İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Değişen Haçlı stratejileri ve Hatay aşkı

Hasan Altınöz

Binlerce yıldır devam eden ve sürekli başarısız olan Haçlı Seferleri, artık taktik mi değiştiriyor? Dünya haritasını önümüze alıp tarihe bir göz attığımız zaman, içinde yaşadığımız toprakların, Haçlı Seferlerinin sonucunu etkileme konusunda stratejik bir öneme sahip olduğu anlaşılabilir.

Burada Haçlı Seferlerinin niyetini sorgulamayı düşünmüyorum. Seferlerinin kendilerince kutsal sayılan Kudüs’ü ele geçirip Müslümanları yok etme amacını taşıdığını net olarak biliyoruz. Tarih; bu amaçla yapılan barbarca katliamlara hiç yabancı değil. İçinde yaşadığımız toprakların ve özellikle Mezopotamya havzası ile Ortadoğu’nun gerek kıtalar arası ticari yolların geçiş noktası ve gerekse tüm dinlerce kutsal sayılması, emperyalist batının ve siyonist İsrail’in iştahını kabartmakta ve üzerinde sinsi planlar yapılmasına sebep olmaktadır.

11. yüzyılda Anadolu’nun Selçuklu devleti tarafından fethedilmesi sonrasında, bölgenin İslam ile tanışması sağlanmıştır. Fetihlerle beraber İslam, çok kısa zaman içerisinde tüm Anadolu’ya yayılmıştır. Anadolu’da her yönden güçlü bir devlet otoritesinin mevcut olduğu dönemlerde, İslam dünyası, Haçlı Seferlerinden korunmuştur. Özellikle 17. ve 18. yüzyıllara kadar, Selçuklu ve Osmanlıların güçlü ve adil devlet otoriteleri ile Avrupa karşısında kazandıkları başarılar, mücadeleyi Avrupa’nın içine taşımıştır. Bununla beraber, bölge savaşlardan uzak sosyal, ekonomik ve kültürel açıdan istikrarlı bir gelişim göstermiştir. Ne zaman ki devlet otoritesi zayıflamış, batı, hiçbir zaman vazgeçmediği Haçlı zihniyeti ile saldırıya geçmiştir. Kısa bir süre önce cereyan eden Irak Savaşı ve devam eden işgal, bunun en açık göstergesidir. Osmanlı Devletinin dağılıp tasfiye edilmesiyle, Haçlılar, kısmen ideallerine ulaştılar. Çünkü Ortadoğu, Mezopotamya ve Anadolu’yu yine istikrarsız günler ve sinsi planlar bekliyordu.

Buraya kadar ifade ettiklerimiz, ortalama tarih bilgisine sahip herkesin yapabileceği analizlerdir. Asıl önemli olan, bugün, Haçlı zihniyetine sahip hıristiyanların değiştirip geliştirdikleri ve bizlere ‘imkan’ gibi sundukları metot ve stratejileri doğru algılamaktır.

Hatay’ı merkez edinenler…

Aslında, geliştirdikleri metodun kısmen yabancısı da sayılmayız. İslam medeniyeti, yüzlerce yıl önce bu metodu kullanmış ve toprak fethinden önce kalpleri ve gönülleri fethederek, hak ve adaleti tesis etmiştir. Haçlı zihniyetinin yeni stratejisi de güya insan hakları ve demokrasinin yaygınlaştırılarak, halkların refah seviyesinin yükseltilmesidir. Demokrasi, insan hakları, dinler arası diyalog, semavi dinlerin kardeşliği, hak dinler, İbrahimi dinler vb. kavramlar sıkça duyulmaya başlanmıştır. Niyetler genelde gizlenmiş olmasına rağmen, bazen bilimsel araştırmalar veya tezler yoluyla açığa vurulmuştur. Kısa bir süre önce ülkemize gelen Brezinski

Seksenli yıllarda İslami uyanışı, Amerikan çıkarlarını tehdit eden bir gelişme olarak değerlendirmiştir. Diğer bir yandan Fukuyama, Sovyetlerin yıkılmasından bir süre sonra İslam Dünyasını batı değerlerini tehdit eden karşı kutup olarak işaret etmiş ve hedefi göstermiştir. Medeniyetler çatışması tezi ile bilinen Huntington ise İslam Dünyasının çatışmanın temelinde olduğunu savunmuştur.

Seksenli yıllardan itibaren toparlanma sürecini tamamladığını düşünen Haçlı zihniyeti, yeni seferlerinin alt yapısını hazırlamaya başlamıştır. Bu yeni seferlerin alt yapısını, yeni metot ve stratejileri gereği; yerli işbirlikçilerin eli ile güçlendiren batı, manupile edilmesi kolay toplumumuzda hiç de zorlanmadığı görülmektedir. İslam tarihinin hiçbir döneminde görülmemiş ‘dinler bahçesi’ uygulaması ve hiçbir hıristiyanın yaşamadığı yerlerde dahi kiliseler açılması, yabancılara mülk edinme hakkının verilmesi, İmam Hatip öğrencilerinin üniversiteye alınmaması, Kur’an eğitiminin sınırlandırılması, gençlerimizin manevi boşluğa düşürülüp misyonerlerin kucağına itilmesi vb. daha birçok vakıa, ancak güçlü bir siyasi iktidarın eliyle yapılabilecek intihar saldırılarıdır.

Kıbrıs Rumlarının devlet olarak tanınıp adanın kaybedilmesi, Boğazlar ve GAP’ın uluslararası komisyon tarafından idare edilip denetimimiz dışında kullanıma açılması, Ermeni iddialarının kabul edilip arkasından gelecek taleplerin peşinen kabul edilecek olması, Ege karasularının Yunanistan lehine değiştirilmesi ve hatta egemenliğin devri vb. durumlar da Avrupa Birliği uğruna feda edilebilecektir. İleride karşılaşılması muhtemel bu gelişmeler de, yine, ancak halkın gözünde ‘parlatılan’ bir siyasi iktidarın topluma kabul ettirebileceği durumlardır.

Tüm bu gelişmeler, yaşananlar ve yaşanması muhtemel durumlar, batının yeni metot ve stratejilerinin temelinde yerli işbirlikçilerin olduğunu göstermektedir.

Bu yazıyı kaleme almamın asıl sebebi memleketim olan Hatay’ın son aylarda ilginç ve yoğun bir trafiğe maruz kalmasıdır. Geçtiğimiz birkaç hafta içinde onlarca AB üyesi ülkelerin büyükelçileri Hatay’ı ziyaret etmişlerdir. Yine geçtiğimiz aylarda İsrail büyükelçisi Hatay’da temaslarda bulunmuştur. Kısa bir süre sonra ise Vatikan büyükelçisinin ilimize ‘nezaket ziyareti’nde bulunacağı bilinmektedir. Ramazan ayında dinler arası diyalog çalışmalarının sözcülüğünü üstlenmiş bir televizyon kanalı, üç dinin temsilcisi ile program yapmış ve dünya barışına katkıda bulunmuştur(!) Yine, 20-21 Haziran’da Hatay’da AB-Türkiye gazeteciler konferansı yapılmıştır. İki gün devam eden programın başkanlığını AB’nin Türkiye temsilcisi Büyükelçi Hansjörg Kretschmer yapmıştır. Programa Avrupa ülkelerinden yedi, Türkiye’den biri yerel dokuz gazeteci katılmıştır. Bu kadar yoğun katılımcıların yer aldığı programın asıl ilginç yanı ise tartışılan konulardı. Üç bölümden oluşan programda; “Türkiye ve AB’de Kültür ve Kimlik”, “Kültür, Din , Laiklik Kavramları ve Siyasi Kriterler” ile “AB ve Türkiye arasındaki Kültürel ve Siyasi Diyalog” konuları tartışılmıştır. Yine, 26/06/2005 tarihinde aynı televizyon kanalının Pazar sohbeti Hatay’da yapılmış; programa vali, belediye başkanı, iktidar partisinin grup başkan vekili ve aynı zamanda Hatay milletvekili ile Bilgi Üniversitesi’nden bir sosyoloji profesörü katılmışlardır. Bu programla hem dinler arası diyalog çalışmalarının Hatay ayağı değerlendirilmiş, hem de milletvekilinin Milli Görüşçü olmadığı ispatlanmaya çalışılmıştır. Bu arada üç beş yıl önce Milli Görüşçü olduğunu ispatlamak için kırk takla atanların, televizyonlarda arzı endam edip Milli Görüşçü olmadıklarını ispatlamaya çalışmaları trajikomik bir durumun ötesine geçmemektedir. Ne olduğunu değil de, ne olmadığını ispat etmeye çalışmanın karakter analizini işin uzmanlarına bırakarak, yazımı birkaç hatırlatma ile sonlandırmak istiyorum.

– Urfa, Mardin, Antalya, Hatay… Sırada neresi var acaba?

– Afganistan, Irak, Lübnan, kadife devrimler, kim bilir belki Suriye, İran peki ya sonra?

– Şehadet, şehit, imamet, imam, Mekke dönemi, Medine dönemi, şeriat, cihat, mücahit, kıyam, tağut gibi kırk kelimenin okullarda kullanılması yasaklandı. Dahası var mı?

– Kur’an eğitimi kısıtlandı. Birkaç gün önce değişen ÖSS sistemi İmam Hatip öğrencilerine çok daha ağır bir yük getirdi. Olur mu? Oldu.

– Doksanlı yıllardan sonra düzenli olarak ABD ziyaretini aksatmayan Başbakan, son iki yılda sadece siyonizme hizmet eden devlet adamlarına verilen madalyalarla ödüllendirilirdi. Ne diyelim?

Tüm bu gelişmelere rağmen Allah’ın vaadinin hak olduğuna inanıyor ve bir gün mutlaka gerçekleşeceğini biliyoruz.

“Şüphesiz ki Allah katında din İslam’dır.”

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: