İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

1915-1916 Ermeni Tehciri “Tartışmalı Bir Soykırım” mı?

1915-1916 Ermeni Tehciri “Tartışmalı Bir Soykırım” mı?(1) 
TİROJ DERGİSİ, Kürt Ermeni İlişkileri, S. 26, Nisan 2007 

Bir süredir T.C Devleti’nin “Ermeni Soykırımı” iddialarını, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Uluslararası Adalet Divanı (UAD) veya “uluslararası tahkim” olarak bilinen Uluslararası Daimi Hakemlik Mahkemesi’ne (UDHM) götürmeyi düşündüğünü duyuyoruz. Amaç da ”soruna kesin çözüm bulmak” olarak açıklanıyor. Halbuki, hukukun, hayatın tüm karmaşıklığını kapsayan bir alan olarak ele almanın sakıncalarını, son olarak UAD’ın Bosna konusundaki kararlarında gördük. Ama bazıları bu kararı, gizlemeye bile gerek duymadıkları bir sevinçle karşıladılar. Çünkü karar, Türkiye’nin ileride “Ermeni Soykırımı” yüzünden yargılanması halinde, badireyi atlatması için bir içtahat oluşturabilirdi. Halbuki, Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Turgut Tarhanlı’nın gayet bilgece altını çizdiği gibi “Aslolan, bir insani acının ya da mağduriyetin sadece görülebilmesiyse, bunun aynı zamanda hukuken tanımlanmış olması ya da tanımsızlığı, doğrusu çok da önemli olmayabilir. Çünkü o acıyı dindirmenin mutlak aracı hukuki olmak zorunda değildir.” (Radikal, 15 Mart 2007) 

UAD’nin Bosna kararına sevinenlerden biri de Radikal yazarı Gündüz Aktan. Sayın Aktan “Bir şey söyle de…” başlıklı yazısında (Radikal, 22.03.2007) benim kendisini eleştiren bir yazıma atıfta bulunarak “hukuk yolunun Ermenilerin zayıf noktası olduğunu bildiğim için dava arkadaşlarımın (?) inancını korumak amacıyla bir şeyler söylemeye çalıştığımı” iddia ettikten(2) sonra ABD’li profesör Guenter Lewy’nin Osmanlı Türkiye’sinde Ermeni Katliamları, Tartışmalı bir Soykırım(3) adlı kitabında “Teşkilat-ı Mahsusa’nın bir devlet organı olarak tehcire karışmadığı ayrıntılarıyla kanıtladığını” ileri sürdü. Bu kitap, uzun süredir, Dışişleri Bakanlığı ve ASAM gibi kuruluşlar tarafından ücretsiz dağıtılıyor. Guenter Lewy’ye Ankara Gazi Üniversitesi tarafından 24-26 Kasım 2005 tarihleri arasında düzenlenen bir konferans nedeniyle Ankara’da bulunduğu sırada, ASAM “İnsanlığa Karşı Suçlar Yüksek Ödülü” verilmişti. Lewy’nin tezleri resmi tarihçilerce çok önemseniyor çünkü Osmanlı Devleti’nin katliamlardaki rolü kanıtlanırsa, “1915-1916 Tehciri bir soykırımdır” diyenlerin elinin güçleneceğini herkes biliyor. Ancak, başta Sayın Aktan öncelikle ne hukukta, ne bilimde ne de gündelik hayatta, bir şeyin “olmadığının” kanıtlanmayacağını, olsa olsa “Teşkilat-ı Mahsusa’nın tehcire karıştığı henüz kanıtlanamadı” denebileceğini unutarak büyük bir mantık hatası yapıyor. Sonra da, Lewy’ye fazlaca güvenme hatası işliyor, çünkü Lewy’nin iddia ettiğinin aksine, ortada Teşkilat-ı Mahsusa’nın tehcire karıştığına dair belgeler var. Olsa olsa Lewy’nin bunlardan haberi yok. 

ABD’li yazar Guenter Lewy’nin bu “tartışmalı soykırıma” ilişkin tezleri (kendi ifadeleriyle) şöyle özetlenebilir: “Bu çekişmede anahtar mesele (.) Ermenilerin çektikleri acının boyutları değildir, daha çok önceden tasarlama konusudur: Yani (.) Genç Türk rejiminin [İTC] yapılan katliamları kasti olarak organize edip etmediğidir” (s. ix) Lewy bu iddiasını kitabın birçok yerinde tekrarlıyor ve “Sürgünler sırasında, büyük bir sayıda Ermeni’nin ölmüş veya öldürülmüş olduğu gerçeği bize bu hayat kayıplarından kimi mesul tutacağımız konusunda güvenilir bilgi veremez” (s. 54). “Yiyecek yokluğu ve hastalıklar nedeniyle Ermeni sürgünleri arasındaki yüksek ölüm oranları kendi başlarına Osmanlı hükümetinin Ermeni toplumunun imhasını amaçladığını ispat etmez” (s. 57). “1915-6 katliamlardan merkezi hükümetin sorumlu olduğunu ispat edecek hiçbir otantik belge yoktur” (s. 250). “İnanılmaz yüksek ölüm oranı (.) imhaya yönelik bir ön plan olmadan da gerçekleşebilir” (s. 253) ….diye devam ediyor. 

Yüksek orandaki ölümleri inkar edemeyen Lewy, İttihat ve Terakki yönetiminin bir imha planına sahip olduğu yolundaki tüm belgeleri “sözde”, “uydurma”, “şüpheli”, “kulaktan dolma”, “önsezi”, “spekülasyon” vb. diye tanımlayarak geçersiz ilan ettikten sonra (ki sadece Andonian Belgeleri konusunda haklı görülebilir) şöyle bağlıyor: “Ben [konuya] İstanbul Hükümeti’nin, sürgün ve uygulamaları ile ilgili kararnamelerinin gerçek oldukları ve iyi niyetle yayınlandıklarını varsayarak başlıyorum. Osmanlı Hükümeti’nin düzenli bir uygulama yapmak istediğine fakat bunu gerçekleştirecek araçlardan yoksun olduğuna inanmak eğilimindeyim” (s 252–3). Görüleceği gibi karşımızda belgelerden, bilgilerden hareket eden bir bilim adamı yok. Tersine “kanaatlerle” davranan bir yorumcu var. 

Guenter Lewy’ye göre, merkezin gücündeki zayıflık nedeniyle “cinayetlerin bir kısmı bazı şehirlerde bir tür gölge hükümet kurmuş olan İttihat ve Terakki fanatikleri tarafından organize edildi. Birçok durumdan biliyoruz ki, yerel memurlar İstanbul’dan aldıkları direktifleri dikkate almadılar veya merkezi hükümetin emirlerini özel olarak sert bir biçimde yorumladılar” (s. 231). “Hapishanelerden salınan ağır mahkumlar 1915 baharında şehirlerde tutuklanan Ermenileri öldürenlerdi[r]” (s. 225). “Ermeniler açlık ve hastalıklar nedeniyle telef oldular” ve “Kürtler tarafından (.) veya fanatik Müslümanlarca öldürüldüler.” (s. 256) Görüldüğü gibi Lewy’ye göre, Osmanlı İmparatorluğu bir devlet değil, aşiret olup, merkezi otorite diye bir şey olmadığı için herkes istediğini yapabilmektedir. Böyle olunca da ortada suçlayacak merci bulmak imkansızdır! 

Yazar, Alman ve Amerikan konsoloslarının dediği gibi “eğer Osmanlı yönetimi yer değiştirmenin pürüzsüz gerçekleşmesini garanti altına alamıyorsa (.) Ermenileri sürmekten vazgeçmesi gerekirdi” argümanını da reddediyor çünkü Osmanlı yöneticileri, “bürokrasilerinin Ermeni toplumunu sorunsuz sürmeyi başarabileceği konusunda kuvvetli hayallere ve yanılgılara sahiptiler” (s. 255). Lewy’nin buraya kadar söylediklerini şöyle özetleyebiliriz: Ortada kasıt yoktur, bürokratik bir fiyasko vardır! 

Guenter Lewy, resmi tarihçilerin iddia ettiği gibi Teşkilat–ı Mahsusa’nın Ermenilerin sürgün ve öldürme işleri ile alakası olmadığını da kanıtlayamıyor, sadece iddia ediyor (s. 84–5) çünkü yaptığı iş, eldeki pek çok belgeyi görmezden gelmekten ibaret. Bilindiği kadarıyla Kafkaslar ve Van Gölü civarındaki Teşkilat-ı Mahsusa yenilgileri ve bunu takiben yaşanan Sarıkamış bozgununu doğrudan yaşayan ve kendisi de ölümden kılpayı kurtulan Bahaettin Şakir, “Ermenilerin Türkiyeye karşı takındıkları tavır ve Rus ordusuna ettikleri yardım” nedeniyle, “harici düşman kadar dahili düşmandan da korkmak lazım geldiği kanaatine” sahip idi. Bölgede Ermeni çetelerin faaliyetlerine ilişkin bir takım belgeler de ele geçirmiş olan Şakir, Şubat sonları İstanbul’a gelmişti ve bu tehlikeden kurtulmak gerektiği konusunda İstanbul’da arkadaşlarını ikna etmeye çalışıyordu. Bu tartışmalar sonucunda, “Bahaettin Şakir Bey(in) İstanbul’da artık Teşkilat-ı Mahsusa’nın harici düşmanlara taallûk eden işlerinden sarfı nazar ederek memleketin dahili düşmanlarıyla meşgul olma(sına) karar ver(ilir).” Arif Cemil, “bu müzakereler nihayet tehcir kanununun neşir ile neticelenmişti”, der ve “Dr. Bahaettin Şakir Bey bir müddet sonra Kafkas cephesine avdet ettiği zaman yeni vaziyet tamamiyle taayyün etmiş bulunuyordu”, diye aktarır. (4)

Nitekim, 31 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi’nden sonra, İtilaf Devletleri’nin zorlaması ile, İstanbul Divan-ı Örfi Mahkemesi’nde tehcir suçlularının yargılandığı Ana Dava’nın 5. ve 6. oturumlarında Teşkilat-ı Mahsusa, İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) Merkez Komitesi, Harbiye Nezareti, yerel parti örgütleri ve gönüllü birlikler arasında mevcut ilişkileri gösteren belgeler okunduktan, belgeler sanıklara gösterildikten ve sanıklar da belgelerin kendilerine ait olduklarını kabul ettikten sonra daha önce ısrarla reddedilen ilişkiler kabul edilir. 5. Oturumu’nda, duruşma hakiminin, “Şimdi ifâdenizden öyle anlaşılıyor ki tehcîr ve taktîl [katliam] me¬sâ’¬i¬liy¬le [meseleleriyle] iş¬ti¬gâl et¬miş müfrezelerde, Teşkîlât-ı Mahsûsa kıta`aları da var” sorusu üzerine, Yusuf Rıza valilerin ve İTC genel sekreterlerinin denetiminde bu tür yerel Teşkilat–ı Mahsusa birliklerinin olduğunu ve bu birliklerin tehcir işine doğrudan katıldıklarını kabul eder(5)

6. Oturum’da, İTC Genel Sekreteri Midhat Şükrü (Bleda) “Teş¬kî¬lât-ı Mah¬sû¬sa bi¬ze ne gi¬bi adam¬lar lâ¬zım olduğunu yazmış ise biz de ku¬lüb¬le¬ri¬mi¬ze o gibi adam¬la¬rı yaz¬mı¬şız” der. 7. Oturum’da Teşkilat-ı Mahsusa’nın Kafkas bölgesi sorumlularından, İTC Merkez Komitesi üyesi Yusuf Rıza, eldeki belgelerin aşikarlığı karşısında, “şimdi bugün ahvâl [durumlar] ma`a’-l-esef öyle bir vaz`iyete getiriyor ki: Teş¬kî¬lât-ı Mah¬sû¬sa Mer¬kez-i `Umû¬mî’¬nin emri altında bütün cinâyetleri icrâ’ya vâsıta ol¬muş. Bendeniz buna cevâb bulub ve¬re¬me¬ye¬ce¬ğim Paşa hazretleri” der.(6)

 Harput (Mamüretülaziz) Davası’nın 2 Ağustos 1919 tarihli oturumunda ifade veren Erzurum Valisi Tahsin Bey, Bahaeddin Şakir’in yönetimindeki Teşkilat–ı Mahsusa’nın doğrudan tehcir işleriyle ilgilendiğini söyler ve “taktîle [katliama] uğrayan kâfileler Teşkîlât-ı Mahsûsa nâmıyla toplananlar tarafından îkâ’ olunuyordu” der(7). Trabzon davasının 5 Nisan 1919 tarihli oturumunda, Ermeni Tehcîri’nde Trabzon’da Lazistan Havâlîsi Kumandanı, sonra Bahriye Nazırı olan Avni Paşa ifadesinde, “Cemâl Azmi Bey’in fedâ’îsi olan bir çeteden mürekkeb tehcîr ve taktîle [katliamlara] bakan… bir Teşkîlât-ı Mahsûsa Çetesi olduğunu” söyler. Bayburt Davası’nda Erzurum Jandarma Alay Kumandanı Adil Bey, Ermenilerin, “Teşkilat-ı Mahsusa efradı tarafından… katl edildiklerini… icra eylediği tahkikatten ve Bayburd jandarma kumandanından aldığı cevab-ı tahrirden anladığını” belirtir(9). 

Dahası, Guenter Lewy, “çete”, “gönüllü”, “milis”, “başıbozuk” gibi kavramların Teşkilat–ı Mahsusa birliklerini tanımlamak için kullanıldığından habersiz görünmektedir. Halbuki, Ana Dava’nın 4. Oturumu’nda yargıcın bu konudaki sorusuna teşkilatın o sıradaki başkanı Cevad Bey, “Harbîye Ne¬zâ¬re¬tin¬den ge¬len emir¬ler¬de” bu birliklere bu tür değişik isimler verildiğini “ki¬mi¬si¬ne gö¬nül¬lü kı¬ta`ât [bölükler] de¬nil¬miş, ki¬mi¬si¬ne çe¬te de¬nil¬miş” olduğunu söyler(10). Giritli Kıraathaneci Necati Efendi davası olarak bilinen ve “İttihat ve Terakki çetecilerinin en mühim vasıta-ı icraatından” diye aktarılan davada, Diyarbakır’da Eşref Bey çetesine bağlı olan sanıklar “Taburumuza çete namı verildiğini bilmiyorum. Asker elbisemiz, kalabalığımız, her şeyimiz asker gibi idi ve askerdik, Paşa hazretleri” derler(11). Nitekim 26 Kasım 1914 tarihinde Emniyet-i Umum Müdürlüğünden, çeşitli il ve mutasarrıflıklara çekilen bir telgrafta, “Kafkasya’da çetecilikte istihdam olunmak üzere… adama lüzum vardır… Laz ve Çerkezlerden çeteciliğe elverişli ne kadar eşhası tedariki kabil olabilirse…” yollanmasının istendiği biliniyor(12). Ayrıca 15 Eylül 1915 tarihli bir başka emirde “mahkumlardan ve muhacirlerden olmak üzere çetelerin oluşturulması için mahrem emir” gönderilmiştir(13). Teşkilat-ı Mahsusa hakkında doktora tezi yazan P.H. Stoddard’ın bizzat teşkilat lideri Kuşcubaşı Eşref’ten öğrendiğine göre bu şekilde oluşturulan çetelerin mevcudu 30 bin dolaylarındadır(14). 

İstanbul ve İzmir’den Sürgün Olmadı mı? 

Yeri gelmişken, 1915-16 Tehciri’nin Ermenilerin imhasını amaçlamadığını iddia edenlerin başvurduğu argümanlardan başlıcası olan “İstanbul ve İzmir’den sürgün yapılmadığı” iddiasına da değinmek faydalı olur. 

İstanbul’daki Ermeni cemaatinin önde gelenlerinden oluşan 200 kişilik bir grubun 24 Nisan 1915’de tutuklanarak Ayaş üzerinden Çankırı’ya sürülmesinin dışında da sürgünlerin olduğuna dair ipuçları gerek İngiliz, gerek Amerikan gerekse Alman kaynaklarında mevcuttur. Dahiliye Nezareti Şifre Kaleminde de benzeri sürgün emirlerine ilişkin haberlerin olması, farklı arşiv belgelerinin biri biri ile uyum içinde olan belgeleri ihtiva ettiğine ilişkin iyi bir örnek teşkil eder. Bu benzerlikleri göstermek bakımından, farklı arşivlerdeki bu belgeleri kısaca hatırlatmakta fayda vardır. 

Konuya ilişkin ilk belge, Toynbee tarafından 1916 yılında yayınlanan Mavi Kitap’da yer alır. Birinci belge, İstanbul Ermeni Patriğinin 2/15 Ağustos 1915 tarihinde yazdığı bir mektuptur. Patrik İstanbul sürgünlerine ilişkin şunları aktarır: “Şimdi sıra İstanbul’da. Zaten insanlar panik halinde kötü kaderlerinin her an kendilerini bulmasını bekliyorlar. Sayısız kişi tutuklandı ve hemen İstanbul dışına çıkarıldı. Çoğu mutlaka ölecek. Şu ana kadar sürülenler, taşra doğumlu ama İstanbul’da ikamet eden tüccarlar… ne pahasına olursa olsun İstanbul’daki Ermeniler’in bu korkunç kıyımdan kurtulması için çabalıyoruz(15).” Taşnak Örgütü Balkan Bölümü tarafından 15/28 Ekim 1915’de kaleme alınan başka mektupta şu bilgiler yer alır: “İstanbul’dan sürülen binlerce zavallı Ermeni, ayakkabıları da dahil neleri var neleri yoksa hepsini jandarmalara verdikten sonra, İzmit’ten Konya’ya doğru yürümeye zorlanmışlardır. Trenle yolculuk edecek kadar parası olanlar da jandarmalar tarafından kandırılarak bütün paraları alınmıştır(16),” 

Benzeri bilgiler, Konya’da bulunan Amerikan misyoneri, William S. Dodd tarafından da tekrar edilir: “Bir diğer deportasyon yöntemi, yaya yürütmek idi ve geniş olarak İstanbul’dan sürgün edilen erkeklere uygulandı ki bunlar, aileleri [Anadolu’nun] iç köy ve kasabalarında yaşayan, İstanbul’da ailesiz olarak çalışmakta olan kişilerdi. Türk hükümeti İstanbul’dan hiç Ermeni sürmediklerinin biteviye propagandasını yaparken, [İstanbul’da] ailelerinin geçimini sağlamak için çalışan binlerce insanı tutuklayıp sürüyordu(17).” 

İstanbul’dan geniş çaplı sürgünler yapıldığına dair haberler Alman belgelerinde de yer alır. 5 Aralık 1915 tarihinde, Alman Dışişleribakan sekreteri Jagov, İstanbul Büyükelçisi Metternich’e Ermeni Sofya Taşnak Komitesi’nden aldığı bir haberi aktarır. Habere göre, “Türk hükümeti daha önce verdiği sözlerin aksine, İstanbul’dan da Ermenilerin sürgününe başlamıştır. Güya şu ana kadar 10.000 kişi sürülmüş ve bunların büyük bir kısmı İzmit dağlıklarında öldürülmüştür. 70.000 kişiyi kapsayan bir liste hazırlanmıştır.” Jagov, Metternich’e direktif verir: “Eğer bu bilgiler doğru ise lütfen enerjik bir tarzda protesto edin(18).” 7 Aralık 1915 tarihinde bu telgrafa cevap yazan Metternich: “Güvenilir kaynaklardan edindiğim ve gizli tutulmasını rica edeceğim bilgiye göre, geçtiğimiz yaz aylarında tehcir edilen 30.000 ve kaçan 30.000 Ermeni’den sonra, bölge Emniyet Amirinin ifadesiyle, Konstantinopel’dan [İstanbul] 4.000 Ermeni Anadolu’ya sürülmüştür ve halen Constantinopel’de [İstanbul] yaşayan 80.000 Ermeni’nin de peyderpey tahliye edilmesi düşünülmektedir” der(19). 

Bu belgelerden anlaşılan, İstanbul’dan sürgünlerin parça parça, zamana yayılarak değişik dönemlerde yapıldığıdır. 1919-22 İstanbul Divan-ı Harbi yargılamalarında, Hidayet Efendi adlı bir polis memuru aleyhine açılan bir davadan da benzeri sonuçları elde etmek mümkündür. Dava, sadece “Üsküdar civarından bekar Ermenilerin tehcirine sebebiyet vermek ve evlerine girerek bazılarının mallarını gasp etmek” suçlamasıyla açılmıştır. Söz konusu olan, Üsküdar’dan sürülen 350 civarında bekar erkeğin sürülmesidir(20). 

Dahiliye Nezareti Şifre kalemindeki mevcut telgraflar, bu yukardaki bilgileri destekler mahiyettedir ve İstanbul’dan Konya üzerinden Der-Zor’a sürgünlerin yapıldığını göstermektedir. Bunlara ek olarak “İstanbul ve sair yerlerden sürgün olarak gönderilen Ermenilerin Konya, Karaman, Tarsus üzerinden Kars, Maraş, Pazarcık yoluyla Zor’a sevklerine” dair Emniyet Umum Müdürlüğü’nden (EUM) Edirne, Adana, Aydın, Ankara, Konya, ve sair vilayetlerle Bolu, Kayseri ve sair Mutasarrıflıklara çekilen telgrafı (21); “İzmit ve mülhakatı ahalisinden olup İstanbul’da bulunan Ermenilerin ihraç edilmek üzere Derseadet’ten gitmelerine müsaade olunması hakkında” EUM’den İzmit Mutasarrıflığına çekilen telgrafı zikredebiliriz(22). 

İzmir tehcirlerinin Alman Danışma Kurulu Başkanı Liman Von Sanders’in emri ile durdurulduğu biliniyor. Halbuki 1995’de Başbakanlık Arşivi tarafından yayınlanan kitapta nasılsa yer alan EUM’den Karahisar-ı Sahip Mutasarrıflığı’na çekilen telgrafta “Diyarbakır üzerinden Musul’a sevkolunmak üzere İzmir’den Karahisar’a oradan Konya’ya gönderilen Ermenilerin nerede olduklarının tahkiki” yazıyor(23). 

Sadece Gregoryan Ermenileri mi Sürüldü? 
Tehcir’in imha kastı taşımadığının bir diğer kanıtı olarak kullanılan “sadece Gregoryan Ermenileri sürüldü, Katolik ve Protestanlar sürülmedi” iddiasına gelince; Almanlar’ın, en azından Katolik ve Protestanların sürgüne tabi tutulmamaları konusundaki baskılarına 1915 Ağustos başına kadar başına kadar direnen Talat Paşa’nın zaten Katolik ve Protestanların büyük ölçüde sürülmüş olmaları nedeniyle bu istekleri kabul eder gözüktüğüne dair ilk emir 4 Ağustos 1915 tarihlidir. Telgrafta, “kalmış olan Ermeni Katoliklerin sevk ve ihraçlarından sarf-ı nazar edilmesi”ni istenmektedir(24). Benzeri bir emri 15 Ağustos 1915’de Protestanlar için de gönderen Talat, “Protestan mezhebinde bulunan Ermenilerden sevk olunmayanların sevkinden sarf-ı nazar olunması” ister(25). Dikkat edilirse, Talat her iki telgrafta da sadece “eğer kalmışlarsa göndermeyin” ifadesini kullanmaktadır. Fakat, Talat Paşa bunların arkasından, üstelik hem de aynı gün, hemen ikinci bir telgraf daha yollar ve daha önceki telgrafın aksine, sürgünlere kalınan yerden devam edilmesini emreder. 4 Ağustos’ta yolladığı bu telgraf emriyle, “evvelce te’hir-i sevkleri bildirilen nefsi Adana, nefsi Sis ve Mersin Ermenilerinin vilayet dahilinde kalan sa’ir Ermeni kurasında kamilen ihracıyla tayin olunan menatıka sevkleri”ni ister. Benzeri bir telgraf aynı gün bölgenin diğer şehri Maraş’a da çekilecektir.(26) 

Bu şehirlere tek tek yolladığı telgrafları yeterli bulmayan Talat, 11 Ağustos 1915’de bu illerin tümüne birden çektiği ortak bir telgrafla, “Ermeni Katoliklerin diğerleri ile birlikte sevk ve tedibleri” gerektiğini hatırlatır ve “o yolda muamele ifasını” ister. (27)

Talat ayrıca (muhtemel özel olarak soru sordukları için olsa gerek), bazı vilayetlere tek tek yolladığı telgraflarda, durdurma emrinin, hali hazırda sürülmüş olan Katolik ve Protestanları zaten içermediğini özel olarak bildirmek yoluna da gider. Örneğin, İzmit Mutasarrıflığına 14 Ağustos 1915’de yolladığı bir telgrafta, İzmit’den Eskişehir’e gönderilen Protestan ve Katoliklerin iade edilmeyeceklerini bildirilir. Bu konuda başka telgraflar da vardır ancak, sanırız bunlar yeterlidir. 

Başa dönersek, Gündüz Aktan’ın iddia ettiği gibi, “hukuk yolu Ermeniler’in zayıf noktası” değildir. Ama “uluslar arası hukuk” tarihsel acıların dindirilmesi için yeterli ve sağlıklı bir çerçeve çizmediği için oraya bel bağlamak yanlıştır. Bu olayda, amaç bazı maddi yaptırımlara hükmettirmek ya da kaçınmak olmamalıdır. Amaç, insani bir acının giderilmesi, tarihsel bir yaranın sarılması olmalıdır. Bu yüzden de her iki taraf da konuyu hukuk alanından sosyal bilimler alanına taşımayı hedeflemelidir. 1915-1916 Ermeni Tehciri gibi büyük acılarla dolu bir dönemin hesaplaşması, mahkemelerin soğuk duvarları arasında değil, vicdanlarımız sıcak evinde yapılmalıdır. 

(1) Bu yazı Taner Akçam ve Vahakn N. Dadrian’ın İstanbul İttihat ve Terakki Yargılanmaları Dava Tutanakları (İstanbul: Bilgi Üniveristesi Yayınları, 2006) ile “Ermeni Soykırımında Kurumsal Roller,” (Virgül, 76, Eylül 2004); Taner Akçam’ın A Shameful Act: Armenian Genocide and the Question of Turkish Responsibility, (New York: Metropolitan Books, 2006) ve Taner Akçam’ın “Osmanlı-Türk Belgelerine Göre İttihat Ve Terakki Partisi’nin 1915 Yılında Ermenilere Yönelik Politikaları”, 23-24-25 Eylül 2005 tarihinde Sabancı, Bilgi ve Boğaziçi Üniversiteleri tarafından ortak düzenlenen “İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri : Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları” adlı sempozyuma sunulan tebliğinden derlenmiştir. 
(2) Radikal Gazetesi, Gündüz Aktan’a verdiğim cevabı, “polemik yapmak istemedikleri” için yayınlamadı. 1948 Soykırım Sözleşmesi’ne ilişkin bir değerlendirmem de benzer bir gerekçe ile geri çevrilmişti. Yazı daha sonra “Sadece hukuk yaraları sarabilir mi?” başlığı ile 28.04.2007 tarihli Yeni Şafak Gazetesinde (http://www.yenisafak.com/yorum/) yayınlandı. 
(3) Kitap bildiğim kadarıyla henüz Türkçeye çevrilmedi. Özgün adı: The Armenian Massacres in Ottoman Turkey: A Disputed Genocide (University of Utah Press:2005) (4) A. Mil, “Umumi Harpte Teşkilat-ı Mahsusa,” Vakit Gazetesi, 10 ve 12 Şubat 1934 
(5) Takvim-i Vakayi, 29 Mayıs 1919 
(6) Takvim-i Vakayi, 25 Mayıs 1919 
(7) Yeni Gazete, 3 Ağustos 1919 
(8) Alemdar, 6 Nisan 1919 
(9) Tercüman-ı Hakikat, 5 Ağustos 1920 
(10) Takvim-i Vakayi, 15 Mayıs 1919 
(11) Alemdar, 27 Ekim 1919 
(12) Fuat Dündar, İttihat ve Terakki’nin Müslümanları İskan Politikası (1913-1918), İletişim, 2002, s. 157. 
(13) Takvim-i Vekayi, 14 Mayıs 1919. 
(14) P.H. Stoddard, Teşkilat-ı Mahsusa, Osmanlı Hükümeti ve Araplar, 1911’den 1918’e, İstanbul, 1983. 
(15) James Bryce ve Arnold Toynbee, The Treatment of Armenians in the Ottoman Empire 1915-1916, Documents Presented to Viscount Grey of Falloden by Viscount Bryce, Sansürlenmemiş Baskı, Yay. Hazırlayan Ara Sarafian, Princeton, New Jersey: Gomidas Institute, 2000, s. 53. 
(16) a.g.e., s. 65. 
(17) William S. Dodd, “Report of Conditions Witnessed in the Armenian Deportations in Konia, Turkey, “Turkish Atrocities”, Statements of American Missionaries on the Destruction of Christian Communities in Ottoman Turkey 1915-1917’in içinde. Derleyen: James L. Barton, Ann Arbor: Gomidas Institute 1998, s. 147. 
(18) DE/PA-AA/BoKon/171. 
(19) DE/PA-AA/R14089 
(20) Davaların safahatı için bkz. Alemdar 17, 19 Haziran ve 9 Temmuz 1919; Yeni Gazete 24 Haziran, 16 Temmuz 1919. 
(21) BA/DH/ŞFR./65-95-1334.Ş.24 
(22) BA/DH/ŞFR./54-A- 343-1333.N.28. 
(23) BA/DH/ŞFR./58-247-1334.M.30 
(24) BA/DH/ŞFR./54-A/252, 1333-N.22 
(25) BA/DH/ŞFR./54/20, 1333-L.4 
(26) BA/DH/ŞFR./54-A/272, 1333-N.23 
(27) BA/DH/ŞFR./54-A/384, 1333-N.30

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: