İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Keşke görünmez olsam… dediğinde

ELİF ŞAFAK

Hani zaman zaman bunalırsın. Kararır için, uğuldar beynin, çocukluğundan kalma sesler duyarsın. Hani bazı bazı yapayalnız hissedersin; “kimsesizlik” anlamında değil, o en som tanımıyla “içsel bir ıssızlık” anlamında; öylesine derinden ve içeriden gelir yalnızlık, dostların arasında olduğunda dahi. Ne vakit, nasıl olduğunu anlamadan yaşam sevincini ve mücadele etme azmini yitirirsin. İçinde bir gitme arzusu, sadece ve sadece gitmek, yok olmak birdenbire. Nereye olduğunun önemi yok, yeter ki uzaklaşmak bulunduğun yerden, yeter ki uzaklaşmak kendinden ve hatta seni sevenlerden… “Keşke görünmez olsam” dediğin o boz bulanık anlardan biri nükseder gene. “Keşke ulaşılmaz, dokunulmaz, erişilmez olsam…” Böyle zamanlarda şehir saklanacak kovuklar sunar sana, çöl ortasında vaha gibi koşarsın oralara. İrili ufaklı, oraya buraya serpiştirilmiş kovuklarla doludur İstanbul. Kimileri gayet ortada ve göz önünde olduğu halde saklı, kimileri alabildiğine saklı… Ne zaman içim sıkılsa İstanbul’un kimi mezarlıklarında alırım soluğu. Müslüman, Ermeni, Musevi, Rum… fark etmez, mezarlıklardaki huzur ve bilgelik ve akım yoğunluğu başka hiçbir yerde bulunmaz.

Bir yer hariç… Haydarpaşa Garı…

Olur da bir sabah erkenden tepen atar, gözün kararır, gidesin tutar, yüreğin sıkışıverirse; hani olur da uykusuz bir gecenin şafağında “gideyim ben artık buralardan” diyerek atarsan kendini sokaklara fütursuz, plansız ve akılsızca; yani olur da bir sabah yolun düşerse güvercinlerin gölgelerinin vurduğu, sayısız yolcunun aşındırdığı peronlara, bir an için dur, nefes dahi almadan bekle ve sadece dinle. Fısıltılarını duyabilirsin. Yaprak hışırdaması gibi sesleri, öylesine belli belirsiz. Ama zaman zaman yükselir nağmeleri, iner çıkar. Başka şeyler de çalınır kulağına, yeterince oyalanırsan oralarda. Kim bilir belki de kıkır kıkır güldüklerini ya da ince ince ağladıklarını da duyarsın… Cinler gözetler geleni gideni Haydarpaşa Garı’nda. Merakla seyrederler kavga eden çiftleri, kavuşan sevgilileri, tayini çıkan öğretmenleri, parçalanan aileleri, büyük idealleri kısıtlı imkanları olan gençleri, yeteneklileri yeteneksizleri… merakla seyrederler Adem oğullarının Havva kızlarının bin bir türlü hallerini. İnsan denilen eşref-i mahlukatı tanımak için yolculuklardan, yollardan öte fırsat mı olur? Hem sabık İstanbulluların hem ter-ü taze aday-İstanbulluların huyunu suyunu keşfetmek için Haydarpaşa Garı’ndan öte mekan mı olur? Dinler cinler bu çatının altında konuşulanları, kaydederler gözlemledikleri ayrıntıları. Peronlarda, vagonlarda unutulmuş cüzdan ve bavulları kaçırır, onların içinde özenle biriktirirler tüm o yolculardan geriye kalan hazin, haşin ama nedense hep heves ve hırs dolu hikayeleri…

Çoktan unutulmuş ve artık yer yer silinmiş solgun bir harita uyarınca çizilen hudut boylarını tutar Haydarpaşa Garı’nın silueti. Görev başında unutulmuş ama kendisi görevini hiç unutmamış bir sınır muhafızı gibi bekler sakin ve sessiz ama hep tetikte. Gölgesinin düştüğü yer bir uç boyu, keskin bir kenardır aslında. İstanbul’a sonradan gelen ya da sonra sonra bu şehirden kaçma gereği duyanlar iliklerinde hissederler o sınırı. Tutamasalar da dokunamasalar da hissederler. Bu şehrin küstürdüklerinin sırdaşıdır Haydarpaşa Garı. Ve en iyi o bilir şu temel hakikati: İstanbul’a uzun müddet küsülmez, İstanbul’a küskün kalınamaz. Gayet iyi bilir ki buradan kaçanlar nereye giderlerse gitsinler bu şehri yanlarında taşırlar.

Sayı: 225

Bölüm: Yazarlar

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: