İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

TARTIŞALIM AMA BİLGİYLE Prof. Dr. Taner Akçam/Clark Üniversitesi

TARTIŞALIM AMA BİLGİYLE

Türkiye’de, ‘soykırım’ kelimesi üzerinde, başta aydınlarımız olmak üzere hemen her kesimi sarmış anlaşılması zor bir sinirlilik, tuhaf bir gerilim var. Bu gerilime, konu hakkındaki bilgisizlik de eşlik ediyor. Ciddi bir bilgilenme ile bu gerilim ve telaş ortadan kalkabilir.

Prof. Taner Akçam / Clark Üniversitesi

ABD hükümeti çeşitli defalar 1915’i soykırım olarak tanımladı. İlk defa 1951 yılında Uluslararası Adalet Divanına sunulan resmi bir Amerikan Hükümet belgesinde 1915 bir soykırım olarak tanımlandı. 9 Nisan 1975, 12 Eylül 1984 ve 11 Haziran 1996’da Amerikan Kongresinde alınan değişik kararlarla 1915 bir soykırım olarak tanındı ve kabul edildi. Amerikan Başkanı Reagan, 22 Nisan 1981’de, 1915’i açık olarak ‘soykırım’ olarak tanımladı. Bir tek Bill Clinton ve Bush dönemlerinde bu yapılmadı.
Obama’nın bu konuda bir değişiklik yapacağını tahmin ediyorum. Üstelik bu değişiklik sadece, soykırım kelimesini kullanmakla sınırlı kalmayacağa benziyor. Obama, başkanlık yarışı sırasında izlediği çizgiye bağlı kalırsa, Amerika ‘güvenlik stratejisi’ anlayışında da önemli bir değişikliğe gitmeye hazırlanıyor. Bugüne kadar, Clinton ve Bush yönetimleri, 1915’in bir soykırım olduğuna inanmalarına rağmen, savundukları ‘ulusal güvenlik’ anlayışının bir parçası olarak ‘soykırım’ kelimesini kullanmıyorlardı. Birçok durumda, soykırım gibi kitlesel katliamlar karşısında ‘duyarlı davranmak’ ile ‘ulusal güvenlik’ kaygısının birbirini dışladığına inanıyorlardı. Bu anlayışa bağlı olarak, ABD’nın, Ortadoğu’da izlediği politika ile; yani ABD’nin ‘ulusal çıkarları’ ile ‘1915 soykırımını inkar’ arasında doğrudan bir ilişki kurulmuştu. Obama’nın bunu değiştireceği söyleniyor. Kitlesel katliamlara ‘açık tavır almanın’ ulusal çıkarla çelişmeyeceğini, tam aksine, doğru bir ‘ulusal güvenlik’ ve ‘ulusal çıkar’ politikasının ‘kitlesel katliamlar karşısında duyarlı olmayı’ içermesi gerektiğini esas alan bir politikaya yöneleceği söyleniyor. Bu durumda, Türkiye’nin, 1915 konusunda, ABD’yi susturmak için kullandığı, ‘stratejik ortaklık’, ‘Amerika’nın bölgesel çıkarları’ ve ‘ulusal güvenliği’ gibi önemli argümanlar işe yaramayacak gibi görünüyor. 

Obama yönetiminin Ermeni soykırımını tanıdığını açıklaması Türkiye için artık ‘denizin bittiği’ anlamına gelebilir. Böylece, zaten 1915’in soykırım olduğuna inanan, Batılı devletlerin ağızlarını kapatmaya çalışmak siyaseti ile bir yere ulaşılamayacağını kavrayabilir. Amerika’da bazı lobi şirketlerine milyonlarca dolar aktararak herhangi bir yere varılamayacağını görebilir. Eğer bu paraları bu güne kadar bir kenara koysaydı ve Ermenilere verilecek tazminatın bir parçası yapsaydı, sorun çoktan çözülmüş olurdu. Ama işin parayla ölçülmesi de doğru değil. Bugün Anadolu’da, yüzlerce yıldan beri var olan, Ermeni zenginliğinin, evinin, arsasının üzerinde tek kuruş ödemeden ve üstelik bu insanları yerlerinden zorla kovarak oturmuş bulunuyoruz. ‘Soykırım’ kavramı bu açıdan hiç önemli değildir. Bir buçuk milyon civarında insanı, kolundan zorla tutup, evinden yurdundan kovarak; yüzde 60’dan fazlasının ölümüne yol açarak onların varlıkları üzerinde oturmanın hiç mi vicdani bir boyutu yok? Hani halkımızın deyimiyle, “yukarıda Allah var!”

‘Özür diliyorum’ kampanyası

Özür dileme siyaseti 20’inci yüzyılda öyle bir hal aldı ki, çağımıza ‘Özür Dileme Çağı’ adını verenler bile var. Tarihin bir döneminde yaşanmış yanlışlıklardan kendisini sorumlu hisseden devletler, değişik ulusal ve uluslararası kurumlar; bireyler, meslek adamları, ticari organizasyonlar, dinsel liderler gibi sivil kuruluşlar ya da devlet temsilcileri tarihte yaşanmış haksızlıklar konusunda uzun bir özür dileme kervanı oluşturmuş gözüküyorlar.
Bu bağlamda aydınlarımızın ‘özür diliyorum’ girişimi hem çağın ruhuna uygun duruyor hem de önemli bir dönüm noktasına denk düşüyor. Beğenelim, beğenmeyelim, katılalım veya katılmayalım, bu girişim göstermektedir ki, artık Türkiye insanı, belli bir bilgilenme düzeyine ulaşarak, “acaba ne yapsak da geçmişten kaynaklanan bir sorunu çözsek” aşamasına gelmiştir ve “acaba bu sorunu çözmek doğrultusunda atılacak en iyi adım hangisidir”, diye tartışmaya başlamışlardır. Bir anlamda, devletinin yapması gerekeni ve ama yapamadığını onun bir adım önüne geçerek yapmak ister gibidirler. Aslında bu davranış, ‘esef’, ‘keder’, ya da ‘pişmanlık’ olarak da tanımlayabileceğimiz ahlaki bir duygunun artışına da denk düşer. Ve devletin geçmişteki bir ayıptan dolayı yeterli psikolojik savunma mekanizmaları geliştirememiş olmasının bir işareti, yani devletin bir zaafı olarak da algılanabilir.
Ben çağrıya imza atmayacağım. Değişik nedenlerim var. En önemlisi bir kurum olarak devleti özür dilemeye davet etmek gerektiğine inanıyorum. Tarihteki bir olaydan dolayı özür dileyecek olan bugünkü birey değil, kurumsal olarak, o dönemin kurumlarının bir türlü devamı olan bugünkü devlettir. Türkiye Cumhuriyet hükümetleri, hem 1915 cinayetlerinden dolayı, hem de tarih boyunca yaşanmış diğer haksızlıklar nedeniyle, Ermenilerden ve hem de Cumhuriyet dönemi boyunca yaşanmış diğer haksızlıklar nedeniyle, tüm vatandaşlardan özür dilemek zorundadır. Türkiye’nin demokratikleşmesi için bu şarttır. Ama ortada imza kampanyasını açanların da söylediği gibi, son derece ‘bireysel’ bir duruş olduğunu da görmek gerekiyor. Şimdi, 1915 nedeniyle özür dilemek ihtiyacı duyan bir insan varsa, ben bu insana, “yanlış yapıyorsun, sen özür dileyemezsin”, diyemem. Öyle hissediyorsa, öyle de yapar, saygı duyarım. Ama ben, kişisel olarak, kendi yaptığım bir hata varsa, ondan dolayı özür dilerim, başkasının yaptığından dolayı değil.

İki yanlış bir doğru etmez

Bir de açık itiraf edeyim; Talat, Enver, Bahaettin Şakir ve Dr. Nazım gibi birtakım katillerin işledikleri cinayetlerden dolayı özür dilemek çok tuhafıma gidiyor. Bu, onlardan kendimi mesul tutmak, onlarla aramda bir ‘aynılık’ kurmak, aramda bir paralellik çizmek gibi tuhaf bir duruşa kapı aralıyor. Galiba, kendini geçmişteki bir cinayetten dolayı suçlu veya hatalı hissetmek ve bundan dolayı özür dilemek tutumu ile ‘sorumluluk’ kavramı arasında bir ayırım yapmamız gerekiyor. Bizim geçmişteki cinayetler üzerine konuşmak, tartışmak, bu cinayetlerden dolayı zarara uğramış insanların yaralarını sarmak gibi sorumluluklarımız var. Bu, geçmişe ve bugüne karşı bir politik ve moral sorumluluk taşıdığımız anlamına gelir. Bunun ‘suçlu hissetmek’ veya ‘hatalı olmak’ olarak tanımlanması doğru değil. Fakat basından anladığım kadarıyla, kampanyaya katılanlar, kendilerini hatalı buldukları noktalar konusunda son derece farklı nedenler ileri sürüyorlar. Bu nedenle bir metinde anlaşmak çabası yerine, insanlara kendisini hatalı bulduğu, suçlu saydığı noktayı dile getirme şansı veren bir tutum; sadece ‘özür diliyorum’la kifayet eden bir kampanya daha anlamlı olabilirdi.
Bunun dışında altını çizmek istediğim bir-iki nokta daha var. Birincisi, yukarıdakiyle doğrudan bağlantılı; arkadaşlarımın imzaya açtıkları metni zayıf buluyorum. Keşke, imza kampanyası açanlar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni Ermeni meselesinde olup bitenlerin fecaatini kabule davet etseler, dahası bu konuda hassaten bir özür borcu olduğunu hatırlatsalardı. O zaman severek imza atardım.
İkincisi, basından okuduğum kadarıyla, bazı arkadaşlarım bu imza kampanyasını ‘soykırım kavramını kullanmaya alternatif bir seçenek’ olarak sunmak çabası içindeler. Bu da çok şık durmuyor. Görülen o ki, Türkiye aydınlarının ‘soykırım’ kavramı ile aralarında ciddi sorunları var. Bu, oldukça yaygın ve kolektif bir tutum; neredeyse aydınlarımızın büyük bir kısmını kapsayan ortak bir tavır alış söz konusu. Ama özellikle bu nedenle üzerinde düşünülmeye değer. Acaba aydınlarımızı bu denli ‘anti-soykırım kavramı’ tutuma iten nedir? Oldukça kolektif görünen, özel bir direnç, özel bir ayak direme var ve bu ayak diremenin üzerinde düşünülmesini öneriyorum. Zannetmiyorum ki, “halkımız şöyle düşünüyor” gibi soyut kavram ve açıklamalar bir çözüm olsun; çünkü zaten aydın olmak ve bu yapılan şeyleri yapabilmek, biraz bu ‘halkımız’ olarak tanımlanan soyut kategorinin dışında durmakla mümkün. Bunun gibi, “Ermeniler bu kavrama şu içeriği yükledikleri için, şu veya bu anlamlarda kullandıkları için ben de kullanmıyorum” tavrı da bana pek ikna edici gelmiyor. İki yanlış bir doğru etmiyor çünkü.
Yanlış anlaşılmak istemem, bu kavram ille de kullanılmak zorundadır tutumu içinde değilim, istemeyen kullanmaz tabii ki; ayrıca Türkiye’de bu kavram kullanarak açılacak bir kampanyayı imzalayacak kişilerin zor bulunacağını da biliyorum. Ama kavramı sorun kaynağı haline getirmek ve göstermek, üstelik kavrama karşı ‘kılıç kuşanmak’ tavrı hiç hoş durmuyor. Eklemek isterim ki, bu ‘anti-soykırım kavramı’ tutum, uluslararası entelektüel standartlar açısından da çok zayıf bir duruşa denk düşüyor. Ben bu konu üzerinde düşünme ve tartışmanın, bize, önümüzü açıcı bazı ipuçları vereceğine düşünüyorum.
İmza kampanyası, milliyetçi çevrelerden gelecek saldırılar bir kenara bırakılırsa, olumlu bir tartışma ortamı yaratmaya aday görülüyor, bu kadarıyla bile önemli bir dönüm noktası telakki edilebilir. Ve meseleyi doğru-yanlış ikilemine sokmadan, girişimcilere ve imzacılara teşekkür ederek bu tartışmayı sürdürmek gerekiyor.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: