İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Taze ırkçılar…

Ferhat Kentel

Bir zamanlar (daha çok 30’lu 40’lı yıllarda) Türkiye’de ırkçılık adı sanı belli bir ideolojiydi. Türk ırkının diğer ırklardan her bakımdan üstün olduğunu iddia ederdi. Bu ideolojiyi benimseyen ve benimsetmeye çalışan ırkçılara göre, Türkler açık renk gözlü, uzun boylu, geniş omuzlu, çok akıllı, dünyaya kültür, dil, medeniyet falan ne varsa öğretmiş olan çok ama çok gurur duyulacak bir ırktı… Ya da üç aşağı beş yukarı buna benzer iddiaları vardı. Ama öte yandan, dünyanın herhangi bir yerinde de bulunabilecek türden bir ideolojiydi bu; özellikle modern Batı’nın üstünlüğü karşısında ezilmemeye çalışan; bunu da gene o Batı’dan devşirdiği referanslarla taklit ederek becermeye çalışan ve Batılı beyaz adamın ırkçılığını kendine uygun hale getirip eziklikten kurtulmayı hedefleyen bir ırkçılıktı bu…

Şimdi zaman değişti… Bir türlü beyazlaşamayan, beyaz adam karşısında komplekslerinden bir türlü kurtulmayan ırkçıların yeni versiyonları artık genel olarak Türk ırkının üstünlüklerinden bahsetmiyorlar. Dışarısı karşısında kendi üstünlük iddialarını anlatmak yerine içeri döndüler ve kendilerine atfettikleri ve kendilerinden menkul “üstünlüklere” binaen, bulabildikleri her türlü hakaretle sabah akşam içerideki “aşağılık yaratıklardan” ne kadar nefret ettiklerini haykırıyorlar.

Bir zamanların ırkçılarının yalan yanlış da olsa arkasına saklandıkları “bilimsel” bir görünüm vardı; “araştırmalara” dayandıklarını söylüyorlar, örnekler sunuyorlar; teorik modeller ileri sürüyorlardı… Şimdi öyle bir dertleri de yok; mühendislik hesaplarıyla dönüştüremedikleri, kendilerine benzetemedikleri, ellerinden kaçan her türlü kültürel, etnik, dinsel, toplumsal grup karşısında sadece kendilerinin “en doğru”, “en estetik”, “en vatanperver” olanı temsil ettiklerini iddia ediyorlar. Dönüştürmeyi beceremediklerini gördükçe giderek daha da saldırganlaşıyorlar. Bu taptaze yeni ırkçılarımıza göre, ötekiler en basit tabirle “çirkin şeyler”… O “çirkin, azgelişmiş şeyler” insan kategorisine bile girmiyorlar… Tabii ki, bu ifadeleri en hafif düzeyde kalamıyor; artık bilimsellik falan gibi kulplar bile aramak zahmetine katlanmadan, giderek daha çok “hain” damgasını basıyorlar…

Bu ırkçıların her biri aslında bir “kaybedişin” hikayesini yaşıyor. Çünkü, bir zamanlar “beyaz adam” sayesinde ortalıkta dolaşmakta olan ırkçılık teorilerinden beslenirken, şimdi öyle bir destek de kalmadı. Farklı toplumsallık ve kültürelliklerden “ses” üreten, konuşmaya ve varolmaya çalışan insan grupları ortalıkta daha çok görünür oldukça bu ırkçıların nefret söylemi de sınır ve edep tanıyamaz hale geliyor. Korkunç bir panik halinde herşeyi birbirine karıştırıyorlar: dindar insanlardan ve alt toplumsal sınıflardan nefreti veya başörtüsüyle ihaneti ya da etnik bir grupla bölücülüğü…

Örneğin, 10 yazısından 9’unu Türkiye’de Müslümanları aşağılamaya adayan bir tanesi Mine G. Kırıkkanat geçenlerde “Halkımız eğleniyor” başlıklı yazısında döktürmüş gene… Ona göre, örneğin, “İstanbul Atatürk Havalimanı Türkiye’nin ‘Arap olmayan’ yüzünü ağartmaktadır.” Ama Pazar günleri havaalanından gelirken sahil yolunda gördüğü “Türk’ün mangal tutkusu”, “dağları taşları saran kebap dumanı ‘Keşke çiğ yeseler’ dedirtirken, kesif et kokusu yamyam olmadıklarına hayıflandırmaktadır.”

“Medenileşme süreci”nden geçmiş, “estetik ve rafine” zevklere sahip bu yazar o yol kenarında “çimde etlenen” aşağılık yaratıkları da o muhteşem tasvir gücüyle şöyle anlatıyor: “Don paça soyunmuş adamlar geviş getirerek yatarken, siyah çarşaflı ya da türbanlı, istisnasız hepsi tesettürlü kadınlar mangal yellemekte, çay demlemekte ve ayaklarında ve salıncakta bebe sallamaktadırlar. Her 10 metrekarede, bu manzara tekrarlanmakta, kara halkımız kıçını döndüğü deniz kenarında mutlaka et pişirip yemektedir. Aralarında, mangalında balık pişiren tek bir aileye rastlayamazsınız. Belki balık sevseler, pişirmeyi bilseler, kirli beyaz atletleri ve paçalı donlarıyla yatmazlar, hart hart kaşınmazlar, geviş getirip geğirmezler, zaten bu kadar kalın, bu kadar kısa bacaklı, bu kadar uzun kollu ve kıllarla kaplı da olmazlardı!”

Kıllı adamlarla, salıncakta sallanan bebeklerle dolu ve beyazlaşamayan bir toplumla içiçe değil, yan yana bile yaşamaya tahammül edemeyen yazar “aşağılama” konusunda sınırları dörtnala aşıyor: “Arabistan bile değil, Etiyopya’nın ete doymuş hali, ‘Etobur İslamistan’ başlıyor, sayın okurlar. İstanbul olmayan ne varsa, İstanbullu olmayan kim varsa orada: Son beş yılda 4.5 milyon artıp, 3 milyonu İstanbul’a akan nüfusun güruhu çimde etleniyor pazar günleri.”

Seçkin ve safkan yazarımız sonra Rumeli’den Anadolu’ya, yenilenen Caddebostan plajına zıplıyor çevik bir hareketle: “Ümraniye plaja indi. Bırakın mayoyla denize girmek, sahilde laf atılmadan yürümek imkânsızlaştı. Tesettür anaları kumsalda mangal yeller, babaları don paça yatarken, irili ufaklı danaları da pamukludan dalgıç tulumlarıyla suda cıp cıp yapıyorlardı.”

Anlaşılan, kültürel seçkinciliğini sınıfsal bir üstünlük duygusuyla harmanlayarak, yok olmakta olan aristokrat bir özenti içinde yaşamaya çalışan söz konusu yazarın içinde bulunduğu taze ırkçılığı ise bugün en saf haliyle, siyasal bir oluşum olarak CHP temsil ediyor.

Kuşkusuz, bu ırkçılık CHP dışında, daha sulanmış hallerde bulunuyor. Ama bugünkü CHP’de hakim olan anlayış her türlü ırkçılığı konsantre bir biçimde taşıyor. Başka sulanmış durumlarla, başka yerlerle de eklemlenemediği için hayat perspektifi de daralıyor. Bugün geçmişinden başka hiçbir şeyi kalmayan bu parti içindeki “doğru”yu bilen, “vatanseverlik uzmanları”na göre, başörtüsü hakkını savunmak “sıkmabaş” hakkını savunmaktır, “takiyyecilik” yapmaktır, “insanları kışkırtmaktır”. CHP içinde bu konuları konuşmak ise “CHP’yi ele geçirmeye çalışmaktır”. Dolayısıyla “buram buram Cumhuriyet düşmanlığı kokan” bu çalışmaları yapanları tabii ki CHP ırkçıları “affedemez”.

Onlara göre “her zaman” memlekette “her zamankinden daha çok kritik bir durum mevcuttur” ve “mücadele ülkenin en kritik olduğu bir zamanda halkı devlete karşı sıkmabaş kalkışmasına sürükleyenler ile doğru peşindekilerin mücadelesidir.”

Eskiler kafatası ölçülerine falan dayanarak “bilimsellik” görünümü sunmaya çalışırken, yeniler “sıkmabaş”, “kıllı, uzun kollu, kısa bacaklı” gibi “en akıllı tespitler” eşliğinde ırkçılık yaparlar. Bu “rafine” ve “estetik”, “çok gelişmiş”, “çok medeni”, “herşeyi çok iyi bilen”, “en çok vatansever” seçkinci ırkçı anlayışa göre, Müslümanlardan, Ermenilerden, Kürtlerden bahsetmek; onların başörtü taleplerinden, bellek haklarından, dil haklarından bahsetmek ancak ihanettir. Çünkü bütün bu insanlar, subay olamayan Ermeniler, mangalda et pişiren ya da oğlunun kızının diploma törenine giremeyen tesettürlü kadınlar, nüfus kağıdının doğum yeri hanesinde Diyarbakır yazdığı için her polis kontrolunda özel muameleye tabii tutulan insanlar “tam insan” değildirler; bu yüzden bu “alt-insanlar” ancak kendi gecekondu mahallelerinde, gettolarında yaşamaya müstahaktırlar; onlar, bizim göz ve akıl konforumuzu bozmamak için ne yapıp edip görünmez olmalıdırlar; onlar ancak bizim verdiğimizle yetinmelidirler ve bunun dışına çıkıp ihanet etmemelidirler. Bu ırkçılar giderek daha çok belirginleşen haykırışlarıyla, eskilere kıyasla “taze” bir görüntü sunuyorlar… Ama çok kötü kokuyorlar… Havasız, karanlık bir yerde kalmış olmanın, çürümenin getirdiği pis bir koku bu…

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: