İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

alçalan değer: milliyetçilik rengarenk türkiye zengin türkiye’dir…

http://www.evrensel.net/ekhaber.php?haber_id=14833
Yılmaz Odabaşı-www.yilmazodabasi.com.tr
“Bu toplumda Kürtlerin, Ermenilerin ve bilumum öteki kimliklerin özgüvenlerini tahrip edip benlik duygularını kışkırtmayın, inançlarına ve ibadet biçimlerine karışmayın; bu farklılıklar bizim zenginliğimizdir ve rengarenk bir Türkiye, zengin bir Türkiye’dir. Bölücülük yapmayın!”
Geçtiğimiz çeyrek yüzyıllık evrede, bu ülkede ne zaman farklı bir dilden, kültürden, farklı bir etnik ya da ulusal kimlikten söz etsek, “bölücülük” yapmakla itham edilip yargılandık, dışlandık… Şimdiyse asıl bölücülerin, kafatası ölçerek bir ulusu, bir kültürü bir diğerinden üstün tutanlar olduğu; asıl onları katli vacip sayanlar olduğu, giderek daha çok anlaşılıyor. Üstelik bu toplum da milliyetçilik karşıtı oylarıyla, bu gerçeğin altını artık az da olsa çiziyor…
Şimdi onlara diyorum ki: Bu toplumda Kürtlerin, Ermenilerin ve bilumum öteki kimliklerin özgüvenlerini tahrip edip benlik duygularını kışkırtmayın, inançlarına ve ibadet biçimlerine karışmayın; farklıklar bizim zenginliğimizdir ve rengarenk bir Türkiye, zengin bir Türkiye’dir. Bölücülük yapmayın!
Benim için seçim sonuçlarının en hazin yanı, hüsranı; I- Yirmi beş yıllık dostum Mersin Bağımsız Adayı Orhan Miroğlu’nun, 40 bin küsur oy almasına rağmen bir biçimde 300 oyu eksik gösterilerek seçilmemesiydi… II- İstanbul 2. Bölge’den, yukarıda “rengarenk” olarak alıntıladığım vurguyu halklarımızın, kültürlerimizin kardeşliğine taşıyacağına yürekten inandığım gerçek bir aydının, yani Baskın Oran’ın seçilmemesiydi ki, bunun bir nedeni de DTP’nin, kendisine biat etmeyen bir aydını desteklemeyerek bir tür cezalandırması, hatta aynı seçim çevresinden bir başka aday göstererek “mazlum, gün gelir zalim olur” deyimini doğrulayan tavrıydı. III- Bütün olanaklarını “Bin Umut Adayları” için sunan; gazetesiyle, kadrolarıyla DTP adaylarını birçok yerde içtenlikle destekleyen -üyesi de olmadığım- EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel’in seçilmemesiydi ki DTP istese, her seçimde kendilerine bu kadar dürüst ve özveriyle yaklaşan bir partinin, yani EMEP’in hiç değilse genel başkanlarını bölgede seçilebilir bir yerden, örneğin Diyarbakır’dan 4. veya Van’dan 2. sıra adayı olarak gösterebilirdi. Bu, muhaliflere yakışan bir nezaket, bir ev sahibi konukseverliği olurdu ki, kanımca EMEP, her dönem sunduğu duyarlılık ve dayanışmayla bu nezaketi kesinlikle hak etmişti…
DTP çevresinin, birçoğu dostum, tanıdığım insanlardan oluşan “Bin Umut” Adaylarının” yirmi üç milletvekilini parlamentoya göndermesini anlamlı bulmakla birlikte, Baskın Oran ve Levent Tüzel’e, ayrıca Musa Anter cinayetinden bugüne yaralı bedenini, hayatını bu parti için ortaya koyan Orhan Miroğlu’na gereği kadar duyarlı davranmadığını düşünüyorum…
(Miroğlu’nun, Mardin’in-Midyat’ın tanınmış ailelerinden birine mensup olmasına, o yörede kişi olarak da çok sevilip sayılmasına rağmen Mardin 2. sıradan değil de Mersin gibi daha önce Kürtlerin hiç milletvekili çıkarmadığı bir bölgeden aday gösterilip orada birtakım ayak oyunları ve tuzaklarla baş başa bırakılmasını yanlış ve haksız bir karar olarak değerlendiriyorum.)
Seçimlerde DTP ve EMEP ile değil ittifak, küçük dayanışmalardan bile özenle sakınan ÖDP eleştirisi de kaçınılmaz. Örneğin ÖDP, Mersin’de Miroğlu’nun karşısına bir aday çıkarıyor; o aday 1700 oy alıyor, Miroğlu ise 300 oyla kaybediyor. İnanılır gibi değil bu gaf! Seçim öncesi benim de desteklediğim, bunu beyan ettiğim sevgili Ufuk Uras, parlamentoya adım attığı ilk gün çevresini saran gazetecilere şunu söylüyor: “Atatürk’ün meclisine gelmek büyük bir onur…” Kemalist değil, sosyalist bir kimlik gösterme vaadiyle oraya giden sevgili Uras’tan, statüko dışı bir söylem ve duruş beklentimizi sürdürecek ve onu pedal çevirdiği eski günlerinden daha çok izlemede olacağız…

Neyi eziyorsunuz?
Gelelim bu seçimlerde CHP’ye. Geçtiğimiz yılın son ayları bir fotoğraf sitesinde, asıl Hrant Dink’in katledilmesiyle boyutlanan milliyetçi söylemlere sinirlenip alelacele yazdığım bir yorum, yedi ay kadar önce sanki biraz da CHP’ye yazdığım açık bir mektup gibiymiş. Aşağıda bu yorumdan kesitler aktarıyorum:
“Bir kez daha “vatan bölünecek” paranoyası geliştirdiniz! Bu memleket bıktı artık bu kurusıkı, bu hamasi nutuklardan; bu yuvarlak sözlerden, bu basmakalıp şablonlardan… Bir ülkede mazlum bir adam sokak ortasında öldürüldü, duyarlılık gösterip fotoğrafını koyduk, birkaç yorum yazdık; ama çoğunuz bayraklarınızı çıkarıp kendi insanınızın, bu ülke yurttaşının gözüne sokmaya başladınız! Ne gerek var? Ortadaki maktul de siz değilken ne gerek var? Bu ülkenin her yurttaşının iyi kötü bildiği aşina cümlelerle, alıntılarla laf kalabalığı yapacağınıza, farklı fikirlere tolerans göstermeyi deneyin; bu size iyi gelecektir. Kaldı ki ortada pek fazla farklı fikir de dolaşmıyor: Sadece halkların, insanlığın, kültürlerin, inançların kardeşliğine inanlar var, bir de -yalnız Türklerin kardeşliğine- inananlar.
Kendi adıma bu koca dünyada sadece Türklerle kardeş olduğuma koşulsuz inanmak, bunu kabul etmek zorunda değilim. Bütün dünya halklarıyla kendimi kardeş ilan etme hakkıma, özgürlüğüme kimsenin müdahale etme hakkı olduğuna da inanmıyorum. Bu alıntılarınızı ezbere biliyorum da asıl sorun, sizin statükocu bir milliyetçilik dışında bir ufkunuz, insanlık için, evrensel-hümanist değerler için bir fikriniz var mı? Cumhuriyeti önermek dışında (ki onu zaten geliştirmek, çağdaşa uyarlamak koşuluyla biz de öneririz) herhangi bir projeniz var mı? Bu ülkenin aç insanı, işsizi, öteki kimlikleri, gençliği için ve geleceğini isteyen çocukları için nasıl bir Türkiye vaat ediyorsunuz?
Bayraktan, vatan-millet söylemlerinden başka, narsist ulusal paranoyalarınızdan öte bir derdiniz yok olsun isterdim. Bu ülkenin yirmi milyon işsizi; eğitim, sağlık, istihdam, gençlik, kadın gibi onlarca sorunu; Kürt sorunu, Kıbrıs-Ermeni sorunu vb. gibi dış borçları gibi onlarca derdi, yarası dururken, bu denli sığ ve kör bir milliyetçilik, biraz yersiz ve abartılı olmuyor mu? Bana alıntılarını aktardığınız Atatürk bile, “Bağımsızlık, ancak ekonomik bağımsızlık olduğunda tam bağımsızlıktır” demiştir. Size, o emperyalist güçlere gırtlağına kadar borçlu, güdümlü bir ülkenin yurttaşı olarak, “Önce borcunu öde, sonra tam bağımsızlık adına ahkam kesme özgürlüğünü edin” demezler mi?
Böyle az gelişmiş bir ülkede, bunca borçla emperyalizmin kuşatmasındayken, bağnaz bir milliyetçilikle bu denli böbürlenmeye hakkımız olabileceğini, olsa da bunun ancak bir tür züğürt tesellisi olmaktan öteye geçebileceğini sanmıyorum! Yazınızda, “Bizi ayırmaya kalkanları ezerek” diye bir ifade var ki, son derece vahim, acı verici. Bizi ayırmaya kalkanların gerçekte kim olduklarına kim karar verecek? Mesela ben desem ki ayırmaya kalkan sizsiniz, ezilmeniz mi gerekecek? Siz böcek misiniz? Benim vicdanım buna izin vermezse ne olacak? Oysa artık çağdaş demokrasilerde böyle formüller kalmadı ve dedenize sorarsanız anlatır ki, İstiklal Mahkemeleri kalkalı hayli zaman oldu. Bu “ezmek” nitelemesinden bir kurtulun önce! Sinek mi eziyorsunuz siz? Sizin karşınızdakiler muhalifleriniz de olsa insandır ve oysa ki bir sineği bile öldürürken düşünmeli; zira o da bir can taşır. Ezmek! Neyi eziyorsunuz, böcek mi bunlar? Bu ülkenin yargısı, yasama ve yürütmesi yok mu? Siz kimsiniz ve neyi ezmek sizin haddinizdir? Sizin adınıza üzgünüm, fakat kafasını kaldırana sopayı vurma dönemi bitti. Size, AB kriterlerine uyum sürecinde sınav veren bir ülkede bir yurttaş olduğunuzu hatırlatırım!
Ezmekten, kandan, savaştan siz de bir yurttaş olarak cayın ve bu “ezme” güdünüzü bir hukuk devletinin ölçütleri içinde düşleyin. Sırf Kurtuluş Savaşı Büyük Taarruzu’nda on dört bin, Çanakkale’de yüz bin, Güneydoğu’da otuz bin vb. acılarla yazılmış bu tarihte, sizce bu topraklar gereğinden fazla kanla sulanmadı mı? Oysa ki bu dünyada bütün büyük savaşların ve insanlığın büyük acılarının kökeninde, asıl bir ulusun kendini diğer uluslardan ve kültürlerden üstün tutması yatıyor. İnsanlık bunun bedelini çağlar boyu yeterince ödemedi mi? Şovenizmin dozunu kaçırmayın!.. Kaçırmayın ki bir arada yaşamayı öğrenmek ya da sınamak gibi bir şansınız olsun.
Sonra, oradan çıkıp önce kendisiyle, sonra etnik kimlikleriyle, azınlıklarıyla barışık bir Türkiye olun. Bir arada öğrenme, gelişme, üretme, paylaşma ve oradan dünyaya yüzünüzü dönme şansınızı tüketmeyin! Tarih, hep yeniden fırsatlar sunuyor bu ülkeye. Ermenilere, Kürtlere, türbanlılara vd. antipati duyarak, onlara kim olduklarını mütemadiyen hatırlatıp farklılıklarını kışkırtarak “bölücülük” yapmayın! Çünkü onlar da en az sizin kadar bu ülkenin öz be öz sahipleridirler… Ben sizleri uygarlığa, kardeşliğe, bir de ezme isteği sık nükseden faşizminizi sükunete davet ediyorum!”
Özetle bunları yazmışım. Bir de bugün, direkt CHP’ye yazsam şu cümleleri de eklemek isterdim: Nereye operasyon düzenleyeceksiniz siz? Kimin ödediği vergilerle, kimin parasıyla sınır ötesine tanklar göndereceksiniz? Kimin çocuklarıyla?.. Elli yıldır dağlarda savaşan çekirge gibi peşmergelerin karşısına bu gencecik Kürt-Türk çocuklarını diktiğinizde, bu kez de oradan gelecek tabutların hesabını nasıl vereceksiniz? Bunu bir seçim vaadi yapmaya utanmıyor musunuz?
Sonuçta bir kez daha “Memleket bölünecek” paranoyası geliştirip, bu ülkedeki bütün renkleri ve zenginlikleri kucaklamak yerine, yeni siyasal açılımlar ve sosyal, ekonomik projeler ile toplumsal hoşgörü ve uzlaşma üretmek yerine, seri bayrak üretimine yönelerek kendi bayraklarını bu ülke yurttaşının gözüne yeniden yeniden sokarak ve böyle beslenerek siyaset yapmanın miadı dolmuştur. Bazı şablonlara, simgelere sarılarak ve kutuplaşmalardan medet umarak aynı statükocu söylemlerle bu ülkede şovenizmi hep yükselen değer kılıp, oradan bir siyasi misyon edinmenin miadı dolmuştur! Kahramanmaraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta Alevi-Sünni gibi mezhep ayrımcılıklarının veya Kürt-Türk çatışmasını boyutlandırmanın bu ülkeye acıdan, tabuttan, ekonomik sefaletten başka hiçbir şey kazandırmadığını ve artık bu dünyada her ülkenin, yalnız bayrağının büyüklüğüyle değil istihdam alanlarının, etnik-ulusal kaynaşma oranlarının ve yurttaşına sunduğu ekonomik-sosyal olanakların büyüklüğünün asıl kritere dönüştüğünü anlamak zorundasınız. Artık alçalan değer, postal ve milliyetçiliktir; bunu da anlamak zorundasınız!
İngiliz The Financial Times gazetesi, “CHP’nin bazen ordunun siyasi kanadı gibi gözüktüğü” yorumunda bulunmuş. “Gözüktüğü” demek fazla, ta kendisiydi. Böyleyken, seçimlere CHP yerine Genelkurmay girse, hiç değilse aynı söylem birinci elden dolaşıma girer, üstelik aynı oranda da oy alırdı(!)

Çok mu zor?
Artık kitlelerin inançlarını milliyetçilik adına kendine tahvil eden panayırcı siyaset anlayışlarının aşılması gerektiği ortada. Milenyumun bu ülkede de en yakıcı ilk sorunu kafatasçılığın, muhakkak defedilmesi gerektiğine çok inanıyorum. Zaten insanlığın bir gün varacağı yer de bu hoşgörü durağı olacaktır. Artık ırk, din, dil gibi ayrımları boyutlandırmadan insanlığın ortak evrensel değerlerini yüceltecek bakış açılarına sahip insanlara bu dünyanın daha çok ihtiyacı var; onlar bu dünyaya daha çok yakışıyorlar.
İnsanlık tarihine nesnel bakabilenler, kör bir milliyetçiliğin -bu ülkede de- neden artık tasfiye edilmesi gerektiğini bilirler… Şiddeti tek seçenek sayan militarist, totaliter bakış açılarının, bu ülkenin insanına ve geçmişine verdiği büyük tahribatı hâlâ anlayamamış olanlar, varsın dünyayı kuyuya düşmüş bir kurbağanın gökyüzünü görebildiği kadar dar bir eksenden algılamaya devam etsinler.
Hrant Dink’in cenaze töreninde bu duyarlılıkla, ırkçılık karşıtı bir tepkinin organize haliyle karşılaşmak beni biraz umutlandırmıştı. Şimdi sanal dünyada da bu konuda çok anlamlı çabalar var; bilgisayarıma düşen ırkçılık karşıtı bildiriler de oluyor. Örneğin bir deklarasyon, Kürtçe dahil dünyanın farklı dillerinde “Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Dur De!” sloganıyla sona eriyordu:
Ji Nîjadperestî û Neteweperestiyê re Bêje Bese!
Say Stop to Racism and Nationalism!
Sag Stopp zum Rassismus und Nationalismus!
Sonuçta, yaşadıkları tek ortak kara parçası olan bu dünyada, yani tümü de aynı gezegende durmaksızın birbirleriyle didişerek, dövüşerek, küfürleşerek, birbirlerini farklı mezheplere ve etnik-ulusal kimliklere mensup olmakla itham ederek, birbirlerini sömürerek, birbirlerinin kafataslarını ölçerek, döverek, düzerek yaşayan bu insan toplulukları ve onların bu dar, bu nasyonalist bakış açıları, azami elli ila yetmiş yıllık ortalama ömürlerinden sonra (şayet bu sürede birbirlerinin hayatına son vermemişlerse) yüzyıllar boyu aynı mezarlıklarda yan yana, sessiz sedasız, kavgasız, sınırsız, savaşsız, mezhepsiz, bayraksız (ki mezarlıklarda bayrak da yoktur) birer kemik yığını olarak susuyorlar… Nedense sadece mezarlıklarda barış içinde bir arada yaşamayı yeğliyorlar.
Onlar, ömürlerinin ortalama elli yılını kavgayla geçirseler bile, madem mezarlıklarda belki de yüzyıllarını sessiz sedasız bir kardeşliğe ayırıyorlar… Madem ki mezarlıklarda kavgasız, savaşsız, sınırsız bir ceset kardeşliği oluyor; bunu oraya gitmeden, yani mezarlıkların dışında gerçekleştirmek çok mu zor?
Ey savaş, operasyon, sınır-sınır ötesi, kutsal vatan, kutsal bayrak, kutsal oy çığırtkanlıklarıyla hep kör bir gururun kan batağında bu dünyaya şaşı bakanlar! Sorum size, hepinize: Bu çok mu zor? İşte bu yerkürenin kan kokması da, gül kokması da daha bu soruya verilecek yanıta bağlı; yeter ki bölücülük yapmayın!
İstanbul, 28 Temmuz 2007

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: