İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Irkçı olmayan milliyetçilik

Kimi kaygı ve tespitlerimizin, içinde bulunduğumuz milliyetçi tepki kabarmasının ırkçı bir zemine taşma eğiliminin güçlü olduğunu görmemizi engellememesi gerekir. İçe kapanmacı bir dalga yükseliyor

2005-03-27

AHMET İNSEL

Siyasal değerler alanında Türkiye toplumunu oluşturanların en büyük ortak paydası, milliyetçiliktir. Nüfus cüzdanı kayıtlarına göre yüzde 99.7’si Müslüman olan bir toplumda olmamıza rağmen, kültürel değerler alanında milliyetçiliğin gücü İslam’ın temsil ettiği ortak paydanın gücünden daha fazladır. Çünkü yerli Müslümanlık da milliyetçiliği besleyen ana damarlardan biridir.

Bu milliyetçilik etnik bir temele mi dayanır, yoksa resmi ağızların gerekli durumlarda sürekli tekrar ettiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı herkesi kucaklayan, etnik vurgusu olmayan bir milliyetçilik midir? Atatürk milliyetçiliği olarak tanımlanan değer kalıbı, devletin aslî değerlerini, milletin birlik ve beraberliğini ve devletle milletin bütünlüğünü gözeten herkesi kapsadığını iddia eder. Bu iddia, bazı konularda gayrımüslim vatandaşlar için geçerli olmasa da, genel olarak doğrudur. Türkiye Cumhuriyeti’nde bugüne kadar etnik kökene dayalı sistemli bir ayrımcılık uygulanmadı. Ama dini aidiyet veya kökenlere dayalı bir ayrımcılık uygulandı, etkisi azalsa da uygulanmaya devam ediyor. Bu fiilî ayrımcılık Türkiye’de laikliğin zaaflarına, eksikliklerine işaret eder. Çoğunluğun din ve mezhebinin devletleştirilmesi hem bu din ve mezhebin denetim altına alınmasını sağladı hem de bu din ve mezhebe ister istemez resmî ve üstün bir konum kazandırdı.

Milliyetçilik-ırkçılık

Dinî aidiyetle belirlenmiş bu milliyetçiliğin biz ve ötekileri ayırmakta halen güçlü bir işlev gördüğünü biliyoruz. Yargıtay’ın göreli yakın bir tarihte kullandığı “yerli yabancılar” tabiri tam da bunu ifade ediyordu. Bunların Türkiye’de ikamet eden yabancı uyruklu kişiler değil, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı, bu anlamda “yerli” ama Müslüman olmayan, dolayısıyla “yabancı” insanlar olduklarını yüksek yargı makamı açık biçimde dile getiriyordu. Bu anlayış dar bir milliyetçi bürokrat kadroya özgü değil. Ortadoğu gazetesinin 23 Mart 2005 tarihli sayısında Zeki Saraçoğlu, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasında Lozan’da ‘azınlık’ olarak kabul edilen gayrımüslimler dışında herhangi bir kişinin bu vatan topraklarında Cumhurbaşkanlığına kadar yükselen devlet memuru olma hakkı ve özel sektörde istediğini yapma hakkının önünde engel var mı?” sorusunu sorarken, yerli yabancı kavramının ayrımcı sonuçlarını teslim eder. Daha eski tarihleri deşmeyelim ama son 50 yıl zarfında Türkiye insanların ezici çoğunluğu için gayrımüslimler komşu ama “yabancı”dırlar. Bu o kadar öyledir ki, bugün İstanbul’da yaşayan, kendisi Müslüman ve Türk vatandaşı, eşi de Türk vatandaşı ama Rum olan genç bir hanım, “Benim eşim yabancı” ifadesini doğal olarak kullanıyor. “Yerli yabancı” kavramının günlük yaşama sinmiş halidir bu.

Diğer taraftan resmî milliyetçilik de, sık sık etnik bir içeriğe doğru savrulur. Ama burada kast edilen, milliyetçiliği etnik vurgusuyla, “Türk ırkının varoluş mücadelesi” olarak tanımlayan safkan milliyetçilikler değildir. “Safkancılar” milliyetçilik kulvarında değil, aslında ırkçılık kulvarında yer alırlar. Yeri geldiğinde “Ya sev ya terk et” diyebilirler. Onlar için yurttaşlar topluluğu değil, “Türkler” “Ötekiler” vardır. Türklerin içinde de birçok kanıbozuk, devlet ve millet düşmanı olduğu için aile seceresi çıkarmaya çok meraklıdırlar. Aşırı sağ yaklaşımların dünyadaki ortak özelliklerinden birisi, görünmeyen bir grubun, bir camianın her şeyi denetlediğine ve bunların ulusun başına çoraplar ördüğüne inanmalarıdır. Mesailerinin önemli bir bölümünü bu komploları deşifre etmek için harcarlar.

Kast edilen resmî milliyetçilik, ırkçı olmayan bir vatandaşlık kavramına dayandığını ve “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti” denir ifadesinde belirtilen “millet”i referans aldığını ifade eden milliyetçiliktir. Ne var ki bu beyana rağmen, burada da zemin sağlam değildir, sürekli kaymalar olur. Bunun en yakın örneği Genelkurmay Başkanı’nın Mersin’de çocuk yaşta birkaç şaşkının Türk bayrağı yakma girişimine karşı yayımladığı sert bildiride yer alıyor: “Türk Milleti, engin tarihinde iyi ve kötü günler görmüş, sayısız zaferler yanında ihanetler de yaşamıştır. Ancak hiçbir zaman kendi vatanında, kendi sözde vatandaşları tarafından yapılan böyle bir alçaklıkla karşılaşmamıştır”.

Bayrağa saygı kuralı

Türkiye’de Türk bayrağı yakmak yürürlükteki kanunlara göre suçtur. Bu suçun ergin olmayan kişiler tarafından işlenmiş olması, suça özendirenlerin bulunup bulunmaması sorununu gündeme getirir. Bu konuda henüz bir şey bilmiyoruz. Milliyetçi şahlanış dönemlerinde yapılan gösterilerde, ülkemizde alışık olduğumuz biçimde, yabancı ülkelerin bayraklarını yakmak suç mudur, bilmiyorum? Ama bir ülkenin bayrağına, yani resmi simgesine o ülke toprakları içinde saygılı davranılması genel bir kuraldır. Bu saygınlık beklentisi aşırıya kaçmadıkça bunun yadırganacak bir yönü de yoktur. İçişleri Bakanı, basın bu konuda tepkileri dile getirirler ve isteyen tepkisini evine, arabasına bayrak asarak, yakasına rozet takarak ya da bayraklı kol düğmeleri ve kravat iğneleriyle kendini donatarak gösterir. Bu tür tepkilerin ölçüsünün değerlendirilmesi sosyal psikoloji konusudur ve yakın tarihte yaşanan parçalı bölüklü iç savaş halinin travmaları doğal olarak etkili olacaktır.

Burada ele almak istediğimiz, Genelkurmay Başkanlığı bildirisinde dikkati çeken iki olgu. Birincisi, sözü edilen Türk Milleti’nin engin tarihine atıfta bulunulması ve bu tarih içinde sayısız zaferler kadar ihanetler yaşamış olduğunun hatırlatılmasıdır. Bu hangi Türk milletidir? Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkı mı, yoksa tarihte birbiri ardına 16 devlet kurduğu iddia edilen, cumhurbaşkanlığı forsunda bu devletler kadar yıldızın yer aldığı Türk ulusu mu? Resmî tanımdaki Türk milletinin yaşadığı zafer ve ihanetler tarihinin Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden mücadelelerde başlaması gerekir. En azından bildiriyi kaleme alan makamın konumu bunu dikkate almayı gerektirir. Eğer söylenen ritüel gereği yer alan kalıp cümleler değilse, o zaman bu tarih içinde yaşanan sayısız zafer ve ihanetler nelerdir, kimlerden gelmiştir, kimlere karşı kazanılmıştır sorusu ortaya gelir. Ya da engin tarih, tarihin derinliklerine kadar uzanan bir Türk ulusu tarihidir. O zaman da, “anayurdundan” kalkıp tarihin göreli geç bir döneminde Anadolu’ya yerleşmiş olmanın ikircikliğinin izleri midir bunlar? Türk milleti kavramının hâlâ içinde barındırdığı belirsizlikleri ele veren bu içerik kayması, bu bildiriye özgü değildir. Sıradan ve bu belirsizlikler nedeniyle de milliyetçi karşı tepkileri sürekli besleyen, onların da kendilerini meşru görmelerini sağlayan bir içerik belirsizliği Türk milleti, Türklük gibi kavramlarda etkindir.

Bildiride yer alan ikinci ifade kaymasında ise, yönü çok tehlikeli olan bir eğilim var. “Sözde vatandaş” tabirini kimse, hele devletin üst düzey yetkili konumunda olan birisi kullanamaz. Bu vatandaş suç işleyebilir, vatandaş olarak kötü örnek teşkil edebilir ama vatandaşın sözdesi ve hakikisi hele resmî bir ağızda olmaz. Ayrıca bizi sıkıntıya sokan her konuda, Kıbrıs Rum Yönetimi (sözde Kıbrıs Cumhuriyeti), sözde Ermeni soykırımı, sözde Kürt önderi gibi dilimize pelesenk ettiğimiz sözde tabirini yurttaşların bir kısmı için de kullanmaya başlarsak, bunun gideceği yer son derece tehlikelidir. Devlet Türkiye’de ikamet eden kimsenin vatandaşlığını, suçlu da olsa elinden alamaz. Sözde vatandaş tabiri yakın tarihimizde hatıraları çok acı olan demografik mühendislik tasarımlarını çağrıştırıyor.

Ksenofobi

Bugün Türkiye toplumunun üyeleri çoğunluk ve azınlık milliyetçilikleri kabarması nöbetine tutulmuş durumdalar. Bu nöbetin bir nedeni geçirmekte olduğumuz toplumsal dönüşüm evresinin yarattığı endişeler ve buna bağlı tepkilerdir. Başka bir nedeni ise, bu toprakların yakın tarihinde verimli biçimde büyümesine özen gösterilmiş yegane fikrî ürünün milliyetçilik olmasıdır. En solundan en sağına kadar hemen herkeste gelişmiş bir refleks olarak yerleşmiş olan milliyetçilik, yabancı ürküntüsü, bir ksenofibiyi de içinde barındırır. Bu çerçevede yabancının başımıza ördüğü çorapları dinlerken, okurken, seyrederken içimizdeki bu korkuyla kurulan titreşimden huzur duyarız. Hitler’in “Kavgam”ını okuyanların bir bölümü de bu hazzı arıyor mu? Yoksa neden “Metal Fırtına” gibi bir kitap satış rekorları kırar? Komplo kuramcıları televizyonların gedikli konuşmacıları olurlar? “Metal Fırtına”nın ikinci cildinde ABD’nin yerine AB ile gireceğimiz varlık-yokluk mücadelesini okuyacağımızı tahmin etmek zor değil.

İçinde bulunduğumuz ruh halinin nedenlerini izah edebiliriz, bunu artık dünyada sesini duyurmanın en etkili yöntemi olan mağduriyet kimliği üzerinden ifade etmenin rahatlığına da kendimizi kapıp koyverebiliriz. Bütün bunlar içinde bulunduğumuz milliyetçi tepki kabarmasının ırkçı bir zemine taşma eğiliminin çok güçlü olduğunu görmemizi ve bunun bedelinin hepimiz için çok ağır olacağını ifade etmemizi engellememelidir. Kurtların pek sevdiği dumanlı hava etrafı sararken başka bir kurt da içimizden bizi kemiriyor. Herkesin bize düşman olduğuna inanan, içe kapanmacı, bu için arınıp temizlenmesini talep edici bir dalga yükseliyor. Onunla etki-tepki ilişkisi içinde olan Kürt milliyetçiliği de bu ortamda zemin pekiştiriyor. Dönüşüm döneminin doğal tepkisidir denemeyecek kadar durum ciddidir. “Sözde vatandaş” diyerek bu durumun üstesinden gelinemeyeceğini yetkili kişiler pekiyi bilirler. Önüne “sözde” etiketini koyarak hangi sıkıntımızı bugüne kadar çözüme ulaştırdık?

En güçlü ortak paydası milliyetçilik olan bir yapının bizi içimizden kemirmesinin sonuçlarını soğukkanlılıkla değerlendirmenin zamanı şimdi gelmediyse, ne zaman, yaşayabileceğimiz hangi daha büyük travmadan sonra gelecek?

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: