerin yardımıyla, Avrupa programlarına göre o kadar mükemmel bir şekilde gerçekleştirmek olacaktır ki siz de bu arada, kendinizi davetsiz olarak bizim askeri birliklere katılmış olarak göreceğinizden ve ötekileri boş bırakacağınızdan emin olunuz…”
_ ” Fakat siz bu tavrınızla, halkların tarihi önem taşıyan  adetlerine, rekabet hakkına ve serbest iradesine sırt çevirdiğinizin farkına değil misiniz?”
Nazım Bey:   ”Biz Tabiat kanunlarına dayanıyoruz, ben bir doktor olarak her bilim adamı gibi bu kanunlara hürmet duymayı kendime vaat etmiş bulunuyorum. Hayal dünyasını temsil eden tüm o aldatacı güzel kavramlar, aslında sadece güzel sözlerden ibarettir.
      Onların süresi, hakimiyeti beş veya on yıl en fazla bir kuşak sürebilir. Hissiyat ve din kademeli olarak önemini kaybedecektir. Ardından madde ve menfaat en ön plana gelecektir. Bakışlarınızı her yana çeviriniz. Halk, ısı kaynağı güneşin dünya üzerine kendisine sunduğu refaha, kısacası kendi rahatına bakıyor. Devlet bu rahat yaşamı kendisine sunduğu zaman , hemen onu elde etmeye çalışacak ve o maddi dünyanın kendisini ilgilendiren başka olanaklarına kavuşacak.
    Güçlü devletlerde,  Fransa’da olduğu gibi, işçileri,  sendikacıları, toplumu ilgilendiren ve bunlara bağlı olan diğer sorunlar her şeyi ve herkesi içerecek,  bu  plutolojik ve ekonomik yarışın  yarattığı bir mozaik içinde, bugünkü ayrı grupları gelecekte birbirleri ile kaynaşmış bir halde yönetecek olan  menfaat,  şahsa manevi kavramları düşünmesine fırsat vermeyecektir… Pek tabii bir Yunanlı olarak bana dil konusu hakkında sorular soracaksınız. Tabiat kanunları hükmettiğinden, şüphesiz Osmanlıların resmi dilinden başkası olması söz konusu olamaz. Hayatımız pahasına çalışmalar yaptığımız genç Devletimiz bu şartlar altında varlığını sürdürecek. Aynı ruhu taşıyan, aynı dili konuşan ve tek bir vücut halinde olacak. Başımızdaki belaları başımıza başka bir bela sarmak için atmadık. Türkiye’yi hiçbir zaman ayrı etnik ve dilsel bölgelere ayrılmış olan Avusturya’ya dönüştüğünü görmeyi hayal bile etmediğimizi ve öyle bir duruma hiçbir zaman müsaade etmeyeceğimizi aklınıza iyice koymanız gerekiyor. Jön Türkler tek bir vücut halinde bugünden itibaren, isteklerine ters hareket edenlerin veya bu gibi düşüncelerini açığa vuranların karşısında olacaktır. Ortak bir Vatanın selameti için, bu dilsel sınırlamaları, etnik ayrılıkları,  en önemlisi şimdiye kadar haritalarda gösterilen ve alışıldığı gibi mahalleleri Müslüman, Rum, Ermeni, Yahudi diye bölerek yapılan ayrıcalıkları kökünden kazacağız. Dil konusuna gelince, Osmanlı dili diğer dillerin hata Yunan dilinin seçkilerinden doğmuştur, Ülkemizin onu uluslar arasında kullanmasını uygunsuz gördüğünüzü zannetmiyorum.”
_   Peki ayrıcalıklar hakkında neler düşünüyorsunuz?”
_   ”Pek tabii Patrikhane’deki ayrıcalıkları kastediyorsunuz, çünkü yabancı kapitülasyonlardan sonraki durumla ilgili, şayet Avrupalılar şimdi bunları kaldırmamızı talep ederlerse ve böyle bir mesuliyeti üstümüze aldığımız takdirde, her şeyi mükemmel bir şekilde organize etmekten geri kalmayacağız… Fatih Sultan Mehmet’in Rumlara verdiği ayrıcalıklara sıra gelince Yeni Anayasa’nın eşitlik kavramına göre, tüm bunlar gereksiz sayılmalarına ve Osmanlıların önünde gösterişle olsun veya olmasın Yunan varlığını sergilemelerine rağmen, birçok nedenlerden dolayı onlara dokunmayacağız.
    Fakat tabiat kanunlarının gelişimine göre, insanlar bireysel özgürlüklerine kavuşmalarıyla birlikte, Yönetim ve Adaletin uyum içinde yürüyen bir toplum içinde tüm bunlar önemini yitirmiş olacaktır. Yeter ki Yunan Resmi Makamları ve Yunan varlığı büyük zahmetlere katlanarak gerçekleştirmeye kalkıştığımız bu projelerimize engel teşkil etmesinler.”…
_ “Siz Rumlar asırlardan beri şövenist bir ruh taşıyorsunuz. Kendi milletlerini bu kadar yüksek sayan, son derece egoist uluslar, aniden acı gerçekle karşılaştıklarında hallerine yazık olacak! Çünkü büyük hayal kırıklığına uğrayacaklar.
Daha açık anlatmaya bakıyorum: Bu gün, Anadolu’da 3.000.000 kişiyi bulduğunuz tahmin ediliyor. Göründüğü gibi azınlıkta bulunuyorsunuz, buna rağmen taleplerde bulunarak, büyük kargaşa kopararak hareket ediyorsunuz. Yarınlarda, başka ve size bahsettiğim nedenlerden dolayı gittikçe azınlığa düşeceksiniz. Lütfen bunu iyice dinleyeniz: Var olan çoğunluk zirveye ulaşacak. İlk şık olarak: Gereksiz savaş hazırlıkları dışında sükünet ve nizam hüküm süreceği ve Türkler birden fazla kadınla evlenebilecekleri için doğumlar çoğalacak. İkinci şık olarak: Şimdi İmparatorluğun sınırları dışında bulunan milyonlarca Türkler’den büyük bir çoğunluk tabii veya başka yollardan bu topraklara akın edecek. Manzarayı seyredin ve bugünün şovenistlerinin kaderini tahmin etmeniz için sizi yalnız bırakıyorum.!”
_ ”Fakat Prens Sabahaddin başkanlığındaki Türkiye’deki diğer partiniz, bir millete karşı olarak onu zorla tesiri altına almaya çalışmak gibi düşünceleri paylaşmıyor.”
   Nazım Bey bunun üzerine yerinde duramadı ve sesinin tonunu yükseltti. Alışılmamış bir çabuklukla kelimeler ağzından dökülmeye başladı:
_ ”Prens Sabahattin mi? Ben tüm Anadolu topraklarında onun tek bir dostuna bile rastlamadım, zannedersem bir zamanlar ona benzer birine Selanik’te rastlamıştım. Böyle bir partinin kurulması, tartışıldı ve aracılar vasıtasıyla büyük çaba harcandı, fakat bu gerçekleşemedi. Hiç taraftarı olmayan bir Parti başkanıyla mı? Prens Sabahattin mi? Fakat o iyi bir vatandaş değil, ne milletimizin ihtiyaçlarına, ne de bulunduğumuz duruma eğildi. Vatanın görüşlerini temsil etmediği halde, taşıdığı Prens unvanı ile parladığı için, belki gelecekte milletvekili olabilir.
    Aslında hiçbir şey ifade etmeyen kişisel çabalar sayesinde yürütmeye ve Osmanlıların milli ideallerini reddetme manasına gelen özerklik [Adem-i merkeziyet] politikasını gerçekleştirmeye çalıştığı programlarına Osmanlıların desteğini görmediği için şimdi Yunan toplumuna yöneldi.
  Fakat özerklik programı bizim düşmanımız sayılıyor, çoğunluğu teşkil ettiğimize göre, gerçek olan da bu, her ne pahasına olursa olsun onunla savaşacağız. Lafı daha fazla uzatmayacağım, lütfen ısrar etmeyin.”
    Dr. Nazım Beyin görüşlerini açıkca sergilemesinden sonra, Mikail Argiropulos şu notu düşüyor: “Akşam karanlığı salonun içinde sessizce çökmüştü ve çehreler artık zorlukla seçiliyordu. Yorulmayan konuşmacımıza parlak fikirlerini samimiyetle açıkladığı için ona teşekkür ettik ve dışarı çıktık. Rum köylülerin çocukları yolda karınca kümeleri gibi toplanarak oynamaya devam ediyorlardı. Kendime hakim olamayarak,  belirsiz olan yarınları düşünmeye başlıyordum.” 1914’ten sonra neler mi oldtu? Nazım Bey’in önceden söz ettiği her şey, tek tek hayata geçirildi.
ÇERÇEVE: Dr. [Mehmet] Nazım Bey Kimdir? 1872 yılında Selanik’te doğan Dr. Nazım, 1926 yılında Ankara’da İzmir Suikasti Davası sanığı olarak idam edildi. İttihat ve Terakki Fırkasını [İTF] Ahmet Rıza ile birlikte Paris’te kurdu. Tıp eğitimini Sorbonne Üniversitesinde yaptı. İttihat ve Terakki Fırkasının perde arkasında kalan, ama tüm önemli eylemlerinde imzası olan bir komitacıydı. Maarif Bakanlığı yaptı. 1916-18 yıllarında Fenerbahçe Kulübü başkanlığında bulundu. Hıristiyanların, özellikle Rumların tasfiyesinin militan bir savunucusu idi. Şöyle demişti: Osmanlı devleti tamamiyle Türk karakteri taşımalıdır. Yabancı unsurların varlığı Avrupa  müdaheleleri için bahane teşkil etmektedir. Bu unsurlar zorla Türkleştirilmelidir…Daha önceki Osmanlı politikacıları, hükmettikleri ülkenin bütününü Hıristiyan unsurdan temizleme konusunda yeterince uzak görüşlü olamamıştır.]
   

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: