İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Baskın Oran: Türkiye´yi Kurtaracak Formülü Şemdinlililer dillendirdi.

PINAR SELEK

Türkiye’de bir şeyler oluyor. Daha önce ağza alınmayan sözler, kavramlar telaffuz ediliyor. Akıldan bile geçirilmeyecek sorular soruluyor.

Uzun yıllardır, toplumsal sorunlar güvenlik kalıplarında sıkıştırılmıştı. Bilime konuşma hakkı verilmiyordu. Şimdi bilime yol açıldı sanki. Kürtlük, Türklük, devlet, vatandaşlık gibi kutsal kavramlar didikleniyor ve Türkiye’nin yüz yıllık sorunları üzerine konuşuluyor. ‘Ne yani, Türklük alt kimlik olabilir mi’ diye feryat ediliyor. Bayraklar çekiliyor, kılıçlar kuşanıyor. Ama sorular ve yanıt arayışları devam ediyor. Ya kılıçlar konuşacak, ya insanlar…

Kılıçlar sesimizi bastırmadan bir arada yaşama formülünü bulmalı, bu formülü tartışmalı, mutabık olmalıyız.

Bu arayışla Prof. Dr. Baskın Oran’la konuştuk. Oran, bu konuda yıllardır tartışıyor, yazıyor, ders veriyor, açıklama yapıyor. Çok karmaşık olan bir düğümü basitçe çözüveriyor.

Şikayetlerimiz yoğun, ölümün kokusunu alıyoruz ama doktor diyor ki ‘tedavisi basit, sadece sabah akşam yürüyüş yapacaksın…’

Pineklemeye alışıp ağ bağlamış birisi için, sabah akşam yürüyüş yapmak çok zor, ama ölümden kurtulmak bu kadar kolay…

Baskın Oran’a kulak verelim.

Toplumsal kimlik, oluşum ve kendini tanımlama sürecinde, toplumsal bağlamdan nasıl etkilenir? Dışlama mekanizmalarına ya da özgür bir ortama nasıl tepki verir?

-Toplumsal kimlik, kişi ya da grup, kendisinden farklı kimselerle temasa geçtiği zaman oluşur. Yani vadinin köşesine çekilmiş bir klanda bugünkü anlamda bir toplumsal kimlikten bahsedilemez. Toplumsal kimlik, modernitenin getirdiği bir durumdur. Başka toplumsal kimliklerle zıtlaşarak veya benzeşerek oluşur.

Hangi özellikler kimliğe dönüşür?

Bazıları diyor ki ‘benim alt kimliğim şairdir.’ Hayır, değildir. Şiir yazıyorsun diye senin alt kimliğin şair olur mu? Bu tamamen cahillikten, meseleleri bilmemekten gelen bir olay. Alt kimlik etnik ya da dinsel olur. Bazı özellikler, ezildikleri için, kendilerini var etme sürecinde kimlik mücadelesi verir ve böyle bir yapı kazanır. Ezilmediği noktada ise kimlik özelliğini yitirir.

Ama etnisite ve dinsel aidiyet, ezilmese dahi alt kimliktir. ABD’de Yahudiler ezilmez ama Yahudi bir yurttaşın alt kimliği Yahudi, üst kimliği Amerikalıdır. Çok kullanılan bir deyişle, kimlik aslında, soğanın katları gibidir.

Bastırılmanın şiddeti

Çocukluğumda, İzmir Fuarı’nda büyük bir çanak etrafında su içme memeleri vardı. Yaklaşık on santim yüksekliğe çıkardı bu su. Biz giderdik, memelere parmağımızı bastırırdık, birkaç saniye tutardık… Çektik miydi, su bir buçuk iki metre fışkırır, biz heyecanla seyrederdik. Ama sonra suyun fışkırma yüksekliği tekrar on santime dönerdi.

Benzer bir durum Kürtlerde de var, kadınlarda da var.. Bastırılmış olmanın yarattığı potansiyel enerji kinetiğe dönüşüyor ve fışkırıyor…

Yahudilerde çok daha vahim. Küçüklüğünde ırzına geçilen çocuk, büyüdüğünde genellikle aynı şeyi küçük çocuklara yapar.

İşte İsrail de yaşadığının aynısını yapıyor.

Kimlik temelli siyaset, hangi koşullarda ortaya çıkar?

Modern toplumda, gerek bireyin, gerek grubun kimliği vazgeçilmezdir. İnsanlar, uzayda yüzen toz zerreleri gibi değildir. İçine doğdukları veya seçtikleri grubun kimliğiyle vardırlar. Bu anlamda, grup kimliğinin reddedilmesi, aslında bireyin reddedilmesidir. Birey, söz konusu grubun kimliğini kabul eder ya da etmez ama grubun kimliğine saldırıldığı zaman, tepki gösterir ve devletle çatışır. Alt kimlikler kendilerini baskı altında hissederse siyasallaşır. Sertleşir. Etnik temelli kimlikler ise milliyetçiğe dönüşür.

Tartışmalarda, kimlik siyasetinin katılaşan, ötekileştiren, daralan ve daraltan bir yapısı olduğu genelde kabul ediliyor. Ancak kültürel, cinsel, toplumsal özgünlüklerin tanınmadığı, egemen kimliklerin tek hakim olduğu koşullarda kimlik siyaseti, demokratik bir dönüşüme yol açmaz mı?

Toplumsal kimliklerin, diğer ifadeyle alt kimliklerin saygı görmediği ülkelerde eşit vatandaş durumuna gelmeyi amaçlayan kimlik siyaseti, çatışma doğurmaz. Bu siyaset, toplumsal dönüşüme yol açar ve kazanımlar oranında sönümlenir. Ama üstün duruma gelmek ya da üstün durumdakinin yanına çengel atmak için yapılan kimlik siyaseti çatışma doğurur.

Yazılarınızda kimlik üzerine kurduğunuz kategorilerden birisi de bireysel ve kolektif ayrım… Bireysel kimlikler kolektif kimliklerle hangi durumlarda çatışır?

Başını bağlayan bir ailede doğup yetişen bir kadın, başını bağlamayabilir. Önemli olan bireydir. Biz o sayfayı henüz okuyamadık. Çünkü zihniyetimiz devlete sadakat anlayışıyla biçimlenmiştir. Milliyetçilik dediğimiz zaman, millete değil, devlete tapınıyoruz. Cemaat – birey, ulus – birey ilişkisinde, bireye gereken önemi verecek zihniyete henüz giremediğimiz için, bireyin farkında değiliz. Önemli olan bireydir. Birey isterse içine doğduğu kimliği reddeder ve kimlikler arası geçiş yapar. Ama bazı kimliklere geçilemez. Örneğin Alevi olmak için Alevi doğmuş olman gerekir. Böyle istisnai durumlar dışında, birey alt kimliğini değiştirebilir. Fakat geçiş yaptığı alt kimlik kendisinin altında olmamalıdır. Alt kimliğin de altı vardır. Örneğin, bir Zaza ben Kürt’üm diyebilir ama bir Kürt bir Zaza’yım, diyemez

Ortak yaşam için, objektif alt kimliğin yanında bir sübjektif üst kimlik mi olmalıdır? Ancak bu üst kimlik altında alt kimliklerin korunması için hangi kriterlere ihtiyaç var?

– ‘Üst kimlik neymiş, üst kimlik ezicidir’ diyenler, siyaset biliminden habersizdir. Üst kimlik daima olur. Devlet dışı yaşamak henüz söz konusu olmadığına göre, bir devlette beraber yaşayabilmek için mutlaka üst kimlik şarttır. Bir ailede, akşamları yemek masasının etrafında oturmak önemlidir. Çünkü aile aş evi değildir. Yine bir kadın ve bir erkek beraber yaşıyorlar ama gidip sürekli başkalarıyla birlikte oluyorlar. Bunun beraber yaşamakla ne ilgisi var? O zaman, kirayı paylaşıyoruz, diyebilirler. Dolayısıyla, bir ailede olduğu gibi, bir devlette de bir arada yaşayabilmek için, üst kimliğin olması gereklidir.

Ulus-devlet tarafından yaratılan sübjektif kimliklerin toplumsal etkisi nasıl olur?

Ulus-devlet, ulusun tek bir etnik gruptan olduğunu iddia eden devlettir. Dolayısıyla, ulus-devletin bir numaralı niteliği asimilasyoncu olmasıdır. İngiltere ya da Avustralya, ulus-devlet değildir. Türkiye bir ulus-devlettir ve asimilasyoncudur. ABD ikisinin arasındadır.

Ama ulus-devletten daha uzaktır, çünkü Türkler ayrı yürüyüş yapar, İtalyanların ayrı günü vardır. Alt kimliklerini kaybetmezler. Üst kimlik ise devamlı hatırlatılır. Bilindiği gibi, Amerika’da vatandaşlar sürekli bayrak asar. Bayrağı iç çamaşır olarak da kullanırlar. Bu, üst kimliğin güçlü olduğuna dair inançtan geliyor. Korkan devlet vurur. Sertleşen mutlaka korkuyor demektir.

Fakat üst kimliğin sadece devlet tarafından empoze edilmesi yetmez, aynı zamanda rıza gerektirir.

Vatandaşların tümünün rızasını sağlayamayan bir üst kimlik başarısızdır. Altın formül şudur: Üst kimlik alt kimlikleri ezmeyecek, alt kimlikler de kendini ezmeyen üst kimliğe saygı duyacak.. Bunun dışında, toplumsal bir arada yaşama formülü güneşin altında icat edilmedi.

Bir ülkede sarkaç bir yandan insan hakları devleti kavramına, bir yandan milli güvenlik devleti kavramına salınır. Eğer milli güvenlik devleti kavramına salınıyorsa, insan hakları devleti mahvolur. Eğer insan hakları devleti kavramına salınıyorsa, milli güvenlik mahvolmaz, kuvvetlenir. Çünkü devlet, zorunlu vatandaşlarına güvenemez, ancak gönüllü vatandaşlarına güvenir. Gönüllü vatandaş ekmek ve kültür sıkıntısı çekmeyen insandır.

Bu nedenle devlet, vatandaşını zorunlu vatandaş haline getirdiği zaman kendi ayağına kurşun sıkmış olur. Gönüllü vatandaşlardan oluşan devlet ise sağır kulağının üzerine yatabilir.

Türk üst kimliği toplumsal rızayı sağladı mı?

Şimdiye kadar, Türklük, bir üst kimlik olarak 80 yıldır kullanıldı. Ama görülüyor ki, buna rağmen başarısızdır. Çünkü yetersizdir. Bir etnik grup aidiyetine atıf yapmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti, milleti Türklük temelinde inşa etti. Türk diye bir etnik grup vardır.

Buna bazı alt kimlikler tepki göstermeyebilir. Bunlar otokton olmayan etnik gruplardır. Otokton olanlar, devletin kuruluş tarihinden de önce o topraklarda yaşayanlardır. Otokton olmayanlar ise sonradan gelenlerdir. Nedir bunun farkı? Birinciler alt kimliklerini korumakta ısrarlıdırlar. Mesela Kürtler, Araplar, Ermeniler, Rumlar, Süryaniler… Ama büyük çoğunluğu göçmen olan Yahudiler değil. Yine bugün Gürcülerin, Abazaların, Çerkeslerin, Türk üst kimliğine bir itirazları yok. Onların bütün istedikleri kendi dillerinin tanınması, kültürlerine saygı duyulmasıdır. Biz Azınlık Raporu’nda Lozan Antlaşması’nın 39/ 4. maddesinden bahsettik. Bu onların gözünü birdenbire açtı. Çünkü bu madde, gayrı müslim olmayanların da kendi dillerini resmi daireler dışında kullanma hakkı olduğunu söylüyor. Oysa şimdiye kadar Çerkeslerin, kendi çocuklarına Çerkesce öğretmeleri yasaklanmıştı. Lazca bir dergi çıktı ve ilk sayısında toplatıldı. İşte böyle alt kimliklere izin vermeyen bir üst kimlik yabancılaştırır ve sertleştirir. Nitekim Türkiye’de de Türklük dışındaki alt kimliklerin en güçlüsü, silaha varana kadar tepki veriyor.

Bir devlet yapılanması, ille de bir kültürel tanıma mı ihtiyaç duyar? Toplumsal mutabakatı, toplumsal bütünlüğü temsil etmesi için, devlet yapılanmasının temeline etnisiteyi mi yurttaşlığı mı koymak gerekir?

‘Türkiye’de Azınlıklar’ adlı kitabınızda ulus-devlette milleti inşa yönteminin ‘kan temelli’ ya da ‘toprak temelli’ olabileceğini belirtiyor, ‘kan temelli’ yöntemle yapılanan üst kimliklerin kimi grupları temsil etmeyeceğini ve çatışma çıkabileceğini söylüyorsunuz…

-Tek değil bütün olarak beraber yaşamak için, üst kimlik gereklidir. Teklik bütünlüğün düşmanıdır. Ama dediğim gibi, üst kimliğin alt kimlikleri inkar etmeyecek nitelikte olması gerekir. Eğer üst kimlik kan temelli olarak tanımlanırsa, sorun yaratabilir. Toprak temelli olarak tanımlanırsa, büyük olasılıkla sorun yaratmaz. Bu konuda istisnalar olabilir. Mesela Afrika’da Yukarı Volta isimli bir ülke adını Burkina Faso. Ne Yukarı Volta, ne de Burkina Faso diye bir kabile var. Fakat buradaki kabileler birbirini yiyor. Ve içlerinden bir tanesi ötekileri kesiyor. Bunlar istisnai durumlar. Ama genellikle, toprağa atıf yapan bir üst kimlik olursa, bu bir zihniyet yapısını yansıtacağı için, başarılı olur.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı dediğin zaman, cümle yarıda kalıyor. Anayasa’nın 66. maddesi ‘Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür’ diyor.. O Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının adı ne? Vatandaş, bir sosyolojik olay değil, hukuki kavramdır. Nedir o vatandaşın adı? Vatandaşın adı bugüne kadar Türk’tü.

Biz ‘Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar’ raporunda bunun çatışma yarattığını, oydaşma sağlamadığını, üst kimliğin toprakla tanımlanması gerektiğini, vatandaşın adının Türkiyeli olması gerektiğini söyledik. Bütün saldırılar da buradan geldi. En büyük saldırı Türk milliyetçilerinden geldi. ‘Türk üst kimliğini bir alt kimliğe indiremezsiniz’ dediler. Saldırıların ufak bir kısmı Kürt milliyetçilerinden geldi. Onlar da dediler ki: ‘Türkiyeli sözcüğünün kökü ‘Türk’tür. Dolayısıyla, eski hamam eski tas..’ Biz de anlattık. Türkiye’ye Turkiya sözü Haçlı Seferleri’nden bu yana, özellikle Osmanlı’nın kurulmasından bu yana, Venedikliler tarafından, bu topraklara verilen addır. 14. yüzyıldan sonra bir tane harita yoktur ki buraya Turkiya demesin. Sevr Antlaşması’nda 20 defa Osmanlı İmparatorluğu, 200 kadar da Türkiye sözcüğü geçiyor. Bunlar eş anlamlı kullanılmış sözcükler. Ayrıca Türk kelimesi, Türklere Çinliler tarafından verilmiş bir isimdir. Bazı milletler ve bazı devletler, dışardan adlandırılırlar. Artık bin yıl önce konmuş terimlere itiraz etmenin bir anlamı yoktur.

Kitabınızda, üst kimliğin alt kimliği ortadan kaldıracak bir isim ve nitelik taşıyıp taşımadığının önemine dikkat çekiyorsunuz. Türk kavramı, etnik bir çağrışım yapıyor. Bunun yerine Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığı gibi siyasal, hukuksal bir kavram koymak gerekir mi?

Mesela, bireyin alt kimliği Kürt ise, devlet üst kimlik olarak Türk olmayı öneriyorsa, bu çatışma doğurur.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı bizim üst kimliğimizdir demek tabii ki Türklük biçimindeki bir üst kimlikten daha anlamlıdır, daha az çatışma doğurur. Ama yeterli değil.

Çünkü bütün modern devletler vatandaşlık temelinde birleşirler. Vatandaşlık, devletle birey arasındaki karşılıklı hukuki ilişkinin adıdır. Bu hukuki ilişkiye göre, devlet bireyden sadakat bekler, birey devletten mutluluk bekler. Bu mutluluk da iki boyutludur. Birincisi, namerde muhtaç etmeyecek bir ekonomik düzendir. İkincisi alt kimliğinin tanınması, yani kültürünün saygı görmesidir.

Şemdinli’de açılan pankartta çok önemli ve hepimiz açısından çok öğretici bir slogan vardı: ‘Avrupalıyız..

Türkiyeliyiz.. Kürt’üz’ İşte Türkiye’yi kurtaracak olan formül, budur. Bunun üzerine hiçbir şey söylemek gerekmez.

Kitabınızda ‘Birey üst kimliği kabul eder ama kendi alt kimliğinde de ısrarcı olursa, burada çatışma çıkıp çıkmayacağı, devletin tutumuna bağlıdır’ diyorsunuz. İdeal çözümün ise, yurttaşın alt kimliğine devlet tarafından saygı gösterilmesi, yurttaşın da kendi alt kimliğini koruyarak üst kimliği kabul etmesi olduğunu söylüyorsunuz. Bu Türkiye’de mümkün mü?

-Tabii mümkün. Eğer teritoriyal bir üst kimlik kabul edilirse ve bu Anayasaya geçerse olur. Yani mutlaka, devlet üst kimliğinin teritoryal bir kavrama atıfta bulunması gerekir. O kavram da Türkiye’dir.

İşin başında Anadolu Cumhuriyeti denseydi, çok daha iyi olurdu. Ona hiç şüphe yok. Denmemiştir. Artık geri dönemeyiz. Kalkıp da 1920’lere dönemeyiz bir daha. Gelecek tasarımını bu biçimde yapamayız. Bir arada yaşama formülünü bugünkü koşullar üzerinden kurmalıyız.

Bir devlette altın formül şudur: Sen benim üst kimliğime sadakat göster, ben senin alt kimliğe saygı göstereyim.

Son yapılan kimlik tartışmaları, değişime ilişkin bir işaret veriyor mu sizce?

Türkiye’de birey doğuyor artık. Daha önce olmayan birey. Türkiye bugüne kadar, yukardan devrim aracılığıyla iki tür modernleştirilme yaşadı. Birincisi 1920’lerde Kemalizmle, ikincisi de AB’ye uyum paketleriyle. Kemalist yukarıdan devrimde, feodal devletten bir monist ulus- devlete geçildi. Bugün de tekçi ulus-devletten demokratik devlete geçiliyor.

Birincisinde padişahın tebaasından cumhuriyetin vatandaşlığına geçiş yapıldı. Fakat bu zorunlu bir vatandaşlıktı, çünkü birey kimliği ve grup kimliği tanınmıyordu.. Şimdi ise bireyin oluştuğu bir ortamda zorunlu vatandaş kimliğinden gönüllü vatandaş kimliğine geçiliyor. Bu bireyin doğuşudur. Onun için, artık grup kimlikleri kavramı son derece önemlidir ve çatışma doğuruyor.

Bu nedenle, son zamanlarda kimlik tartışmalarının gelişmesini normal karşılamak gerekir.

Kürtlerin Türklerle birlikte, başka bir devlet düşü olmadan ortak bir devlet yapılanmasına bağlı olarak yaşayabilmeleri için hangi hukuki tanıma, nasıl bir Anayasal değişikliğe ihtiyaç vardır? ‘Çok Kültürlü Anayasal Vatandaşlık’ nasıl bir formülasyonu ifade ediyor?

Anayasa’nın 66. maddesinin değişmesi gerekir. Yani, ‘Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür’ yerine ‘Türkiye devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türkiyelidir’ denmesi gerekir. Bu değişiklikten başka bir şey lazım değil.

Ama bakın, devletsiz bir adam olan Barzani, 700 yıllık bir devlete nasıl ders verdi? ‘Burada Asuriler, æzîdîler, Kürtler, Araplar, herkes Kürdistanlıdır’ dedi. Bunu böyle uygular mı, bilemem. Çok şüpheliyim ama bu söylemin telaffuz edilmesi bile önemli.

Devletin resmi dili Kürtçe olsun diyemezsin. Çünkü devletin resmi dili Türkçe’dir.

Ama Anayasa’nın 3. maddesinin 1. fıkrasının da değişmesi gerekir. Çünkü orada devletin dili Türkçe’dir, diyor.

Olmaz. 1961 Anayasası’nda olduğu gibi, devletin resmi dili Türkçe’dir diyeceksin.. Dili olur mu devletin? Dili olmaz, resmi dili olur. Devletin dili Türkçe’dir dersen, o devletin sınırları içinde Türkçe’den başka dil konuşulamaz anlamına kadar gider bu. Zihniyet değişikliğini yansıttığı için Anayasa değişiklikleri önemlidir.

Güçsüz olanı koruyucu bir düzenleme gerekiyor, öyle değil mi?

Güçlünün, güçsüze hükmetmesini engelleyecek koruyucu düzenlemelere ihtiyaç var. Çoğunluğu değil, azınlığı koruman, çokluğu koruman lazım ki birliktelik olsun.

Her devlette gizli bir üstün grup vardır. Bu kaçınılmazdır. Türkiye’de Türkler, Avustralya’da İngiliz kökenliler üstündür. Bu bir sosyolojik ve ekonomik bir olgudur. Ama bu olgunun hukuki ve diğer alanlara yansımasına razı olamayız. Mesela, Osmanlı’da Gayri Müslimler, Müslümanların aleyhine şahitlik yapamaz, ama Müslümanlar Gayri Müslimlerin aleyhine şahitlik yapabilirdi. Gayri Müslim erkek Müslüman kadınla evlenemezdi ama Müslüman erkek Gayri Müslim kadınla evlenebilirdi. Buna benzer yansımaları kabul edemeyiz. Ama sürüyor. Türkiye’de bir vatandaş, Kürt kimliğini saklamadan, bu kimliğini devreye sokarak bakanlık yapamaz. Nitekim Şerafettin Elçi, 22 ay 7 gün bakanlık yaptı, ondan sonra da 30 ay 7 gün cezaevinde yattı. Bakanken ‘ben Kürt’üm’ dediği için.

Türkiye’nin önündeki seçenekleri nasıl formüle edebiliriz?

Türkiye’nin önünde üç model seçeneği var: Birinci modelde birey, devletin empoze ettiği üst kimliği kabul eder, içine doğduğu grubun kimliğini yani alt kimliği reddeder.

Bu, gönüllü asimilasyondur. Buna karşı çıkmak mümkün değildir. Bireyin, alt kimliğini savunması kadar, alt kimliğini reddetmesi de hakkıdır.

İkinci durumda birey üst kimliği reddeder ve kendi alt kimliğini ileri sürer. Bu büyük çatışma ve travma doğurur. Devlet bölünebilir veya bireyi öldürebilir.

Üçüncü durum, birey devletin üst kimliğini kabul eder, aynı zamanda da alt kimliğine saygı ister. Bu üçüncü durum çatışma yaratmayan durumdur.

Burada önemi olan, sadece bireyin devlet tarafından ortaya konan üst kimliği kabul etmesi değil, üst kimliğin bireyin alt kimliğini inkar etmeyen bir nitelikte olmasıdır.. Bu formül Türkiye’de hayat bulabilir ve yaşantımız çok zenginleşir. Daha az acı çekeriz…

Kürtler Türkiye’nin kurucu unsuru sayılabilir mi?

Bir devlet kurulurken onun kurucusu belirlenir. Aradan 80 yıl geçtikten sonra, kurucusu değişmez. Bunun için devletin yeniden kurulması gerekir. Mesela, Franko’dan sonra İspanya yeniden kuruldu. Franko ülkeyi o hale sokmuştu ki, eğer bugünkü ademi merkeziyetçilik getirilmemiş olsaydı, İspanya dağılacaktı. Unutmayalım, Alman Meserschmitt avcı bombardıman uçakları, kırda bayırda değil, Basklıların üstünde denendi. Denemelerine izin veren Franko’ydu. Bu kadar korkunç bir olaydan sonra yeniden kurulurken, kurucu unsurlar çoğaldı. Bugün, İspanya’da federalizmin çok ötesinde bir sistem var.

Kürtler de ‘biz kurucu unsuruz’ diyor.

Bu felsefi olarak son derece yanlış. Çünkü sen kurucu unsurum dediğin anda Türklerin yaptığı hatayı yapıyorsun.. Monopolize ediyorsun, tekelleştiriyorsun. Kurtuluş savaşına katılan sadece Kürtler değil ki, Çerkesler de aktif olarak katıldı. Onlar ne olacak? Rumlar ne olacak? Bir de asli unsurum dediğin zaman tali olan da var, demek istiyorsun. Yani ‘Kürtler ve Türkler dışındakiler talidir’ diyorsun. Diğerlerini ikinci derecede sayıyorsun. Ben, demokrat bir solcu olarak, Türkleri kurucu unsurdan alt kimliğe indirmeye çalışırken bir de elimle Kürtleri, Türklerin yanına taşıyamam. Çünkü onların oraya çıkması başkalarının ikinci sınıf kalması demektir. Bu da konsensüsü engeller. Diğer yandan, ancak bir devlet kurulurken, onun simgeleri, bayrağı, adı vs.. konur.

Bunlar çocuk oyuncağı değildir ki devamlı oynansın. Mesela Türkiye’nin adını değiştirip TürKür yapsak, bayrağını değiştirip bir de yeşil renk koysak.. Buna lüzum var mı? Bu memleketin adı 11. yüzyıldan beri Türkiye’dir.

Nasıl şiddet şiddeti doğurursa, milliyetçilik milliyetçiliği doğurur. Kürt ve Türk milliyetçilikleri devamlı birbirlerini azdırırlar… Bireyi yaratmaya çalışıyoruz ama biz henüz milliyetçilik düzeyini aşamadık.
Bir unsurun keyfini yapayım derken ondan daha güçlü olan ve zaten alt kimliğe indiği için hınç duyan bir unsurda tepki yaratmamalısın.

‘Rabbena hep bana’ dediğin zaman işin içinden çıkamazsın. Karşı tarafı da düşüneceksin. Bu herifler nasıl azdı?

Herkes dehşetle izledi, bir takım gruplar, Orhan Pamuk mahkemesinde nasıl azdılar… Orhan arabaya binerken camını kırdılar. Nereden çıktı bunlar? Türkiye’de çatışan milliyetçilikler olduğu için.. Diyeceksin ki ‘milliyetçilik azıtacak diye ben kendi kimliğimi ileri sürmeyeyim mi?’ Eğer eziliyorsan, tabii ki süreceksin. Kimlik mücadelesi vereceksin. Ama birinci sınıfa çıkma çabası çok hatalı. Bu memlekette birinci sınıf ya ikinci sınıf vatandaş olmamalı, diyeceksin. Onun için Kürtler ya da Çerkesler asli ve kurucu unsurdur diye Anayasaya koymaya kalktığın anda her şeyi berbat edebilirsinKimse birinci sınıf olmamalı…

Kimse birinci sınıf olmamalı…

Kürtler Türkiye’nin kurucu unsuru sayılabilir mi?

Bir devlet kurulurken onun kurucusu belirlenir. Aradan 80 yıl geçtikten sonra, kurucusu değişmez. Bunun için devletin yeniden kurulması gerekir. Mesela, Franko’dan sonra İspanya yeniden kuruldu. Franko ülkeyi o hale sokmuştu ki, eğer bugünkü ademi merkeziyetçilik getirilmemiş olsaydı, İspanya dağılacaktı. Unutmayalım, Alman Meserschmitt avcı bombardıman uçakları, kırda bayırda değil, Basklıların üstünde denendi. Denemelerine izin veren Franko’ydu. Bu kadar korkunç bir olaydan sonra yeniden kurulurken, kurucu unsurlar çoğaldı. Bugün, İspanya’da federalizmin çok ötesinde bir sistem var.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: