İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

AB´ye uyum süreci üyelik kadar önemli

04.07.2005 / Erdal Sağlam / Haber

Dünyanın en prestijli ödülleri arasında yer alan Amerikan Ekonomi Derneği’nin “En İyi Genç Ekonomist” ödülünü kazanan Daron Acemoğlu, geçtiğimiz hafta Ankara’daydı. Bu ödül nedeniyle, ilerideki Nobel adayları arasında sayılan Acemoğlu ile, hem yaptığı akademik çalışmalar hem de Türkiye ekonomosi üzerine konuştuk.

Kurumsal değişimlerin ülkelerin gelişmişliklerindeki rolünü inceleyen Acemoğlu, Türkiye’nin de Dünya Bankası ve IMF’le bir değişim süreci yaşadığını ama en önemli etkinin AB’den geldiğini söylüyor. Avrupa Birliği’nin “Biz yalnızca, siz Avrupalı topluma yaklaştığınız zaman sizi alırız” dediğini ve bunun ülke içinde bir süreç başlattığını kaydeden Acemoğlu, “AB tüm kurumların değişmesini gerektiriyor ve bu tepkili bir sürece yol açıyor” dedi. Acemoğlu, AB’ye girmek kadar AB’ye giriş sürecini yaşamanın da Türkiye için önemli olduğunu kaydediyor.

Büyümeye ilişkin ödül aldığınız bu çalışmayı sizden dinleyebilir miyiz?

Ödül aslında tek çalışma için değil, çalışmalarımın tümü için. Benim çalışma ekonomisi, işsizlik konusunda yaptığım çalışmalar var. Daha teknik “search theory”si ve matematiksel iktisat konusunda, büyüme teorisi ve teknoloji konusunda çalışmalarım var. Bir de bu kurumsallaşma çalışmalarım… Kurumsallaşma konusundaki çalışmalar daha popüler olduğu için, Amerikan gazeteleri o konularda yazdılar.

Kurumsallaşma konusundan başlayalım. Büyüme ile kurumsallaşma ilişkisi nedir?

İlgimi çeken konular, daha ilk başta kurumsallaşma-kurumlaşmaydı ve bu daha çok siyaset bilimi gibi duruyordu. Çünkü formel, matematiksel modellere konulması daha zordu. İlk başta çalıştıklarım daha çok standart ekonomiydi ve büyüme üzerinde de çalıştım. Standart modellerle çalıştığım zaman aslında bir sürü sorunun bunlar tarafından yanıtlanmadığının farkına vardım ve kurumsallaşmaya kaydım.

Bunu biraz açar mısınız?

Örneğin, neden Amerika Türkiye’den çok daha zengin? Bunun nedenini anlıyoruz. Amerika’da çok daha fazla sermaye var, bir işçinin çalıştığı sermaye-yatırım çok daha fazla. Eğitim düzeyi çok daha yüksek. Bu, işçileri çok daha üretken bir hale getiriyor. Türkiye’de işgücünün yüzde 2’si-3’ü en yeni makinalarla çalışırken orada yüzde 50’si-60’ı çalışıyor. Ama bu tür bir ekonomik modelin yanıtlamadığı bazı sorular var. Niye bu farklar var? Niye Amerika’da bir işçi çok yüksek sermayeyle çalışıyor? Niye Amerika’da daha fazla sermaye var? Niye Amerika’da daha iyi eğitim var? Niye bu yeni teknolojiler Amerika’da üretiliyor? Türkiye’de teknolojimiz iyi değil, demek çok kolay. Ama teknolojiyi nasıl iyileştirebiliriz? Eğitimi nasıl artırabiliriz? Bunlar yavaş yavaş beni kurumlara, kurumların önemine itmeye başladı. Bunlar toplumsal teşviklerle ilgili. Bu teşvikler de sonuçta kurumlar tarafından belirleniyor.

Toplumsal teşvikle neyi anlatmaya çalışıyorsunuz tam olarak?

En uç örneği vereyim: Afrika’ya baktığınızda kimsenin hiçbir yatırım yaptığı yok. Niye? Çünkü yatırım yap, üretkenliğini artır, iki gün sonra Hükümet gelip alacak. Hükümet olmasa orada “gang”lar, savaş ağaları gelip alacak. Bu hükümet sana bir garanti verse, iki gün sonra bu hükümet düşecek, yeni hükümet gelip alacak. Bundan dolayı ne firmalar üretiyorlar, ne yatırım yapıyorlar. Aynı olaylar başka ülkelerde de var. Bu olayların daha fazla kurumlardan geldiğini tespit etmek önemli hale geliyor.

Kurumların önemini ve ağırlığını ölçebilir miyiz?

Kurumlar önemli bir şey ama bunu nasıl anlayacağız? Ekonomik olarak nasıl değerlendireceğiz? Bunun için de 3 değişik soru var. Birincisi kurumların etkisini nasıl tespit ederiz? Bu kolay bir soru değil, çünkü kurumları değişik olan 2 ülke aynı zamanda birçok başka nedenden dolayı da farklılaşabiliyorlar. Yani bugün Türkiye’yle Portekiz’in sorunları farklıysa bunun nedeni Türkiye’nin coğrafyası olabilir, tarihi olabilir. Bunları bir şekilde çözebilmek lazım. İkincisi, kurumlar dediğimiz zaman bir modelin içine koyup, nasıl bunu daha başka insanların da çalışıp geliştirebileceği bir “framework” (çerçeve) haline getirebiliriz? Üçüncüsü de kurumların nasıl değiştiğini modelleyebilir miyiz? Çünkü sonuçta istediğimiz de bir şekilde kurumlar değişsin, ilerlesin, iyileşsin ki; Türkiye ya da başka bir ülkenin durumuna bir etkisi olabilsin. Sonuçta Dünya Bankası’nın, IMF’nin, Avrupa Topluluğu’nun yaptığı da bir açıdan o. Yani genelde olmasa bile çok daha dar bir konuda kurumları değiştirmeye çalışıyorlar. Ben ve beraber çalıştığım insanlar bu konuda değişik bir yaklaşım getirdik. Bu yaklaşımlardan bir tanesi tarihe geri gidip özellikle Avrupalılar’ın dünyanın dört bir yanında geliştirdikleri sömürge imparatorluklarını kullanıp bu soruya bir yanıt getirmek. Avrupa’nın sömürge imparatorluğu bu konu için ideal bir laboratuvar.

Buradan nasıl bir sonuç elde edilebilir?

Niye Avrupalılar dünyanın dört bir yanını aldılar, bunlar çok değişik ülkeler ve bu değişik ülkelerde çok değişik kurumlar geliştirdiler. Sorun sömürgelerle sömürge olmayanları karşılaştırmak değil, sömürgelerin kendi arasında değişik kurumsallaşmalara yol açan sömürge stratejilerini karşılaştırmak. Örneğin, Amerika’ya baktığınız zaman, Avrupalılar gidip yerleşip demokrasi üzerine kurulu çok daha eşit ve açık bir topluluk kurdular. En önemli açıklığı da yeni firmaların, yeni insanların gelip yönetime katılmaları. Bunun tam karşıtı, Jamaika, Haiti, Küba gibi hatta Meksika’daki yerliler gibi esirliğe bağlı toplumlar. Burada demokrasinin tam tersi yaşanıyor. Ülkeler çok zengin, özellikle şeker üretimi gayet kârlı bir şey. Ama bu zenginlik tamamen mala dayalı ve 100 civarında ailenin elinde. Toplumun yüzde 90’ı esir olarak çalışıyor ve çok kötü şartlarda yaşıyor. Bu sistemi nasıl koruyorsun? Korumanın yolu, çok baskıcı bir devlet. Elinde silah, elinde sopa. Yani iş açmak, iş adamı olmak, kendi emeklerini piyasada satmak bir yana, okuma-yazma öğrenmeye bile hakları yok.

Nasıl dersler çıkarmak lazım bu tarihsel arka plandan…

Bundan alınması gereken iki ders var. Birincisi, bu kurumların önemi. İkincisi de bu kurumların yeni teknolojiler ve yeni değişiklikler olduğu zaman sisteme taze kan getirebilmeleri. Peki hangi kurumlar en önemli? Bunu daha detaylı araştırmak lazım, şu anda yaptığımız da onlar. Bazı bildiklerimiz var ve bu, bizi ikinci aşamaya getiriyor.

Kurumlardan kastınız nedir? Biraz da açar mısınız?

Önce en basit iktisadi-ekonomik kurumlardan başlayalım. Birincisi varlıkla ilgili kurumlar. Şu binanın sahibi benim, istediğim gibi kullanırım dediğiniz zaman burada şahsi varlık konusu var. Bu bazı ülkelerde var, bazısında yok. Bazı ülkelerde olmasına rağmen dereceleri var. Belki bu bina benim, ama yarın devlet gelip ben bu binayı alacağım dediği zaman asgari bir fiyatla alabiliyor. Amerika’ya baktığınız zaman bu mümkün değil, Amerika’da tren yollarına baktığınız zaman zig-zag çizer, çünkü arsaları bile alamaz hükümet kolay kolay. Bu bir varlığın ne kadar önemli olduğunun bir sembolü. Bu önemli mi? Tabii önemli, çünkü işadamları bu güven olmadan yatırımı yapmaya pek yanaşmayacaklardır. İkinci örnek ekonomik kurum. Ben diyelim sizden borç aldım. Yarın ben bu borcu verecek miyim, vermeyecek miyim? Belki cebimde para var, vermek istemiyorum. Bu da kurumlar tarafından belirleniyor. Eğer ben yazdığım kontrata uymazsam ne tür yaptırımlar var? Bazı ülkelerde beni mahkemeye vereceksiniz, ama mahkeme bir yıl sürecek. O zaman ben size borç vermeyeceğim. Benden borcu geri alamayacaksınız, eh alamazsanız ben de size borç vermeyeceğim. İngiltere veya Amerika’da çok daha hızlı bir süreçte verdiğiniz borcu geri alabiliyorsunuz. Başka bir kurum örneği; yeni firmalar nasıl girebiliyorlar bu ülkeye? Dünya Bankası’nın bir çalışması var. Gidip her ülkede ufak bir iş adamı, yeni bir şirketi nasıl kurar diye bakıyorlar ve bunu ölçüyorlar. Mesela kaç gün sürer? Ne kadar para harcaması gerekir? Çok büyük farklılıklar var. Amerika’da çok daha kolay bu süreç, gidip bir lisans alıyorsunuz. 1-2 gün sürüyor ve minimal ücretle bir şirket açmış oluyorsunuz. Türkiye’ye baktığınız zaman bir sürü az gelişmiş-gelişmekte olan ülke gibi çok zor bir süreç. Böyle olunca işadamları zorlanıyorlar yeni işletmeler başlatmaya…

Kurumsallaşmayı da belirleyen başka koşullar var ama… Ülkeyi yönetenler gibi…

Ekonomik kurumlar da bir açıdan bir üst düzeydeki kurumlarla ilgili. Jamaika’daki esirlerin hiçbir hakkı yok, beyazlar tüm topraklara sahipler ve istedikleri gibi toprakları kullanabiliyorlar. Kurumları destekleyecek sistem lazım ki bunlar, siyasi ve askeri güç. Jamaika’daki esirlik sistemini destekleyen tüm askerlerin, tüm paranın o birkaç ailenin elinde olması… Bunun tam tersi de demokrasi.

Türkiye’de durum ne sizce?

Türkiye, bu yelpazenin ortasında bir yerde. Biz son 20 senedir demokratiğiz, yani sonuçta oylama var. Ama tam demokratik değiliz. Birincisi sürekli bir istikrarsızlık var. “Acaba askerler bir işe karışacaklar mı?” Partilerin problemi çok büyük. Partiler seçmenin istediğini yapmak ya da seçmeni bilgilendirmek yerine ceplerini doldurmaya çalışıyorlar. Biz ikisinin ortasında bir yerdeyiz.

Türkiye’de de son 4-5 yıldır yeni kurumlar sisteme entegre edilmeye çalışılıyor? Üst kurullar gibi, şeffaflık anlayışı gibi… Bunlar için değerlendirmeniz nedir?

Dünya Bankası, IMF gelip de bize ekonomiyi açın diyor ya da bütçe sürecini biraz daha saydam bir şekle getirin diyor. Avrupa Birliği, “Ancak siz Avrupalı topluma yaklaştığınızda sizi Avrupa’ya alırız” diyor ve bu da içten bir süreç başlatıyor. Bunların hepsi kurumsal değişiklikler. Kurumsal değişiklikler iyi mi? Türkiye için bence çok iyi. Problemsiz mi geçecekler? Kesinlikle değil. Çünkü zaten dediğimiz gibi kurumlar oradaysa belli bazı şeyleri destekliyorlar. Desteklediği insanlar onları değiştirdiği zaman zaten, bazı kaybeden kesimler olacak. İkincisi kurumları değiştirmek dengelerle oynamak demek ve kolay bir şey değil. Ne bileyim, bunun en açık örneği Dünya Bankası ve IMF. Gelip bazı programlara zorluyorlar Türkiye’yi. Ama bu programlar sonuçta bir kurumun bir parçası. IMF hiçbir zaman gelip de “Siz siyasi sisteminizi değiştirin” demiyor. Böyle olunca kurumlar bazı yönlerden değişmeye başlıyor, ama kurumsal altyapı değişmiyor. Tamam, ekonomiyi açarsın, ama başka tarafları açmazsan ya da vergileri düşürmezsen ya da kamu hâlâ ekonomide çok büyük bir rol oynarsa, bu kurumların değişmesi, yeteri kadar bir ilerleme sağlamıyor. AB derseniz, o tüm kurumların bir taraftan değişmesini gerektiriyor, ama çok tepkiye yol açan bir süreç doğuruyor. Bu kurumların değişmesi, zorunlu olduğu kadar zorlu da bir süreç ve biz bunu yaşıyoruz şimdi.

Yalnızca dışarıdan gelen etkiler kurumsallaşmaya yetecek mi?

Hayır, yetmez. Ama şöyle diyeyim; IMF ve Dünya Bankası kesinlikle yetmez. Çünkü onlar sırf dışarıdan. Avrupa Birliği ne yaptı? “Siz kendiniz değişebilirseniz, biz sizi alacağız diye”… Yani sonuçta bir iç değişim sürecine zorluyor. Tabii bu sürece herkes karşı olsa, içeride hiçbir şey olmasa, olmazdı bu. Bu süreç 1983 yılında olsa, olmazdı. Ama Türkiye de 1983’ten beri aynı yerde durmuyor. Her ne kadar yukarıya aşağıya gidip gelsek de bir ilerleme var. Demokraside bir gelişme var ve bunların ikisinin kombinasyonu sanki bir umut sağlıyor. Şuna kesinlikle inanıyorum; Türkiye’nin Avrupa’ya girmesi kadar Avrupa Birliği’ne girme süreci yaşaması da çok önemli. O süreç bir eğitim gibi Türkiye için.

Daron Acemoğlu

Daron Acemoğlu 1967 doğumlu. 1986 yılında Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra, üniversite eğitimini İngiltere’de yapmış ve 1989’da University of York’u bitirmiş. Doktora derecesini ise 1992 yılında London School of Economist’ten almış.

Hemen ardından 1993 yılından itibaren de Massachusetts Institue of Technology (M.I.T) Ekonomi Bölümünde öğretim üyeliğine başlamış. 2000 yılında, yani 33 yaşındayken ve öğretim üyeliğine başlayalı sadece 7 yıl olmuşken, profesörlüğe layık görülmüş. Ayrıca aynı yıl M.I.T’deki öğretim üyeliği emekliliğe kadar garantiye alınmış, yani kendisine “tenure” verilmiş. Böylece en genç yaşta tenure verilen öğretim üyelerinden biri olmuş.

Öğretim yaşamı ve akademisyenliği döneminde onlarca burs, ödül ve araştırma bursu alan Daron Acemoğlu’nun üzerinde çalıştığı alanlar da hayli geniş. Gelir ve ücret eşitsizliği, insan sermayesi ve eğitim, iktisadi büyüme, teknik değişim, iş ekonomisi, politik iktisat ve arama teorisi, bu alanların başlıcaları.

Başta American Economic Review olmak üzere, Quarterly Journal of Economics, Journal of Political Economy ve International Economic Review gibi, ekonomi alanında dünyanın en prestijli dergilerinde yazıları yayımlanmış ve kitapları var.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: