İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“Türkiye’de Çoğunluk, Azınlık ve Kimlik Anlayışı”

Bu makalemde Türkiye bağlamında çoğunluk, azınlık ve kimlik kavramlarının analizini iki boyutta ele alacağım; önce bu kavramların Batı’da ortaya çıkışlarının dinamiklerini inceleyecek, daha sonra da bu kavramların tarih içinde Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyetinde aldığı çeşitli anlam ve şekilleri araştıracağım.

Batı’da Çoğunluk, Azınlık ve Kimlik Kavramlarının Oluşumu

Çoğunluk ve azınlık kavramları genelde toplumda belli özellikler etrafında oluşmuş bir kesimin diğerleriyle karşılaştırılmasıyla oluşur: toplumun kaynaklarını diğerlerine göre tekelinde toplamış kesim çoğunluk, bu kaynaklardan aynı derecede eşit olarak yararlanamayan kesimler de azınlık olarak tanımlanır. Ancak bu statik tanımın gözardı ettiği en önemli nokta, çoğunlukla azınlıkların gerek tanımlarının gerekse de birbirleriyle olan ilişkilerinin tarih içinde sürekli olarak gösterdikleri devinimdir.[1] Nitekim tarih içinde incelendiğinde, bu kavramların son yüzyıllarda özellikle siyasi olarak imparatorluklardan ulus devletlere geçiş sürecinde çok önemli değişikliklerden geçtiği gözlenir. Bu bağlamda çoğunluk ve azınlık kavramlarında görülen en önemli değişiklik, kimlik olarak hükümdarın tebaalığından milli olarak tanımlanan vatandaş kimliğine geçiş, buna paralel olarak da kişi haklarının önce hukuki daha sonra da sırasıyla siyasi ve sosyal haklarının gelişip netleşmesidir. Toplumlardaki çoğunluk ve azınlıklar bu kıstaslara göre tanımlanmaya başlarlar.

Din özellikle Batı’da onsekizinci yüzyıla kadar toplumsal kimliğin en önde gelen tanımlayıcı ve ayırdedici öğesidir. Ortaçağ Avrupa’sındaki bütün savaşların dinden kaynaklanması da bu niteliğin yasallık sağlayan en önemli öğe olmasıyla birebir ilişkilidir. İmparatorluklarda hükümdar ve onun etrafındaki bendeleri sayısal olarak bir azınlık oluşturdukları halde, dinin verdiği kutsiyeti kullanarak yönetimlerini toplum gözünde yasallaştırırlar; azınlık ve çoğunluk kavramları da böylece sayısal olarak değil kimin hükümdardan yayılan ve kalıtımsal olarak geçen yetkilere sahip olup olmadığına göre belirlenir. Hükümdar ve aristokrasinin dinden ve sülaleden gelen yetkileri kendilerine kutsallık sağlayıp güçlerini yasallaştırır ve böylece sayıca azınlık oldukları halde toplumdaki güç dağılımı ve tekellerinde olan kaynaklar açısından çoğunluk olarak tanımlanmalarına yol açar. Zira çoğunluk sosyolojik olarak bir ülkede kuralları oluşturan, uygulayan ve konumları itibariyle o kurallardan toplum kaynaklarının kullanılmasında en fazla çıkar sağlayan kesimdir. Aynı şekilde azınlıklar da toplumdaki konumları ve çıkarları çoğunluk tarafından kısıtılanan kesimler olarak tanımlanır.

İmparatorlukta kimlikler esas olarak din ve sülale üzerinden güç kazandığı halde, devingenliğin kısıtlı olduğu her ortamda olduğu gibi imparatorluklarda da kişilerin yerel özellikleri, yani hangi coğrafi bölgeden geldikleri alt kimliklerini oluşturur. Ancak bu alt kimlikler daha sonra ulus devletlerde olduğu gibi kesin, sabit ve dışlayıcı bir özellik göstermezler. Tam tersine, değişik din ve yerel kökene ait ve değişik dilleri konuşup değişik kültürlere sahip topluluklar imparatorluk çatısı altında barış içinde yaşayabilirler. Bu barışın en önemli nedeni, imparatorluklardaki güç ilişkilerinin kişiler tarafından bu dünyada değil, kişilerin ötesinde bir kutsallık anlayışı etrafında belirlenip meşrulaştırılmasından kaynaklandığındandır. Yani imparatorluklarda bir kişinin konumunu dünyevi birtakım nedenlere dayanarak değiştirebilme şansı çok azdır. İmparatorlar da tebalarını kimliklerinin ötesinde kendi tasarruflarında bulunan bir insan kaynağı olarak görür, bu kaynaktan alabilecekleri vergi ve askerlik işlevlerini sürekli olarak azamileştirmeye çalışır ve bunu da sağlamak için insan topluluklarını bir yerden daha verimli olacakları bir diğerine göçürür dururlar.

Ancak bu düzen onsekizinci yüzyılda birçok sosyal bilimcinin de irdelediği gibi altüst olur. [2] Ortaya çıkan yeni düzenin en önemli boyutu, toplumdaki ilişkileri düzenleyen ve yasallaştıran dinin ve sülaleye dayanan asaletin yerini dünyevi faktörlerin, özellikle de insan zekasının geliştirdiği bilimin almasıdır. Meşruiyetini dünya ötesi bir kutsiyetten alan dini ve sülalenin getirdiği asaleti sorgulayamayan insan toplulukları, ilişkilerin kaynağı dünyevi olmaya ve dolayısıyla da kendi güçlerinin sahasına girmeye başlayınca var olan düzene karşı çıkmaya girişirler. Toplumu örgütleyen ve süreklilik kazandıran güç din veya sülale değil insanın aklıyla yarattığı ve uymaya karar verdiği kanunlardır; bu kanunların kaynağı da önceden olduğu gibi dini değil dünyevidir.

İnsanlar kendilerini kendi oluşturdukları kavramlar doğrultusunda yönetmeye başlar başlamaz çoğunluk ve azınlık kavramları da değişir. Artık gücünü yitirmiş olan hükümdar ve aristokratların azınlık oldukları bellidir zira kişilerin sayısal olarak etkinlik kazandığı bir konumda kesinlikle azınlıkta kalmaktadırlar. Bu bağlamda çoğunluk bir kez daha kuralları tanımlayanlardır, ancak şimdi bu kuralların kaynağını bilim insan aklına dayandırdığından, toplumdaki her insan dolayısıyla da toplulukların sayı olarak miktarları önem kazanır. Güç belli bir lideri destekleyen kişi sayısına döner, siyasi yönetim kalıtımsal imparatorluklardan oyla seçilen hükümetlere dönüşür; oylarla seçilen siyasi liderler bu sayısal çoğunluğun sayısal azınlığı yönetme usulünü ‘demos cratos’ yani demokrasi olarak tanımlarlar. Toplumların kimlikleri de birtakım paylaşıldığı varsayılan imgeler etrafında şekillenir; kişiler bu imgeleri kendilerini diğerlerine bağlayan veya onlardan ayrıştıran yerel köken, dil, kültür ve tarih gibi özellikler etrafında oluştururlar.

Toplumdaki kişiler artık kendilerini bir hükümdarın tebaası olarak değil, ortak bir mekana sahip bir ulusun vatandaşları olarak tanımlarlar. Tebaa kavramı aidiyet üzerine kuruludur ve bir kişiye ait bütün hak ve hukukun kutsal imparatorun tekelinde olduğunu varsayar. Batı’da ‘subject’ olarak adlandırılan bu tebaalık durumu, etimolojik olarak[3] bir kişinin bir diğerine, yani hükümdara ‘tabi’ olduğunu yani onun hükmü altında yaşadığını vurgular. Ancak onsekizinci yüzyıldaki değişme sonucu ortaya çıkan vatandaşlık kavramı, hükümdarın kişi hakları ve hukukları üzerindeki tekelinin silindiğini vurgular ve imgesel olarak da yeni kimliği soyut vatan kavramı çerçevesinde oluşturur. Artık kişiler bir hükümdara değil paylaştıkları vatana bağlıdırlar; bu bağlılık da aidiyet olarak değil karşılıklı yasal haklar ve yükümlülükler çerçevesinde yapılmış bir sosyal kontratla belirlenir. Genelde vatandaşlar vergi ve askerlik yükümlülüğünü kabul eder, karşılığında da kendi kendilerini hukuki olarak kanun önünde eşit haklara sahip, siyasi olarak da seçme ve seçilme haklarını kullanarak yönetirler.

Batı’da ‘citizenship’ olarak tanımlanan bu vatandaşlığın etimolojik olarak kökeni ‘city’ yani şehirden gelir zira Avrupa’da tarih içinde hükümran olan krallık ve imparatorlukların yanısıra kişilerin haklarının daha eşit olarak gözlemlendiği bir siyasi oluşum da şehir-devletler olagelmiştir. Şehirlerde yaşamak kişilere özellikle vergi ve askerlik yükümlülüklerini yerine getirdikleri sürece belli haklar sağladığından, yeni oluşan hukuki durum tarihte bu şehirler bağlamından oluşmuş haklara atıfla tanımlanır. Tabii bu tanımda şehirlerin mekansal olarak önemlerinin artmasıyla da birebir ilişkilidir; gelişen ticaret ve endüstrinin idaresi şehirlerde ve özellikle de ulus devletlerin baş şehirlerinde odaklaşır.

Ancak vatandaşlık hakları önceleri hukuki olarak herkese verilmiş gözükürse de uygulamanın kişilerin vergi ve askerlik yükümlülükleri bağlamında yapılması çoğunluk ve azınlık tanımlarını saysıal azınlık ve çoğunluğun ötesinde de şekillendirir. Başlangıçta toplumdaki güç birikimi açısından çoğunluğu oluşturagelen kesimin içinde bulunan ancak vergi ve askerlik yükümlülüklerini yerine getiremeyenler de vatandaşlık haklarından eşit olarak yararlanamaz. Vergi veremeyenler, yani fakirler, askerlik yapsalar bile seçme ve seçilme hakkına sahip olamazlar; aynı şekilde askerlik yapamayan ve vergi veremeyen özürlüler, yine askerlik yapamayan ve mali kaynakları erkek aile fertleri tarafından kontrol edilen kadınlar da seçme ve seçilme hakkından yararlanamazlar. Yirminci yüzyıl boyunca bu toplum kesimleri azınlıkların yanısıra bu siyasi hakları elde etmenin savaşını verirler.

Toplumsal ilişkilerin bu doğrultuda yeniden tanımlanması,[4] çoğunlukların yanısıra azınlıklar açısından da ciddi sorunlar yaratır. Bu insan toplulukları yaşadıkları mekana tümüyle kendileri sahip çıktıkları için kendi dilleri, dinleri ve kültürlerini paylaşmayan diğer grupların aynı mekanı paylaşmalarını hoşgörmez ve onların hak ve hukuklarına kısıtlamalar getirmek isterler. Çoğunluğun hükümranlığının azınlığa karşı hoşgörüyü azalttığı ve insanların da dinin ve sülalenin düzenleyici işlevini yadsıyıp yerine de kanunun denetleyici etkisini de tam olarak yerleştiremedikleri ortamlarda, çoğunlukların azınlıkları taciz ve hatta yok etmeye giriştikleri gözlemlenir. Böylece insanlığın en büyük sorunu da kendini kendi kanunlarına göre idare etmekten, böyle bir idarenin yol açtığı çoğunluğun kendi gibi görmediği azınlık üzerindeki tahakküm ve hatta yok etmesinin önünün nasıl alınabileceğine dönüşür. Yirminci yüzyıl süresince devam eden iki kanlı dünya savaşı ve azınlıkların uğradıkları katliamlar bu tahakkümün önlenmezse nerelere varacağını acımasızca sergiler.

Yirminci yüzyıl sonu ve yirmibirinci yüzyıl başında kimlik tanımlarında insan faktörünün ve insan haklarının ulusal aidiyet ve bilincin önüne geçmesinin ardındaki en önemli öğe bu savaşların öldürücülüğünün vardığı aşırı boyutlardır.[5] Ayrıca Soğuk Savaşın sona ermesiyle birlikte bu savaşı ve toplumlararası kutuplaşmayı besleyen milliyetçiliğin öneminin azalması da diğer bir öğedir. Bu boyutlar doğrultusunda Batı’da günümüzde kabul edilen tanıma göre çoğunluk, bir toplumun sosyal, ekonomik ve siyasi kaynaklarını kendinde toplayarak güç kazanan ve bu gücü tekelinde tutan kesim, azınlık da bu kaynakların kullanımına sahip olmadığından toplumda göreceli olarak güçsüz olan kesimdir. Yani tanım insan odaklı salt sayısal çoğunluk ilkesinin ötesinde insanların sahip oldukları hakların eşit dağılımı olarak belirlenir. Bu bağlamda kimlik olarak bir kesimin toplumda edindiği gücü yasallaştıran özelliği ortaya çıkar ve o kesim toplumdaki gücünü arttırma savaşını özelliğini vurgulayarak sağlar. Günümüzde kimlik politikalarının bu kadar etkin hale gelmiş olması bu gelişmelerin doğal bir sonucudur: demokrasilerin mihenk taşı bir önceki yüzyılda olduğu gibi çoğunlukların gücü değil tam aksine o toplumda azınlıkların haklarının gözetilme ve korunmasının derecesine dönüşmeye başlar.

Yirminci yüzyıl süresince ulus devletin bu acımasız yönlerini gözlemleyen Batılı düşünürler ulusu aşan vatandaşlık kavramları tasarlamaya devam eder[6] ve Avrupa’da ulus ötesi bir Avrupa vatandaşlığı kavramı oluşturmaya başlarlar. Bu vatandaşlık kavramının en önemli öğesi kişinin toplumla yaptığı sosyal kontratı bir ulus devletle imzalamasının yanısıra, onu aşan, bir toplumda yaşayan kişilerin yerel, mekansal özellikleri yerine bunlardan bağımsız olarak onu önce insan olarak tanımlayan bir siyasi oluşumla da, yani Avrupa Birliğiyle de imzalıyor olmasıdır. Birliği oluşturan ulus devletlerin bu sürece girdikten sonra ulus olma özelliğini bir alt kimlik olarak muhafaza edip bütün vatandaşlarına bu yeni ulus ötesi kavramlar bağlamında eşit hak ve olanaklar sağlaması beklenir. Avrupa vatandaşlarına sağlanan haklar hukuki ve siyasi haklarla kısıtlı kalmayıp eğitim, sağlık hizmetleri gibi sosyal hakların da herkese eşit olarak sağlanmasını amaçlar. Kanımca Avrupa Birliğini siyasal olarak ulus devlete üstün kılan en önemli özellik, birliği oluşturan her toplumdaki azınlıkların da çoğunluklarla eşit haklara sahip olması konusunda gösterilen hassasiyettir.

Şimdi onsekizinci ve yirmibirinci yüzyıllarda Batı’da dönüşen bu azınlık, çoğunluk ve kimlik tanımlarının belli bir mekanda, yani Osmanlı devleti ve daha sonra da Türkiye Cumhuriyetinde nasıl anlamlandırıldığını inceleyelim.[7]

Çoğunluk, Azınlık ve Kimlik Kavramlarının Osmanlı Devletinde Anlamlandırılması

Osmanlı devletinin toplumsal dinamiğinin en önemli özelliği yine din bağlamında yapılan ve hukuki olarak da hayata geçirilen azınlık ve (dolaylı olarak da) çoğunluk kavramlarıdır.[8] Osmanlı devletinin kuruluş mitosu, Anadolu Selçuklularının uç beylerinden Osman Bey’in 1299da Bizans İmparatorluğunun sınırlarında kurduğu beylikle başlar. Siyasal gücün kaynağı ırsi olup Osman Bey’in aile ağacına dayandığından kurulan beyliğin adı Osmanlı Beyliği’dir. Zamanla İran ve Bizans’ın mali ve idari gelenekleri Türklerin Orta Asya’dan getirdikleri göçebe geleneğiyle Anadolu’da yoğrulur ve zamanla ortaya esnek, heterodoks bir idari toplum yapısı çıkar. İslam’ın sünni dalı ve Hanefi hukuk mektebine ait olan bu yapı 1453’te İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethiyle bir imparatorluk yapısına kavuşur ve bu imparatorluğun İslami karakteri Yavuz Sultan Selim’in doğu seferinde Memlukları yenmesinin ardından İslamiyet’in kutsal imgelerini İstanbul’a getirip hilafet makamını üstlenmesiyle dini niteliğini pekiştirir. Bu devlet onyedinci yüzyılın ortalarında Kanuni Sultan Süleyman zamanında gücünün doruğuna erişerek Doğu Avrupa’dan Hicaz’a ve Kuzey Afrika’ya kadar uzanır.

Osmanlı devletinde azınlık ve çoğunluk kavramları, İslam hukuku bağlamında şekillenir; İslam hukukunun tek tanrılı dinlere mensup kişilere Müslümanlarla beraber yaşama hakkı bağışlaması, bu ‘ehl-i kitap’ toplulukların Osmanlı devleti sınırları içinde varlıklarını sürdürmelerini sağlar. Dolayısıyla Osmanlı devletinde azınlık kavramının kökeni Batı’da olduğu gibi dinidir. Ancak Batı’nın aksine toplumdaki birlikteliğin şartları, yani azınlık statüsünün kuralları hukuki olarak gayet detaylı olarak saptanır. Osmanlı devletinde üç dini azınlık tanımlanır: Ermeniler, Rumlar ve Musevıler. Bunlarda Ermeniler ve Rumlar Hristiyanlığın iki ayrı ortodoks dalındandır. Osmanlı toplumu içinde yaşayıp korunur, askerlik yapıp silah taşımazlar. Bu korunmanın ve askerlik yapmamanın karşılığı olarak da cizye adı verilen özel bir vergi öderler. Bu vergiler kendi cemaatlerinin dini liderleri tarafından toplanır; bu dini cemaatler aynı zamanda eğitim ve adalet gibi işlevleri de görür.[9]

Ancak Osmanlı toplumunun gerisini oluşturan Müslümanlar arasında adacıklar şeklinde örgütlenmiş bu dini azınlıkların toplumun gerisiyle olan ilişkileri en küçük detayına kadar betimlenmiştir. Dini azınlıklar Müslümanlarla iktisadi sahada birbiriyle iletişim halinde oldukları halde, erkekleri onlarla din değiştirmeden evlenip aile kuramaz, mahkemede şahitiği bir Müslümanınkiyle eş tutulamaz, Müslümanlarının giyim ve kuşamını taklit edemez, silah taşıyamaz, şehir içinde ata binemez, binalarını Müslümanlarınkine belli bir mesafeden yakın ve belli bir yüksekliğin üstünde inşa edemezler. Ancak dini azınlıkların dil bilmeleri ve kısıtlandıkları ticari alanda başarı göstermeleri bazen devlet içinde önemli makamlara yükselmelerini de sağlar. Fakat Müslümanların aksine, dini azınlık olan gayrı Müslimler elde ettikleri gücü bir sonraki nesillere geçiremez, Müslümanlarla eşit şartlarda evlenemediklerinden dolayı da sosyal dayanışma ağları kuramazlar.

Osmanlı devletinde dini azınlıklar dışındaki bütün Müslümanlar farklılaşmamış bir bütün oluşturur. Bu ‘ehl-i İslam’ içindeki Arap, Kürt, Arnavut gibi etnik ayırımlar ve Alevi, Babai gibi mezheb farklılıkları genelde var olan toplum yapısını sarsmadan birarada yaşar. Aslında Osmanlı devletinin içindeki bütün Müslümanlar, toplum kuralları İslam dininin ilkeleri üzerine kurulduğu için toplumdaki çoğunluğu oluşturur. Fakat bu çoğunluk üstünlüğünü içselleştirip doğallaştırır ve ‘millet-i hakime’ yani hakim millet olarak tanımlamaktan son yüzyıllara kadar kaçınır.

Osmanlı devleti bağlamında kimlik, soyut düzeyde devlete adını veren Osmanlı, somut olarak da din ve yerel özelliğe değinilerek tanımlanır. Bu toplumsal yapıda hükümdar etrafına topladığı idarecilerini kapı halkı olarak tanımlar ve onlara yetkisinin bir parçasını devreder; hükümdara verdikleri hizmet karşılığında bu zümre vergi vermez ve en önemli işlevleri doğrultusunda ‘askeri’ olarak tanımlanır. Bu zümrenin çoğunluğu Müslüman sünnilerden oluşur. Yönetilenlere verilen sıfat ‘reaya’ olup bu sıfatın etimolojik kökeni ‘koyun sürüsü’nden gelir; reaya aynı koyun sürüsü gibi bir bölgeden diğerine sürülüp verimliliği arttırılır. Batı’da hükümdarın tebaası hukuki olarak yönetilenlerin aidiyetini vurgularken, Osmanlı devletinde sultana ait reaya yönetenin yönetilen üzerindeki hakalrını ön plana çıkarır. Müslüman reaya vergi verip askerlik yaparken gayrı Müslim reaya askerlik yapmama karşılığında ek vergi verir.

Bu toplum düzeni Osmanlı devleti büyüdüğü sürece Müslümanların lehinde işler ve onların toplumdaki üstünlüğünü pekiştirir. Ancak daha sonra gerileme devrine girildiğinde Müslümanların aksine gayrı Müslimler önce ekonomik olarak güçlenmeye başlar ve bu güçlenme Müslümanlar tarafından hoş karşılanmaz. Onsekizinci yüzyıldan itibaren siyasi hakimiyetin temeli uhreviden dünyeviye getirilmeye başlanıp haklar kişi düzeyinde tanımlanınca Osmanlı devleti sınırları içindeki azınlıklar da eşit haklar talep etmeye başlarlar. Bir zamanlar sorun olmayan cemaat endeksli tanımlar artık yetersiz kalmaktadır; azınlık statüsü bir korunma vasfından çok bir baskı mekanizması olarak görülmeye ve görünmeye başlamıştır. Fakat bununla birlikte azınlıkların içinde tutucu kesimler cemaat yapısını korumakta israr etmekteö ayrıca toplumda çoğunluğu oluşturan Müslümanlar da içselleştirip doğallaştırdıkları üstünlüklerinden vazgeçmek istememekte ve ortaya çıkan bütün sorunların vebalini gayrı Müslimlere yüklemektedırler.

Osmanlı devletinde hükümranlığın kaynağının hükümdarın İslam dinine ve Osmanlı hanedanına dayanan kudsiyetinden kanuna geçmesi ondokuzuncu yüzyılda devlet reformlarıyla başlar.[10] 1839 ve 1856’da Batı tipi eğitimden geçen genç kadrolarca oluşturulup gerçekleştirilen bu reformlar toplumda farklı konumda bulunan Müslüman ve gayrı Müslimlerin hukuk önünde eşitliğini kabul eder. Dolayısıyla Osmanlı devletinde teba ve reaya olmaktan vatandas olmaya geçiş sürecinde ilk verilen hak, hukukidir. Müslümanlar ve gayrımüslimlere hukuk önünde eşit statü tanındığı halde bu eşitliğin Osmanlı toplumu içinde uygulanmasında birçok engellerle karşılaşılır –. ne Müslümanlar toplumdaki üstünlüklerinden ne de bazı gayrı Müslimler kendi cemaat yönetimlerinden vazgeçmek isterler. Bu reformlar zamanla 1876 ve 1908de hükümdarın anayasayı (Kanun-u Esasi) kabulüne ve dolayısıyla da devletin hükümranlık kaynağı olan hükümdarın bu gücünü önce kanunla paylaşıp sonra da gittikçe ona devretmesine yol açar. Bu anayasanın kabulü doğrultusunda oluşturulan Osmanlı meclisinde hangi kesim ve cemaatlerin ne oranda temsil edilecekleri sorusu bu gruplarının kimliklerini yeni baştan tanımlamalarına ve seçim sürecine katılarak da Osmanlı vatandaşlık haklarının siyasi boyutunu kullanmalarına yol açar.

Bu arada Batı’da şehirlilik (citizenship) üzerine şekillenen vatandaşlık kavramının Osmanlıca ve daha sonra Türkçe’de ‘vatan’daşlık yani aynı vatanı paylaşanlar topluluğuna dönüştüğüne dikkatinizi çekerim. Bu tanımda vatan kavramının kendisinin bu bağlamda kullanılması yenidir; daha önce aynı yerden gelme olarak oluşan bu kavram, şimdi aynı soyut mekanı kendilerinin yurdu bellemiş insanları kapsayan yeni bir oluşuma işaret eder. Ancak Osmanlı devletinin karmaşık toplumsal yapısı düşünülürse, bu yeni vatandaşlık kavramının imparatorluğa dahil bütün kesim ve topluluklar için farklı tanımlar içereceği kolaylıkla izlenir.

Nitekim Osmanlı vatandaşı kavramı çok sınırlı bir süre için yukarıda belirtilen hukuki ve siyasi haklar etrafında oluşursa da kırılmalar hemen başlar.[11] Zira siyasi seçimler bu yenı ortamda toplulukların sayısal oranlarının azınlık veya çoğunluk olarak tanımlanmalarındaki önemini vurguladıkça, Osmanlı toplumunun temel yapısal ayırım taşı olan dini farklılık kavramı yetersizleşir: gerek gayrı Müslim azınlıklar gerekse Müslüman çoğunluk içinde kimlik üzerinden kırılmalar başlar. Bir kısmı Osmanlı kimliğinde kalmaya devam etmek isterken diğerleri dil, kültür, tarih birliği üzerinden milliyetçilik akımlarını benimseyip Yunan, Bulgar, Sırp, Ermeni, Arnavut, Arap, Kürt gibi kimlikleri oluştururlar. Bu kimlikler Osmanlı vatandaşlığının sağladığı hukuki ve siyasal hakları eşit bulmayıp yerel özerklikten bağımsızlığa kadar değişen sartlar ve talepler ileri sürerler. Bu talepler önce sayıca çoğunluğu oluşturup aynı zamanda coğrafi olarak da Batı’ya en yakın konumda Balkanlar’da şekillenir. Rumlar dini kimliklerini çoğunluk olarak yaşadıkları mekanla birleştirip 1830’da Yunan devletini kurmayı başarırlar; bunu Bulgar ve Sırp devletlerinin kurulması izler. Ancak sadece dini azınlığın içinden değil, çoğunluğu oluşturan Müslüman unsur arasında da bağımsızlık hareketlerinin başladığı gözlemlenir: ilk kurulan Arnavutluk devletini Arap devletleri kurma çabaları izler.

Dini azınlık içinde Ermenilerin, Müslüman çoğunluk içindeyse Kürtlerin ve Lazların devlet kurma girişimleri başarısız kalır. Bu başarısızlıklar daha yakından incelendiğinde çoğunluk ve azınlık kavramlarının dinamiğinde sayılar ve mekan doğrultusunda sabit ve diğerlerini dışlayıcı bir aidiyet hissi oluştuğu gözlemlenir. Milliyetçilik olarak adlandırılan bu aidiyet hissi doğrultusunda Balkanlarda sayısal olarak az olan Müslüman Türkler bu mekandan Balkan Savaşlarıyla çok kısa bir süre içinde çok kanlı olarak dışlanıp dalga dalga Anadolu’ya gelip yerleşirler. Anadolu’da asırlardır yaşayan Ermeniler, Rumlar ve daha sonra gelip yerleşmiş Müslüman Türkler arasında aynı anda bu topraklara sahip çıkmaya çalışırlar. Ancak Balkanların aksine burada Müslümanlar sadece siyasi ve hukuki açıdan çoğunluk değil çok olmamakla beraber sayısal olarak da Rumlar ve Ermenilerden fazladırlar.

Bu sayısal üstünlük Balkan savaşları ardından daha da etkin bir hale geldiği halde iktisadi boyuta yansıyamaz. Onlarca yıl verilen savaşlarda askerlik yapan fakat karşılığında toprak ve servet almayan Müslüman Türk askerinin yanısıra, Osmanlı devleti tarafından askerlik yapması önlenmiş gayrı Müslimler Batı’da yükselen ticaret ve kapitalist ilişkiler bağlamında zenginleşip burjuvalaşmaya başlarlar. Ancak bu sürece karşı Müslüman Türk çoğunluk içinde eleştiriler söylemler yükselip haksızlık tamahkarlık gibi dışlayıcı suçlamalar oluşmaya başlar. Aynı zaman kseimi içinde Batı karşısında yenilmeye başlayan Osmanlı orduları, Batı’yla imzaladıkları anlaşmalarda kendi dini azınlıklarını reformlarla Müslümanlara eşit duruma getirme yükümlülüğü altına girerler. Fakat bu tür reformların Osmanlı toplum yapısındaki güç ilişkilerinde Müslümanların üstünlüğünü sarsacağı kesindir; böyle bir sarsıntıyı devletin mutlak sistemi kaldıramayacağından reformlar görünürde uygulanarak fakat aslen tavsanarak devam edegelir. Bu tavsanmanya en kuvvetli tepki Ermeni dini azınlıktan gelir çünkü Balkalarda kurulmuş olan Yunan devletini kendi aidiyet hissine mekan edinip Osmanlı devleti sınırları ötesine oraya göç etme tercihini kullanabilecek Rum azınlığın aksine, Ermeni azınlığın aid olduğu topraklar Müslüman Türklerin de uğradıkları toprak kayıpları sonucu gelip dayandıkları topraklarla aynıdır. Ayrıca bu toprakların bir kısmında Kürtler de tarihi haklarını iddia etmeye başlarlar.

Bu kutuplaşmanın çözümlenme şeklindeki en önemli etken Osmanlı siyasi yapısındaki dönüşmedir: hükümdarın mutlak gücü zamanla kanunlar ve meclis kurulmasıyla kısıtlanır. Kendini hükümdarın kapı halkı olarak addeden yönetici kesimin aidiyeti, Fransız devriminin etkisiyle de hükümdarın kendisinden soyut olarak onun yönettiği devlete aidiyete dönüşür. Yeni yetişen mektepli Müslüman ve gayrı Müslim neslin sadakati hükümdarın kendisine değil devletin manevi özelliğinedir. Osmanlı hükümdarına karşı başlayan ve İttihat ve Terakki cemiyeti azalarının liderliğinde gelişen muhalefet (1876’daki Birinci Meşrutiyetin ardından) 1908’de İkinci Meşrutiyet idaresini getirir. Devletin kutsiyetinin temeli dinden kanunlara dönüşmeye başlar; ancak bu dönüşüm esnasında başlayan Balkan savaşları ve ardından Birinci Dünya Savaşı mevcut toplumsal kutuplaşmayı arttırır. Çok kısa sürede büyük toprak kaybı devletin etnik ve dini yapısını değiştirir ve Müslüman Türklerin Anadolu’da marjinal olan sayısal üstünlüğü Balkanlardan zorunlu göçler sonucu daha da belirginleşir. 1913’te devlet idaresini doğrudan ele geçiren İttihat Terakki cemiyetinin[12] yönetimi gittikçe zorbalaşıp mutlak bir görünüm almaya başlar zira hükümdarın dine dayalı kudsiyetinin yerine önerilen kanun devleti toplum nezdinde hükümdara gösterilen sadakati oluşturamaz.

Toplumun sadakat yokluğundan dolayı İttihat ve Terakki yönetimi gittikçe zora ve kanunlar yerine de zorbalığa başvurmaya başlar. Devlet içinde Müslüman Türk çoğunluğun hukuki ve siyasi üstünlüğünü devam ettirmek ve bu çoğunluğun kendine ulusal mekan olarak tanımladığı Anadolu’nun kendi hükümranlığında kalmasını sağlamak için Rum, Ermeni, Kürt, Kafkas, Çerkes ve Laz gibi diğer grupların bu topraklar üzerindeki haklarını bertaraf etmeye başlar. Rumların Yunanistan’a göç etmeleri onları oldukları yerlerde rahatsız ederek sağlanır. Kürt, Kafkas, Çerkes ve Lazların Müslümanlar olarak birlikleri iredelenir ve öncelikle varlıklarını tehdit eden gayrı Müslimlere karşı birleşmeleri sağlanır. Gidecek yeri olmayan, asırlardır Anadolu’yu ana mekanları bellemiş olan Ermeniler ise yine a ralar başlayan Ermeni devrimci komitelerinin eylemleri bahane edilerek zorunlu göçe tabıı tutulurlar.

İttihat Terakki yönetimi Ermeni ve Rum azınlığı Müslüman Türklere ana mekan olarak saptadığı mıntıkalardan çıkarmaya başlar; Rumlar Yunanistan’a göçerlerken Ermenilerin bir kısmı direnişe geçerler zira onların gidecekleri ana mekanları yoktur. Zorunlu göç imparatorluklarda insan kaynağının verimliliğini en üst düzeye taşıyan sürgün geleneği içinde yapılır. Ancak bu bağlamda amaç yeni mekanların şenlendirilmesi ve oraya sevkedilen halkın düzenli şekilde güven içinde ihtiyaçlarının tedarikiyle değil, tam tersine sistematik olarak bütütn Ermeni azınlığın yaşadıkları mekanlardan çıkarılıp Suriye çöllerine yok etme amacıyla sürülmesiyle gerçekleşir. Açlık, hastalık ve bakımsızlıkların yanısıra şehir dışlarında oluşturulan çeteler tarafından da öldürülen Ermenilerin Anadolu toprakları üzerindeki hakları böylece kendilerini sayısal olarak her mekanda yüzde beşin altına indirmek ve mekanla olan bağlarını da Suriye’ye çölllere sürerek yok edilir. Türk Kurtuluş Savaşının ardından Yunan devletiyle karşılıklı mübadele sonucu da Anadolu nüfusunun ezici çoğunluğunun Osmanlı dini azınlıkları olan Rumlar ve Ermenilerden arınması sağlanır. Bu arada üçüncü dini azınlık olan Museviler benzer özerklik çabalarına girmezler çünkü hem sayıca nispeten çok azdırlar ve onların zamanla kendilerine ana mekan olarak belirledikleri kutsal topraklar Türk devletinin sınırları dışında kalmıştır.

Bu bağlamda oluşmuş Osmanlı kimliği, hukuki ve siyasi açıdan yetersiz kalarak mıllıyetçilik üzerine odaklaşmış kimliklerin doğmasına neden olmuştur. Osmanlı devletini oluşturan topraklardan Batı’da Yunan, Bulgar, Sırp, Romen ve Arnavut, Doğu’da da Suriye, Irak ve Lübnan gibi konumlarda Arap vatandaşlıkları ortaya çıktıktan ve Anadolu’daki Rum vatanı özlemi tehcir ve mübadele, Ermeni vatanı arzusu da tehcir ve kıtalle bertaraf edildikten sonra Türk milliyetçiliği hükümran olmaya başlar. Böylece genelde Osmanlı devletinde hükümdarın kudsiyeti ve devletin kimliği, İslam dini ve Osmanlı hanedanına dayanırken değişmeye ve laik kanunlara ve Türk milliyetçiliğine öncelik vermeye başlar. Birinci Dünya Savaşı sonunda Kurtuluş Savaşı bitiminde bu değişimle bağıntılı olarak kurulan Türk ulus devletinde azınlık, çoğunluk ve kimlik kavramları tekrar önemli bir değişim geçirir.

Çoğunluk, Azınlık ve Kimlik Kavramlarının Türkiye Cumhuriyetinde Aldığı Anlamlar

Türkiye Cumhuriyetinde çoğunluk, azınlık ve kimlik kavramlarının aldığı anlamları incelemeye, Osmanlı devletinin yenildiği Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalamaya mecbur kaldığı Sevr Anlaşmasıyla başlamak gerekir. Bu anlaşmanın konu bağlamında iki önemli maddesi vardır: Ermeni ve Kürtlerin Anadolu’daki varlığı hukuken tanınır ve kendi özerk idarelerini kurma olanağı sağlanır. Bu iki topluluğun birinin Osmanlı toplumunu oluşturan Müslüman çoğunluğun, diğerinin de gayrı Müslim azınlığın içinden olması ilgi çekicidir. Ancak hemen savaş bitimi başlayan Türk Kurtuluş Savaşı hareketi bu olanakların gerçekleşmesini önler. Kurtuluş Savaşı sonunda Lozan’da imzalanan anlaşma, Türkiye Cumhuriyetinde günümüze değin hüküm süren çoğunluk, azınlık ve kimlik anlayışlarının kaynağını teşkil eder. Aslında Lozan anlaşması görüşmelerinin, bir bakıma tarihen daha sonra kurulan cumhuriyet rejiminin temel ilkelerinin saptandığı konum olduğu da iddia edilebilir.[13]

Lozan’da Türk heyetinin azınlık tanımında benimsediği en önemli ilke, aynen Osmanlı devletinde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyetinde de üç azınlık topluluğu (Ermeni, Rum ve Yahudi) olduğu ve bu toplulukların da hukuki haklarının korunacağı ilkesidir. Bu azınlıklara mensup kişiler, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak herkesle eşit haklara sahip olacaklardır. Türkiye’de o zaman ve günümüzde de en önemli Müslüman azınlığı oluşturan Kürtlerin ve ayrıca Alevilerin azınlık olarak tanınmaması sanırım bu anlaşmanın en önemli kusurudur. Zira bu Müslüman azınlıklarının haklarının tanınmaması hem kendilerinin sünni Müslüman Türk çoğunluktan ayrıştırıp grup kimliklerini açıkça ifade etmelerini önlemiş hem de sorunlarının bir çoğunun kendilerine hukuki olarak olmasa da uygulamada azınlık olarak davranılmasından ortaya çıktığını göstermelerinin zorlaştırmıştır.

Türkiye Cumhuriyetinin kimliği Türklük üzerine kurulduğu halde bu kavramın içeriğinin ne olduğu, nasıl anlamlandırılması gerektiği bu kimliğe sahip olanların özelliklerini tanımlamak yerine bu kimlikten dışlananlar üzerine odaklaşır. Bu milliyetçi yaklaşım bağlamında Türk olmayanlar tanım dışı bırakırlar; kimin Türk olduğuna gelince, Cumhuriyet’in ilk yıllarında benimsenen tanım Türk dilini konuşanlar ve Türk kültürünü paylaşanlar olarak kültür milliyetçiliği bağlamında oluşur. Bu tanım teorik olarak Türkiye’deki bütün Müslüman ve gayrı Müslim azınlıkların Türk vatandaşlığına dahil edilmeleri ve Türk kimliğini benimsemeleri şansını arttırdığı halde, Osmanlı devletinin temel kategorisi olan din bağlamında varolan tabakalaşma tekrar belirgenleşip ön plana çıkar. Böylelikle Türk kimliği birleştirici bir unsur olmak yerine dışlayıcı bir unsur haline gelir ve devlet laiklik ilkesini benimsediği halde Müslüman sünni alt kimlik toplum yapısında etkin olur.[14]

Türk dilini konuşamayan ve dolayısıyla da Türk kültürünü paylaşamayan gayrı Müslim azınlıkların ve Kürtlerin vatandaşlık hakları teorik olarak olmasa bile pratikte kısıtlanmaya başlar. Dinin kamusal boyutlarının devlet yönetimi içinde kontrol altına alınmasını içeren Türk laiklik anlayışı devlet desteğini bütün dinlere ve özellikle de Alevilere eşit olarak dağıtmak yerine Sünnilerin tekeline bırakır. Ancak Türk kimliğinin Müslüman Sünni boyutu laiklikten dolayı sadece bir alt kimlik olarak geliştiği için Müslüman kimliklerini kamu alanına taşımak isteyenler de laık devlet tarafından azınlık durumuna düşürülür. Kültür milliyetçiliğinin etkin olduğu Cumhuriyetin ilk senelerinden sonra ortaya çıkan etnik milliyetçiliğin vatandaşlık tanımına yansıması da aynı bağlamda gelişir: yeniden tanımlanan azınlıklar teorik olarak hukuki ve siyasi haklara sahip oldukları halde pratikte ne bu haklardan ne de yeni ortaya çıkmaya başlayan sosyal haklardan tümüyle yararlanabilirler.

Devletin topladığı vergiler ve askerlik bağlamında kullandığı işgücü ve insan kaynaklarına karşı vermekle yükümlülük kazandığı hakların başında sosyal haklar gelir. Bu haklar vatandaşlara daha çok sağlık ve eğitim hizmetlerinde yansır: eğitim hizmetleri sağlık hizmetlerinden daha az alt yapıyla daha hızlı daha yaygın hale geldiğinden, günümüz Türkiyesinde azınlıklar bu kıstasa, yani eğitim sosyal hakkından yararlanıp yararlanamadıklarına göre tanımlanırlar. Bu tanıma göre kendi dilleri ve kültürlerinde eğitim yapamayan Kürtler, kendi dini yorumları devletin inanç tanımı ve desteğine yansımayan Aleviler ve başörtüsü kullandıkları için öğretim kurumlarına girmeleri yasaklanan ve böylece vatandaş oldukları halde eğitim sosyal hakkı çiğnenen dindar kızlar ve kadınlar yeni azınlık gruplarını oluştururlar. Hukuken tanınan azınlık gruplarına, yani Ermeni, Rum ve Musevilere teoride hukuki ve siyasi hakların yanısıra bu sosyal haklar da verilmiş gözükür. Ancak pratikte bu azınlık gruplarının ne seçilme, ne mülk edinme ve veraset ne de istediği meslek dalında çalışma hakları verilir; tam tersine bütün bu alanlarda gayrı Müslim azınlıklara devlet tarafından desteklenen taciz ve kısıtlamalar getirildiği ve uygulandığı gözlemlenir.[15]

Türkiye Cumhuriyetindeki toplumsal dinamikler, günümüzde halen hukuken Osmanlı devletinden devam eden üç azınlık, yani Ermeniler, Rumlar ve Musevilerin yanısıra Müslüman çoğunluğun içinde de başlıca üç yeni azınlık grubunun oluşmasına yol açar: Kürtler, Aleviler ve dindar kadınlar ve kızlar. Bütün bu azınlık gruplarının en büyük özelliği, teorik olarak diğer Türk vatandaşlarının hukuki haklarına sahip oldukları halde pratikte ne hukuki ne de siyasi haklarını tam olarak kullanamamaları ve özellikle de yeni oluşmaya başlayan sosyal haklarından da yararlanamamalarıdır. Kürtler hukuken diğer vatandaşlarla eşit konumda oldukları halde kendi kültürleri ve dillerinde eğitim göremeyerek Türkiye Cumhuriyetinde bir azınlığa dönüşürler. Aynı şekilde Aleviler de kendi dinlerini uygulamada devlet tarafından destek görmedikleri ve bütün toplumsal sistem sünni ilkeler doğrultusunda oluştuğu için dolaylı olarak Türkiye Cumhuriyetinde azınlık konumuna girerler. Ayrıca laik bir bağlamda dini inançlarını kamu alanına taşıyan sünni Müslümanlar ve özellikle aralarında başörtüsü takmayı seçmiş kadın ve kızlar da özellikle eğitim kurumlarına sokulmayarak kendilerini azınlık konumunda bulurlar.[16] Ayrıca her toplumda azınlıkların o toplumda değer verilen kaynaklaardan eşit pay almayanlar olarak tanımladığımızda, kadın çocuk yaşlı özürlü ve köylülerin temel azınlık grupları olarak karşımıza çıktığını gözlemleriz. Şüphesiz bu grupların bütün diğer toplumlarda olduğu gibi Türk toplumunda da azınlık oluşturduklarını belirtmemiz gerekir.

Günümüzde Türk toplumundaki[17] çoğunluğun özelliklerine gelince, çoğunluğu yine bir toplumun sosyal, ekonomik, siyasal ve kültürel kaynaklarını diğer kesimlerden daha kesif olarak kullanıp tekelinde tutanlar olarak tanımladığımızda, bu çoğunluğun laik, etnik olarak Türk ve alt kimlik olarak da Müslüman ve sünni oldukları ortaya çıkar. Nitekim bu çoğunluğun tanımının en dikkatli şekilde tanımlanıp korunduğu ve tekrarlandığı iki önemli kamusal mekan, devlet bürokrasisi ve özellikle de Türk ordusudur. Cumhuriyetin kurulduğu seksen iki sene süresinde Türk ordusu içinde kimliğini bilerek ve koruyarak üst kademelere yükselen bir tek tane bile azınlık mensubuna rastlanamaz. Aynı şekilde devlet bürokrasisi içinde de yerel yönetimlerin alt kesimleri hariç yine kimliğini bilerek ve koruyarak görev yapan memur yok denilecek kadar azdır.

Ancak Türkiye’nin Avrupa Birliğine giriş sürecine başladığı ve dünyada da insan haklarına verilen önceliğin gitgide daha çok vurgulandığı bu günlerde, Türkiye’nin de kimlik ve vatandaşlık hakları bağlamında oluşan azınlıklarının haklarını tanıyacağı kaçınılmazdır. Sonuç olarak, zamanla Türkiye’de halen mevcut etnik ve dini ayırımcılık ekseninde oluşan azınlık ve çoğunluk gruplarının yok olacağı ve her Türk vatandaşının teoride olduğu kadar pratikte de eşit haklara sahip hale geleceği tahmin edilebilir.


[1] Bu tanımların tarih içinde Türkiye bağlamında oluşumunun tartışması için bakınız: Fatma Müge Göçek (2002) Social Constructions of Nationalism in the Middle East. Albany: SUNY Press ve Fatma Müge Göçek (1996) Rise of the Bourgeoisie, Demise of Empire: Ottoman Westernization and Europe. New York: Oxford University Press.

[2] Batı’daki değişimlerin tarihsel analizi için bakınız Isaiah Berlin, ed.(1956) The Age of Enlightenment. New York: New American Library ve Anthony J. Cascardi (1999) Consequences of Enlightenment. Cambridge, UK: Cambridge University Press. Batı’da kimliğin öenminin irdelenmesi için Manuel Castells (1998) The Power of Identity. London: Blackwell.

[3] Kavramların etimolojilerinin tarih içinde geçirdikleri değişimlerin analizi için bakınız Bernard Lewis (1988) The Political Language of Islam. Chicago: University of Chicago Press.

[4] Milliyetçiliğin Batı’da oluşması ve dinamikleri için bakınız, örneğin Benedict Anderson (1991) Imagined Communities: reflections on the origin and spread of nationalism New York; Ernest Gellner (1983) Nations and Nationalism. London: Blackwell; Eric Hobsbawm (1990) Nations and Nationalism since 1780: programme, myth, reality. New York; Miroslav Hroch (1985) Social Preconditions of National Revival in Europe: a comparative analysis of social composition of patriotic groups among the smaller European nations. Cambridge: Cambridge University Press; Anthony Smith (1987) The Ethnic Origins of Nations New York.

[5] Yirminci yüzyıl sonlarında Batı toplumunun kendine yöneltmeye başladığı eleştirilerin oluşturduğu eleştirisel okulun analizi için bakınız örneğin Jürgen Habermas (1971) Knowledge and Human Interests. Boston: Beacon; Rolf Wiggerhaus, haz. (1994) The Frankfurt School: Its History, Theories, and Political Significance. Cambridge: Polity.

[6] Vatandaşlık ve milliyetçilik kavramlarının örtüşmesi için bakınız örneğin Rogers Brubaker (1992) Citizenship and Nationhood in France and Germany. Cambridge, MA: Harvard University Press; Partha Chatterjee (1993) The Nation and Its Fragments: colonial and post-colonial histories. Princeton: Princeton University Press.

[7] Osmanlı ve Türk tarihinin genel bir incelemesi için bakınız örneğin Feroz Ahmad (1993) The Making of Modern Turkey. London: Routledge; Niyazi Berkes (1964). The Development of Secularism in Turkey. Montreal: McGill University Press; Bernard Lewis (1969) The Emergence of Modern Turkey. London: Oxford University Press; Eric Zürcher (1998) Turkey: A Modern History. London: I.B. Tauris.

[8] Osmanlı devleti tarihi için bakınız örneğin Halil İnalcık (1973) Ottoman Empire: the Classical Age, 1300-1600. New York: Orpheus; Roderic Davison (1990) Essays in Ottoman Turkish History: the Impact of the West. Austin, TX: University of Texas Press.

.

[9] Osmanlı devletinde azınlıkların konumu için bakınız örneğin Benjamin Braude ve Benjamin and Bernard Lewis, haz. (1982) Christians and Jews in the Ottoman Empire. New York: Holmes and Meier.

[10] Osmanlı devletinin ondokuzuncu yüzyılda geçirmeye başladığı değişiklikler için bakınız, örneğin Şerif Mardin (1962) The Genesis of Young Ottoman Thought. Princeton, NJ: Princeton University Press; Carter Findley (1989) Ottoman Civil Officialdom. Princeton, NJ: Princeton University Press; Fatma Müge Göçek (1986) East Encounters West: France and the Ottoman Empire in the 18th Century. New York: Oxford University Press.

[11] Osmanlı devletinde ondokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başındaki değişiklikler, milliyetçilik akımlarının oluşumu için bakınız örneğin Fatma Müge Göçek, haz. Social Constructions of Nationalism in the Middle East Albany: SUNY Press.

[12] İttihat Terakki cemiyeti ve devri üzerine incelemeler için özellikle bakınız Şükrü Hanioğlu (2001) Preparation for a Revolution: Young Turks, 1902-1908. New York: Oxford University Press; Şükrü Hanioğlu (1995) Young Turks in Opposition. New York: Oxford University Press.

[13] Lozan antlaşmasının eleştirisel analizi için bakınız Fatma Müge Göçek “The Politics of Memory: A Multidimensional Analysis of the Lausanne Peace Treaty (1922-23).” Hakan Erdem ve diğerlerinin hazırladığı New Directions in Studying the Modern Middle East kitabında, Lynne Rienner Publishers: New York. 2000.

[14] Erken Cumhuriyet tarihinin analizi için bakınız örneğin Çağlar Keyder (1981) The Definition of a Peripheral Economy: Turkey, 1923-1929. New York: Cambridge University Press.

[15] Türkiyenin günümüz toplumsal dinamiklerinin analizi için bakınız örneğin Taner Akçam (2004) From Empire to Republic: Turkish Nationalism and the Armenian Genocide. London: Zed; Richard ve Nancy Tapper, haz. (1991) Islam in Modern Turkey: Religion, Politics, and Literature in a Secular State. London: I.B. Tauris; William Hale (1974) Turkish Politics and the Military. New York: Routledge; Stefan Yerasimos ve diğerleri, haz. (2000)

Civil Society in the Grip of Nationalism: Studies on Political Culture in Contemporary Turkey. Istanbul: Ergon; Şerif Mardin (1989) Religion and Social Change in Modern Turkey. Albany: SUNY Press; Yael

Navaro-Yashin (2002) Faces of the State: Secularism and Public Life in Turkey. Princeton, NJ: Princeton University Press.

.

[16] Bu konuyla ilgili bilgi için bakınız örneğin Cihan Aktaş (1991) Tesettür ve Toplum. İstanbul: Nehir; Cihan Aktaş (1990) Tanzimattan Günümüze Kılık Kıyafet İktidar. 2 cilt. İstanbul: Nehir; Fatma Müge Göçek ve Shiva Balaghi, haz. (1992) Reconstructing Gender in the Middle East: Tradition, Identity, Power. New York: Columbia University Press; Nilüfer Göle (1991) Modern Mahrem: Medeniyet ve Örtünme. İstanbul: Metis; İlyasoğlu, Aynur (1994) Örtülü Kimlik. İstanbul: Metis.

[17] Türk devlet ve toplumunun günümüzdeki sorunlarının çeşitli analizleri için bakınız örneğin Berdal Aral (2001) “Dispensing with Tradition? Turkish Politics and International Society during the Özal Decade, 1983-1993.” Middle Eastern Studies 37/1: 72-89; Ayşe Buğra (1994) State and Business in Modern Turkey. Albany: SUNY Press; Ayşe Kadıoğlu (1999) “Republican epistemology and Islamic discourses in Turkey in the 1990s.” Muslim World. 88/1: 1-22; Hakkı Tarık Oğuzlu (2004) “Changing Dynamics of Turkey’s U.S. and E.U. Relations.” Middle East Policy 11/1: 98-106.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: