İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Patrikhane’nin kıblesi 

Patrikhane’nin kıblesi 

İbrahim KİRAS ibrahimkiras@stargazete.com 
RSS

Baştan haber vereyim, “Patrik şöyle mi söylemiş, böyle mi” tartışmasına girmeyeceğim. Patrikhane konusunun kaç gündür konuşulanların dışında bir boyutu var. Ondan söz etmek istiyorum:

İstanbul’daki Rum Patrikhanesi dünyadaki Ortodoks Hıristiyanlığın manevi merkezi. Çünkü burası Roma İmparatorluğu’nun payitahtı. Konstantinopol merkezli devletin uyrukları, bu şehir İstanbul haline gelinceye kadar kendilerine “Romalı” dediler. Bizim “Batı Roma” saydığımız toprakların sakinlerini de hep “barbarlar” diye andılar.

Osmanlı döneminde de durum değişmedi. Fatih’ten itibaren Osmanlılar kendilerini Roma İmparatorluğu’nun varisi kabul ettiler. Unvanları bile hâlâ “Roma İmparatoru” idi: Sultan-ı Rum.

İmparatorluğun dinini önce Hıristiyanlığı kabul eden Konstantin değiştirmişti. Fatih’le birlikte bir kere daha yaşandı bu değişim. Devletin resmi mabedi Ayasofya cami oldu, devletin resmi dini İslam.

Peki, bu şehrin eski sakinlerinin dinine ne oldu?

Fetihle birlikte Ortodoks Patrikhanesi de bir dönüşüm yaşadı. Daha

doğrusu kendi özüne döndü.
***

Hikâyesi özetle şöyle:

Fetih arifesinde bugünkü sur içine sıkışıp kalmış, ama adı hâlâ Doğu Roma İmparatorluğu olan devletin ileri gelenleri önlerinde iki çıkış yolu olduğunu görüyorlardı. Bunlardan biri hızla büyüyen Türk devletine tâbi olmak, diğeriyse can düşmanları olan Batı Hıristanlığı’na sığınmak.

Latin işgalinin acı hatıralarını hâlâ unutmamış olan halk Türk imparatorluğuna katılma yanlısıydı. Ama yönetici kadronun benimsediği siyaset diğeriydi.

Yerimiz dar, kısa geçeceğim. Avrupa’nın yardımı için “aradaki dini farklılıkların ortadan kaldırılması” şartı vardı. Neticede Doğu Roma temsilcileri “Papa’yı bütün Hıristiyanların başı olarak tanımayı ve itikadî konulardaki farklı görüşlerinden vaz geçmeyi” kabul ettiler. Bunun anlamı Ortodoks inancını bırakmak ve Katolik hâkimiyetini benimsemek demekti.
Ortodoks Kilisesi -tabii olarak- buna şiddetle karşı çıktı. “Kiliselerin Birliği”ni savunanlar “Şehri Müslümanlar ele geçireceğine İsa’ya ve Meryem’e inanan Latinlere verelim” diyorlardı. Bu sözlere cevaben, karşı cephenin lideri Lukas Notaras “Bu şehirde Latin külahı görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederim” demişti.

Neticede, Türkler şehri aldılar. Konstantinopolis halkının önemli bir bölümünün bu sonuca sevindiğini biliyoruz.

Çünkü İstanbul’un fethiyle birlikte “Kiliselerin Birliği” girişimi ortadan kalkmış, yani Ortodoks Hıristiyanların Katolikleştirilmesi projesi suya düşmüş oldu.
Böylece Patrikhane de yeniden özüne döndü.

***

Bu hikâyeden çıkarılacak dersler:

BİR. Ortodoks itikadı aynı zamanda Doğu Hıristiyanlarının kimlik değerlerinin hayatiyetini temin etmektedir.

İKİ. Bu toprakların iklimi dinî hayatın devlet otoritesiyle uyumlu bir “ortodoksi” anlayışına dayanmasını gerektiriyor. Bu Hıristiyanlık için de Müslümanlık için de geçerli. Tarihten öğrendiğimiz şey bu.

ÜÇ. Patrikhane “ortodoksi”ye sadakatini korumak, yani otantik kalabilmek için “oryantal” kalmak zorunda. Çünkü “ortodoks”luğu oryantal oluşuna borçlu. Bunu da ancak bu toprağın siyasi otoritesi sağlayabilir.

DÖRT. Patrikhane batıya yaklaştıkça bu imkândan uzaklaşır.

BEŞ. Türkiye’nin Osmanlı döneminde uygulanan siyasetten 1821’den itibaren adım adım uzaklaşmak zorunda kalması her iki taraf için de hayırlı sonuç vermemiştir.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: