İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Biraz ciddiyet lütfen

Kürşat Bümin

Hrant Dink adını başlıktan kullandığım bir yazıyı yayımlayalı tam olarak kaç yıl oldu şimdi ben de hatırlamıyorum doğrusu… Başlık galiba “Verin Hrant’ın pasaportunu” şeklindeydi. AKP öncesi dönemin (hadi oldu olacak “Eski Rejim döneminin” diyeyim de birileri biraz daha öfkelensin!) hükümetine yönelik bir çağrıydı bu. Hrant Dink, önceki günkü kararda hakim beyin de buyurduğu gibi “sabıka kaydı” temiz birisi olmasına rağmen, bir türlü pasaport alamıyordu. Neyse, bir “mucize” sonucu yazının üzerinden fazla bir zaman geçmeden Hrant pasaportuna kavuştu.

Hrant’ın pasaportunu cebine koymasından kısa bir zaman sonra farkettik ki, bu “jest” pek hayırlı bir şeymiş. “Ermeni soykırımı” meselesi etrafındaki kadim tartışmanın alevlenip, yine kendimiz çalıp kendimiz söylemeye başladığımız bir dönemde Hrant’ın (şimdi yeri adını anmak belki yeri değil ama tabii ki Etyen’ın de) cebine koyduğu pasaport sayesinde “diaspora” huzuruna çıkarak yaptığı konuşmaların her millete büyük yararlar sağladığına şahit olduk. Hrant -tabii ki- “diaspora”ya bambaşka şeyler anlatıyordu… Anlatılanların-anlatılması gerekenlerin altından ne Türk Tarih Kurumu Başkanı ne de (“İskele -Sancak” programında sergilediği “çaresizlik” akıllarda henüz çok taze olduğu için aklıma ikinci şahsiyet olarak hemen onun adı geldi!) Onur Öymen kalkabilirdi doğrusu… Tahmin ettiğiniz gibi başka bir dil, bambaşka bir duyarlık, bambaşka bir tarih…. Hiç şüpheniz olmasın ki (benim yok!), Hrant’ın “diaspora” huzurunda dile yaptığı bu konuşmalar herkes için çok hayırlı olmuştu.. Hatta öyle ki, ben (galiba geçen yıl) yayımladığım bir yazıda “Keşke mümkün olsa da, devlet bu çabalarından dolayı Hrant ve Etyen’i “Legion d’honneur” benzeri bir nişan ile ödüllendirse” bile demiştim. Bütün dünya (ve bu arada “diaspora”) “klişeler”in dışında bir şeyler duymak-işitmek istiyor, Hrant da bir gönüllü olarak bu işi yapıyordu.

Peki şimdi ne diyeyim ben? Vefasız, hakikatsiz “Türk Adaleti” desem uygunsuz mu kaçar acaba? Sen tut, bu herşeyden önce “hümanist” olarak nitelenmesi gereken Hrant’ı “Türklüğü tahkir ve tezyif” suçundan altı ay hapse mahkûm et! “Biraz ciddiyet lütfen” demem bu yüzden. “Ciddiyet”ten bu derece uzak bir karar olabilir mi? Nerede ne zamanda yaşıyoruz?

Hrant ne der bilmiyorum ama ben bu davanın fevkalade “tatsız” seyrettiğini ve benzer bir kararla sonuçlanacağını (sezmekten öte) neredeyse adım gibi biliyordum. Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde açılan davada (kaderin bir cilvesi işte!) “Türkiye Sivil Toplum Kuruluşları Birliği” ile “Hukukçular Birliği Derneği”ne üye 9 kişinin müdahillik talepleri de kabul edilmişti. (İşte ben bunun için, (söylemesi ayıp ta 1980 yılında “Sivil Toplum ve Devlet” adlı bir kitabı yayınlamış birisi olarak) ağzıma artık “sivil toplum” lafını almıyorum!) Müdahillik taleplerinin mahkemece kabul edilmesinin nedenini tahmin etmişsinizdir: Çünkü bu 9 kişi Türk, ve Türklüklerine hakaret edilmiş… “Hukukçular Birliği Derneği”ni hatırlıyorsunuzdur; hani şu, geçenlerde “Ermeni Konferansı”nın iptali için idare mahkemesine başvuran avukatın başında olduğu dernek…

Açılan davada bugüne kadar rastlanmayan (en azından ben hatırlamıyorum) çok ilginç bir gelişme de yaşanmıştı. Mahkemenin seçtiği “Bilirkişi”den gelen rapor davacılar gibi savcının da hoşuna gitmemiş ve savcı bilirkişiler hakkında savcılığa suç duyurunda bulunabileceğini ifade etmişti. Davacılar “bilirkişi raporu”nun araştırma görevlisi düzeyindeki bilirkişilerce hazırlandığından bahisle yanlı olduğunu ileri sürmüş ve bilirkişi olarak Türk Tarih Kurumu profesörlerinin seçilmesini talep etmişlerdi.

Peki Hrant Dink’in “Türklüğü tahkir ve tezyif” eden sözleri nasıldı? Aslına bakacak olursanız işin bu faslını ne siz sorun ne ben anlatayım, çünkü işin bu faslı gerçekten (ama gerçekten) çok traji-komik denen cinsten…

Şöyle ki: Hrant, genel yayın yönetmeni olduğu Agos Gazetesi’nde yayımladığı bir yazı dizisinde şöyle yazmıştı: “Ermeni kimliğinin ‘Türk’ten kurtuluş yolu gayet basittir. ‘Türk’le uğraşmamak. Ermeni kimliğinin yeni cümlelerini arayacağı alan ise artık hazırdır. Gayrı Ermenistan’la uğraşmak. Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan Ermeni’nin Ermenistan’da kuracağı asil damarında mevcuttur. Yetir ki bu mevcudiyetin farkında olunsun. Bu farkındalığın asıl sorumlusu ise diasporaya yayılmış Ermenilerden ziyade Ermenistan yönetimlerindedir…”

“Türklüğü tahkir ve tezyif” eden cümleler bunlar işte! Hrant, karardan sonra yaptığı açıklamada şöyle diyor: “Burada, ‘Türk’ten boşalan zehirli kan’ derken, Türk düşmanlığını kastediyorum. ‘Bu zehirli kan da Türk düşmanlığıyla zehirlenmiş Ermeni kanıdır ve boşalmalıdır’ diyorum.”

Görüyorsunuz, aslında itiraz edilen “bilirkişiler”e bile hiç mi hiç ihtiyaç duyulmadan anlaşılabilecek apaçık cümleler bunlar… Bir mahkeme heyetinin bu cümlelerden “Türklüğü tahkir ve tezyif” gibi bir anlam çıkarabilmesi için bin takla atması gerekmez mi? Bir mahkeme heyeti bu cümlelerden 6 ay hapis cezası çıkarmadan önce biraz düşünüp taşınmaz mı? “Türklüğü tahkir ve tezyif” ettirmeyeceğim diyerek apaçık bir Türkçe bu kadar eğilip bükülebilir mi? Demek ki, “Türk adaleti”nin diğer birçok sorununun yanında bir de “Türkçe sorunu” bulunmaktadır.

Hrant aldığı mahkûmiyetten dolayı çok (ama çok) üzgün… “Bu ceza beni utandırır. Bu benim için işkencedir. Ben bu ülkede Türklerle birlikte yaşıyorum. Onların yüzüne utanmadan bakabilmeliyim” diyor.

Daha ne desin?

Sonuç olarak anlaşılan o ki, memlekette dolaşımda olan bazı “klişeler” ne yazık ki “Türk Yargısı” içinde de yer edinmiş. Bunun oranı ve gücü nedir bilmiyorum. Nereden, kimden kaynaklanmaktadır onu da bilmiyorum. Ama bu son örnek güçlü bir reformun “Yargı” cephesinde de gerçekleşmesi gerektiğini açıkça gösteriyor.

Biraz ciddiyet lütfen… Yargıçlık ciddi bir iştir…

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: