İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İmzayla Rumları tanımış olmuyoruz!

Prof.Dr.Işıl Karakaş

Uluslararası hukukta tanıma, bir devletin kimi olayların ya da kimi hukukî işlemlerin varlığını ve bunların kendisine karşı ileri sürülebilirliğini kabul etmesi sonucunu doğuran tek taraflı bir işlemdir. Tek taraflı bir işlem olması sebebiyle devletin münhasıran yapacağı bir işlemdir, başka bir deyişle uluslararası hukukta bir tanıma yükümlülüğü yoktur.

Diğer bir ifade ile tanıma hiçbir şekilde bir devlete hukuki yükümlülük olarak sunulamaz. Ancak uluslararası hukukun emredici kurallarına (jus cogens) aykırı bir olay ya da işlemin tanınmaması yükümü söz konusudur.

Tanıma işleminin en çok sorun çıkardığı alan “devlet” ya da “hükümet”in tanınmasıdır. Nüfus, toprak ve etkin bir hükümete sahip her siyasî birimin egemenlik iddiasında bulunabilir ve devlet olduğunu ileri sürebilir. Tanımanın beyan edici bir özelliği haiz olduğu doktrinde genel olarak kabul görmüştür. Dolayısıyla ne bir siyasi birimin devlet olması için tanınmaya ihtiyacı vardır ne de bir devletin diğer bir devleti tanıma yükümlülüğü bulunmaktadır. Bununla beraber, ne tanıma bir devleti var etmeye yeter ne de tanımanın yokluğu devleti ortadan kaldırır. Ancak, tanımanın hiçbir önemi olmadığından bahsetmek mümkün değildir. Tanıyan devlet, bir siyasî birimi devlet olarak tanıması durumunda, artık onunla ilişkilerini devletlerin egemen eşitliği ilkesi çerçevesinde yürütmek durumunda kalacaktır. Tanımanın geriye alınamaması ve hatta geriye dönük etkiye sahip olması da bu hukukî kurumun önemine işaret eder.

‘De facto’ ve ‘de jure’ tanıma

Tüm tanıma işlemleri hukukî işlem niteliğindedir. Ancak uluslararası uygulamaya bakıldığında iki çeşit tanımayla karşılaşırız. Bunlar ‘de facto’ ve ‘de jure’ tanıma olarak sınıflandırılmaktadır. ‘De jure’ tanıma da kendi içinde açık ve zımnî tanıma olarak ikiye ayrılmaktadır. ‘De facto’ tanıma geçici, geriye alınabilir ve etkileri görece sınırlı bir tanıma şekli olarak karşımıza çıkmaktadır. Erken bir tanımayı önlemek amacıyla ‘de facto’ tanımada bulunmak mümkündür. Örneğin 1920 yılında Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan genel itibarıyla ‘de facto’ olarak tanınmış, Bolşeviklerin zaferi üzerine bu tanımalar geri alınmıştır. Günümüzde bu tanıma şeklinin artık geçerli olmadığını savunan görüşler giderek etkili olmaktadır.

Tanıma bir niyet sorunudur, şeklin özel bir önemi yoktur. Açık ya da üstü kapalı olarak yapılabilir. Açık tanıma konusunda fazla bir sorun bulunmamakla beraber, üstü kapalı tanıma ispat bakımından zorluklar barındırmaktadır. Üstü kapalı tanıma durumunda, herhangi bir biçimde tanımadan söz edilmemekle beraber, tanıma iradesini şüpheye mahal bırakmadan içeren bir işlem söz konusu olmaktadır. Üstü kapalı tanımanın en yerleşmiş örneği, bir siyasî birimle, onu açıkça tanımadan, diplomatik ilişki kurulmasıdır. Geri kalan üstü kapalı tanıma iddialarını, tanımada bulunduğu iddia edilen devlet her zaman için yapacağı bir açıklamayla bertaraf edebilecektir. Bu itibarla, iki devletin aynı uluslararası antlaşma ya da örgüte taraf olmaları, birbirlerini zımnen tanıdıkları anlamına gelmez. Bir uluslararası antlaşmaya taraf olmayı, zımnî tanıma olarak değerlendirenler bulunsa bile, doktrinde ağırlıklı olarak karşıt görüş hakimdir. Şayet antlaşmaya taraf olan her devletin, diğer devletlerin katılımı hakkında bir söz hakkı varsa ve buna rağmen katılıma itiraz etmiyorsa, üstü kapalı tanıma söz konusu olabilir. Çok taraflı antlaşmalarda nadiren böyle bir söz hakkı tanınmıştır. Ancak, uluslararası uygulamada, devletler ihtiyaten katılan taraflardan bir ya da birkaçını devlet olarak tanımama iradesini açıklamaktadır. Bir devlet veya hükümetle resmî diplomatik ilişkilerin kurulması dışında, normal olarak tanıma sonucunu doğurabilecek herhangi bir işlem, bunu yapan hükümetin, bu işlemin tanıma niyeti ile yapılmadığını açıkça belirtmesiyle, bu sonuçlarından mahrum edilebilir. Özellikle Arap devletlerinin İsrail’in taraf olduğu antlaşmalara katılırken bu yönde beyanlarda bulunduğu görülmektedir.

İkili antlaşma yapılmasının üstü kapalı tanıma anlamına gelebileceği, doktrinde ifade edilmekle birlikte, biz de Lauterpacht ile aynı doğrultuda; ancak iki devlet arasındaki ilişkileri açıkça düzenleyen bir antlaşmanın üstü kapalı tanıma anlamına geleceği fikrindeyiz. Bu doğrultuda, kanımızca ticarî ve teknik ilişkileri düzenleyen antlaşmalar, her çeşit müzakere platformlarında yer almak, diplomasi temsilcileri dışında temsilciler yoluyla ilişkiler kurmak, üstü kapalı tanıma anlamına gelmemektedir. Tanınmış bir devletin hükümeti anayasal olmadığı iddiasıyla tanınmayabilir. Afganistan’daki Taliban hükümeti, milliyetçi Çin, Haiti’de Aristide’i deviren darbe hükümeti bu konuda bilinen örneklerdir. Türkiye de, kuruluşunda bilfiil rol oynadığı Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımaya devam etmekte; ancak Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile beraber taraf olduğu antlaşmalarda “Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Kıbrıs’ın tamamını temsil etmeye anayasal olarak yetkili olmadığı” açıklamasında bulunmaktadır.

Rumları tanımış olmayacağız

Türkiye’nin Avrupa Topluluğu (o tarihte AET) ile yapmış olduğu 1963 Ankara Antlaşması, AT’nin akdetme yetkisine sahip olduğu uluslararası antlaşmaların niteliği bakımından bilindiği üzere bir ortaklık antlaşmasıdır. (AT and. mad. 310) Ortaklık antlaşmaları Komisyon’un müzakereleri sonuca ulaştırmasından sonra, Avrupa Parlamentosu’nun uygun bulması üzerine Konsey’de oybirliği ile onaylanır. Roma Antlaşması’nda bu yönde bir düzenleme olmamasına rağmen ortaklık antlaşmaları Avrupa Topluluğu hukukunda karma antlaşmalar adı verilen, Topluluk ve üye devletlerin birlikte akdettiği bir yöntem ile yapılmışlardır. Bu yöntem Topluluk ve devlet yetkilerine ait konuların birlikte yer aldığı antlaşmalarda tercih edilmektedir. Ortaklık antlaşmaları da içerdikleri çeşitli konular itibarı ile (serbest dolaşım, vergiler gibi) hem üye devletlerin hem de Topluluğun yetki alanına giren konuları düzenlediklerinden antlaşmada bu yönde bir düzenleme olmamasına rağmen karma antlaşma olarak akdedilmişlerdir.

İki taraflı bir antlaşma niteliğinde olduklarından bir tarafta 3. devlet diğer tarafta AT ve üye devletleri yer almaktadır. Ankara Antlaşması da AT ile Türkiye arasında bir ortaklık kurma doğrultusunda bir yanda Türkiye Cumhuriyeti diğer yanda 6 üye devlet ve AET Konseyi ile akdedilmiştir. Ankara Antlaşması, Konsey ve üye devletler tarafından onaylanmıştır. Ancak Avrupa topluluklarının ve daha sonra Avrupa Birliği’nin genişlemesi ile birlikte yeni üyelerin AB’ye katılmalarından önce akdedilmiş olan karma antlaşmalara katılması sorunu karşısında, AB katılım antlaşmalarına yerleştirilen bir clause ile genel bir çözüm yoluna gitmiştir. Böylece yeni üyeler AB’ye üye olmalarından önce üye devletlerce akdedilmiş olan antlaşmalara kendi iç hukuklarınca onaylama gerekmeksizin taraf olmaktadırlar.

Yeni üyeler söz konusu antlaşmalara, 3. devlet ile kendilerini temsilen Konsey’in oybirliği ile kabul edeceği bir protokol ile taraf olmaktadırlar. Görüldüğü gibi bu düzenleme çerçevesinde AB’ye yeni üye olan devletler önceki antlaşmalara iç hukuk usullerince onaylayarak taraf olmamakta, 3. devlet ve Konsey bir protokolü kabul (approbation) etmektedirler. Bu durumda Ankara Antlaşması’na AB’ye yeni üye devletlerin katılması da yukarıda açıklanan usul çerçevesinde gerçekleşecektir. (1 Mayıs 2004’te üye olan 10 yeni üye devlet bakımından getirilen aynı yönde düzenleme için bkz. J.O. 23.9.2003)

Ankara Antlaşması’nın yeni üyelere teşmili bir yanda Türkiye Cumhuriyeti diğer yanda AB Konseyi arasında yapılacak bir protokol ile gerçekleşecek, dolayısı ile 10 yeni üye devlet tarafından onaylanmayacaktır. Bu bakımdan Ankara Antlaşması’nın, klasik bir çift taraflı uluslararası antlaşma değil, kendine has özellikleri olan (karma antlaşma) bir iki taraflı antlaşma olması niteliğinin yanında, 1 Mayıs 2004 tarihinde üye olan ülkeleri içine alacak şekilde genişlemesini sağlayacak protokolün AB Konseyi ile kabul edilecek olmasının Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin üstü kapalı tanınması anlamına gelmeyeceği açıktır.

Türkiye kendi iç hukuk kuralları uyarınca yeni üyelerin Ankara Antlaşması’na katılmasına dair protokolü onaylayacaktır. Bu protokolün onaylanmasında TBMM’nin onaylamayı uygun bulması usulünün gerekmediği görüşünü taşımaktayız. Kanımızca, Anayasa’nın 90/3. maddesi uyarınca uygulama antlaşması niteliğindeki söz konusu protokol TBMM tarafından onay yasası ile uygun bulunması zorunluluğu olmayan antlaşmalar kategorisindedir ve Bakanlar Kurulu kararnamesi ile kabul edilerek cumhurbaşkanının onayına sunulur. Ancak söz konusu protokolün yayınlanması gerekmektedir. Bu konuda Türk iç hukukundaki bir diğer hüküm ise 244 sayılı kanunun 3. maddesidir. Bu düzenleme uyarınca bir antlaşmanın “uygulama alanının değiştiğini tespit etme” Bakanlar Kurulu kararnamesi ile olur. Antlaşmaya yeni tarafların katılması bu kapsamda da değerlendirilerek (coğrafî uygulama alanı değişikliği) protokol, Bakanlar Kurulu kararnamesi ile kabul edilir, cumhurbaşkanı tarafından imzalanır.

*Prof. Karakaş tarafından TESEV için yapılan bu çalışma kendi izni ile Zaman’da yayınlanmaktadır.

GALATASARAY ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: