İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

ZAMAN: Ermeni meselesini iki millet arasındaki kan davası gibi görürsek anlayamayız

Princeton ÜniversitesiOrtadoğu
Araştırmaları Direktörü ve Türk Araş-tırmaları
Bölümü Başkanı Prof. Dr.
Şükrü Hanioğlu’nun ocak ayı içinde gazetemizde “İşi
tarihçilere mi
bırakmalı?” başlığıyla bir makalesi yayınlandı.

Hanioğlu,
1915 Tehcir Kanunu ve akabinde olan olayları değerlendirirken son
sözü
tarihçilerin söyleyemeyeceğini belirtiyordu. Herkes gibi
benim de kafam
karıştı. Hem perspektifini daha iyi anlamak, hem de Ermeniler
hayatımızdan gittiğinde neleri kaybettiğimizi hatırlamak istedim.
Hanioğlu’nun, bilgiyle harmanlanmış tabu çözücü,
şablon söndürücü ve de
ufuk açıcı yaklaşımlarından siyasetçimizden
tarihçimize,
bürokratımızdan sade vatandaşa kadar hepimize pay var. Yeter ki at
gözlüklerini çıkaralım. Cevapları bulmadan önce,
sorularımıza çeki
düzen verelim…

Soruyu doğru sormadan, doğru bir cevap bulmanın
imkansızlığına inanırım. Öyleyse Ermeni meselesini hangi sorunun
rehberliğinde aramak lazım?

Bu konuda şimdiye kadar gündeme getirdiğimiz dar, basit ve
mekanik soruları aşarak daha kapsamlı bir soru sormamız gerekli.
Nâçiz
kanaatimce de bu soru “Bir dünya yıkılırken neler oldu da
bugün bize
çok anlamlı gibi görünen bir düzen ortaya
çıktı, acaba kutsamaktan
fazla da sorgulamaya vakit bulamadığımız bu düzene geçiş
tek seçenek
miydi ve bunun için kimler ne gibi maliyetlere katlanmak zorunda
kaldılar?” olmalı.

Yani “Osmanlı dünyası” yerini milliyetçi
ideolojilere dayalı ulus-devletler düzenine bırakırken bu
süreçte ve
sonrasında neler oldu buna cevap aramamız lâzım diyorsunuz.

Evet tam anlamıyla işaret etmek istediğim nokta bu. Meseleye
Ermeniler ve Türkler/Müslümanlar arasında mevcut bir kan
davası
biçiminde yaklaşırsak ne onu anlayabiliriz ve ne de bu konuda
anlamlı
siyaset üretebiliriz. Tıpkı Belçika kolonizasyonu ve yaygın
Katolikleştirme öncesi Ruanda’sının yerini neyin ve nasıl aldığını
anlamadan 1994’te Hutu ve Tutsilerin birbirlerine ne yaptıklarını
kavrayamayacağımız gibi Osmanlı dünyasının yıkılışındaki olayları
da
benzeri şekilde değerlendirmemiz gerekmektedir. “Osmanlı dünyası”
yıkılır, toplumlarında hakim söylemi oluşturan milliyetçi
örgütlenmeler
bunun yerini alacak ulus-devletler tesisi gayreti içine girerken
bu,
bilhassa 1877-78 sonrasında ivme kazanan, insanî trajedileri de
beraberinde getirmiştir. Bir imparatorluk dünyası, “hakim
millet-azınlıklar” ilişkisi çerçevesinde,
küçük ulus-devletler içinde
yeniden örgütlenirken katliâmlar, göçe
zorlamalar, zorunlu nüfus
mübadeleleri, asimilasyonlar, kültürel baskılar,
iktisadî boykotlar
neticesinde daha türdeş yapılara dönüşmüşlerdir.

Bu oluşumda etnik grupların karakterleri de rol
oynamış mıdır? Çünkü bu mesele, bir tarafın “katliama
yatkın”, öteki
tarafın da “hain” olduğu çerçevesinde tartışılıyor.

“Etnik grupların karakteri” ibaresi, 19. yüzyıl sosyologlarının
sevdiği bir söylemdir. Burada belirleyici olanın “ideoloji” ve
“güç”
olduğunu unutup meseleyi etnik karaktere ya da belirli dinlerin
sâliklerinin kültürel olarak katliâm icrasına
daha yatkın oldukları
gibi günümüz “uygarlıklar çatışması”
müdafiilerinin benimseyeceği
nedenlere indirgersek, bir asır öncesi milliyetçi
söylemini tekrardan
başka bir şey yapmamış oluruz. Meselâ “Yugoslavya
dünyası”nın yıkılması
sürecinde de çatışmanın tarafları konuya böyle
yaklaştı. Sırp, Hırvat
ve Arnavutların, bilhassa İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren
biribirlerine karşı giriştikleri eylemlere bakarsanız bu toplulukların
hepsinin meseleye aynı ideoloji çerçevesinde
yaklaştıklarını ama gücün
kimde olduğunun zararı kimin gördüğünü
belirlediğinizi görürsünüz.

Güç, Osmanlı dağılırken nasıl bir rol oynadı?

Benzer bir durum Osmanlı anâsırı arasında yaşanmış, herkes
ciddî
maliyetlere katlanmak zorunda kalmış, ancak kimse sorunu bu bağlamda
ele almaya yanaşmayarak kendi milliyetçiliğini, kendi
ulus-devlet
inşa’ı sürecini kutsamış diğerlerini ise canavarlaştırmıştır
(demonization anlamında). Oysa her grup eline geçen
gücü benzeri
biçimde kullanmıştır. 1878 sonrası artan etnik
çatışmalar, Balkan
Savaşları sonrası Müslüman katliâmları, 1915 Tehciri,
daha sonra
Yunanlıların azınlıkta olduğu Yunan Makedonyasının süreç
içinde
“Yunanlılaştırılması,”, Bulgar-Yunan ve Türk-Yunan zorunlu
nüfus
mübadeleleri sonrasında milyonlarca insanın yer değiştirmeleri,
Varlık
Vergisi, 6-7 Eylül Olayları ve benzeri uygulamalar aynı zihniyet
ve
yaklaşımın sonuçlarıdır.

Peki Ermeni toplumunun başına ne geldi?

Biraz önce değindiğim süreçte Ermeni toplumu
gerçekten büyük bir
insanî trajedi yaşamıştır. Her şeyden önce bunu anlamak ve
bununla
kavgayı bir kenara bırakmak gerekmektedir. Diğer toplumların
zikrettiğimiz yeni düzenin kuruluşu sırasında yaşadıklarının bu
trajediyi meşrulaştırma amacıyla kullanılması anlamsız olduğu
ölçüde
yakışıksız bir yaklaşımdır. Maalesef milliyetçi söylemler
meseleye hep
bu açıdan yaklaştıkları, başkalarının yaşadıkları
felâketleri hep
“kendilerinden” olanların başına gelenlerin karşılığı olarak
gösterdiklerinden ve bu da hakim yaklaşım haline geldiğinden
dolayı bu
konularda siyaset üretimi de güçleşmiştir.
Üretebildiğimiz siyasetlerin
“Amerikalıların Kızılderilileri katletmesini kınayan meclis kararı
alalım” “Almanların, İngilizlerin, Fransızların
sömürgelerinde
yaptıkları katliamları gözlerine sokalım” düzeyinde olmasının
bir
nedeni de budur.

Olaylarda Ermenilerin sorumluluğu yok mu?

Demin de söylediğim gibi burada çatışan
milliyetçilikler var.
Zaten meselenin özü Osmanlı toplumu temelinde avant-garde
milliyetçi
örgütlenmelerin cemaatlerinde temsil güçlerinin
çok üzerinde
belirleyici gücünün oluşmasıdır. Daşnaktsutyun,
Hınçak komiteleri diğer
benzeri örgütler gibi temel arzularına yâni Doğu’daki
altı vilâyet için
Berlin Kongresi’nin 61. maddesinde belirtilen ıslâhatın
yapılmasını
sağlayacak bir Düvel-i Muazzama müdahalesine, ihtilâlci
yollardan
ulaşmayı amaçlıyorlardı. Bu örgütlerin Osmanlı idaresi
ile Ermeni
toplumu arasındaki ilişkilerin gerginleşmesinde, çatışma ortamı
tesisinde ve tehcir kararının alınmasında ciddî roller
oynadıkları
inkâr edilemez. Nitekim Daşnaktsutyun, Gosdi Hampartsumyan
idaresindeki
Van ve havalisinde 1917-18 arasında kendisinin katliâm icra
etmekte
kimseden aşağı kalmayacağını göstermiştir.

İyi ama, bir grup Ermeni’nin yaptığı hatayı bütün
Ermenilere yıkmak doğru mu?

Zaten benim de sözü getirmek istediğim nokta buydu. Bir
milyonu
aşan bir toplumun tüm fertlerinin bu komitelerin faal
âzâları gibi
mütalâa edilmesi çok sık yapılan bir hatadır. Tıpkı
her Türk İttihad ve
Terakki, her Arnavut Başkimi, her Makedon, Makedonya-Edirne
Dahilî
İhtilâlci Örgütü, her Arap Hizb al la Markaziyya
üyesi ya da
sempatizanı olmadığı gibi vergisini ödeyen, işinde çalışan,
kilisesine
giden her Ermeni Osmanlı vatandaşı da bu örgütlerin
fikirlerine ve
kullandıkları yöntemlere iştirak etmiyordu.

O halde olaya sadece bu örgütlerin fikirleri
çerçevesinde bakmamak gerekli.

Evet. Eğer bütün bir toplumu sadece bu ihtilâlci
komitelerin
gönderdikleri, “Van komitesi icra vekilleri yoldaşlara” benzeri
başlıklar taşıyan mektuplardaki fikirler ya da yaptıkları “Ya
Ermenistan ya Mezaristan” benzeri sloganlar düzeyindeki
ihtilâlci
neşriyat aynasında görürsek ciddî bir kavram
kargaşasına yol açmış
oluruz. Tıpkı, İttihad ve Terakki fedaîlerinin neşrettikleri ve
“Dilini
Keserler, Anasını Bellerler (bu gerçek bir başlıktır)” gibi
başlıklarla
yayın yapan Top, Süngü, Silah benzeri yayınların Türk
toplumunun aynası
olarak kabul edilmesinin, her Türk’ün bu fikirleri savunan
bir birey
olarak görülmesinin imkânsızlığı gibi her Ermeni’yi
kapsayan bu tür
genelleştirmeler yapmak bizi bir toplumu canavarlaştırma dışında bir
neticeye ulaştıramaz. Bir misâl vermek gerekirse bu komiteler bu
tür
neşriyatta bulunurken Osmanlı Posta ve Telgraf teşkilâtını baştan
aşağıya yeniden düzenleyen Oskan Efendi “harekâtında
münhasıran
vicdan-ı nezihine ve aşk-ı vatanla çarpan kalbine inkıyâd
eden” bir
Osmanlı bürokratı olarak tanımlanıyordu.

Ama kimin toplum adına konuştuğu önemli değil mi?

Fevkâlâde ehemmiyetli bir noktaya parmak bastınız. Demin
söylediğim tespitin yanısıra değişik Osmanlı toplumlarının
müfrit
milliyetçi örgütlenmelerin idaresi altına
düşmelerinin yarattığı
sorunların da unutulmaması lâzım. Osmanlılığı
içselleştiren tüccar,
sarraf ve benzeri meslek temsilcilerinden meydana gelen Ermeni amira
sınıfı ve kilisesi toplumları üzerindeki kontrollerini
sosyalist-milliyetçi ihtilâlci örgütlere
bırakmak zorunda kalınca, bu
azınlık da sanki tüm Ermeni toplumunun tek temsilcisi olarak
konuşmaya
başlamıştı.

Peki merkezi yönetim, İttihad ve Terakki için ne
demek lazım?

Aynı durum Merkezî idareyi eline alan İttihad ve Terakki
Cemiyeti için de geçerli. Bu cemiyetin 1908
İhtilâli’nin hemen
sonrasında yaygın popüler destek gördüğü doğrudur.
Ancak bu desteğin
erimesine rağmen, iktidarını sürdürmekte direnen, bu
teşkilât aslında
toplumca benimsenmeyen siyasetleri baskıcı yollardan uygulamıştır. Bu
teşkilâtın diğer aktörler olan Osmanlı bürokrasisini,
1871 sonrasında
yeniden önem kazanan sarayı bir kenara iterek tüm siyaseti
kontrolü
altına alması ve diğer anâsırın kabul etmeye yanaşmadığı bir
Osmanlılık
siyasetini zorla benimsettirme gayreti içine girmesi toplumdaki
gerginliği daha da artırmıştı. Bir anlamda her toplumun
milliyetçileri
merkezi bir milliyetçilik ile çatışıyordu.

Olaya verdiğiniz örnekler çerçevesinde ve
sizin
“Osmanlı dünyasının yıkılışı” perspektifinden bakacak olursak
sadece
Ermeniler değil diğer Osmanlı anâsırı ile olan ilişkilere de
bakış
açımızı değiştirmemiz gerekecek.

Gayet tabiî. Bakınız biz Türk-Arap ilişkilerine hep II.
Meşrutiyet sonrası kurulan Arap cemiyetlerinin neşriyatı, Şerif
Hüseyin
ibn Ali ve oğullarının idare ettikleri “Arap İsyanı” zaviyesinden
bakıyor ve bu nedenle de dörtyüz yıllık bir ilişkiye basit
bir “ihanet”
söylemiyle yaklaşıyoruz. Gene demin verdiklerime benzer bir
misâl
verecek olursak al-Hadara’da Türkler aleyhine yazılan yazılara
bakarak
dört asır bir nefret ilişkisi içinde yaşadığımızı mı
varsayacağız?
Bütün tarihe bu zaviyeden yaklaşacaksak, I. Dünya
Harbi’nin son
günlerinde Kafkasya’da ilerleyen Irak taburlarını, Balkan
Harbi’nde
İstanbul’u Bulgar işgalinden koruyacak son müdafaa hattı olan
Çatalca’yı Anadolu askeriyle beraber savunan Suriye taburlarını
nasıl
açıklayacağız?


Ermeni sorununa herkes kendi açısından yaklaşıyor. Acaba
siyasetçinin, tarihçinin, gazetecinin ve vatandaşın bu
konuda ortak bir
sorusu olabilir mi?

Bu alanda soru sormak kimsenin tekelinde değildir ve
olmamalıdır. Zaten konuyu sadece tarihçilere bırakma tezinin
yarattığı
temel bir sorun da bu konuda fikir beyan etme tekeli yaratmasıdır. Bu
mantıkla geçmişte olan her olay hakkında sadece
tarihçiler inceleme
yapıp, bir yargıya vararak bunu topluma aktarmalı, toplum da bu
“bilimsel gerçekliği” kabul etmelidir. Ancak sizin dediğinizin
gerçekleşebilmesi için konuya soğukkanlılıkla
yaklaşabilmek gereklidir
ki ben henüz buna muvaffak olabildiğimizi sanmıyorum.

Neden?

Bakınız, size ilginç bir misâl vereyim. 1916 yılında,
savaş tüm
şiddetiyle sürerken, Halide (Edib) Hanım, Türk Ocağı’nda
“Ermeni
Mes’elesi ve Millî İktisad” konulu bir konuşma yapmış ve iktidar
partisini Ermenileri katletmekle suçlamıştır. Burada bir
parantez
açarak kendisinin savaştan sonra bu konu üzerindeki
fikirlerini
bütünüyle değiştirdiğini belirtmek isterim. Oturuma
riyâset eden
Hamdullah Subhi (Tanrıöver) Bey bâzı genç Ocak
mensuplarının Halide
Hanım’a sert eleştiriler yöneltmesine mani olduğu gibi, daha sonra
konuşmaya İttihad ve Terakki ileri gelenlerinden bazıları tepki
gösterince Talât Paşa duruma “O memleketine inandığı yolda
hizmet
ediyor, fikirlerinde samimidir; bırakınız onları ortaya koysun” diyerek
müdahale etmiştir. 90 yıl sonra konuya bu derece olsun
soğukkanlılıkla
yaklaşamamamız şüphesiz esef vericidir.

Tarihçiler bu konuda oybirliğiyle karar verebilirler mi?

Tarihçiler yalnızca bu değil hiçbir konuda “oybirliği”
ile karar
veremez. Tarihçi, tabiî ilimler mütehassısı gibi
çalışmaz, çalışması
mümkün de değildir. Toplumumuzda, fazlasıyla
içselleştirdiğimiz
bilimcilik (scientism) zihniyeti ve tarihçinin belirli bir
siyasî tezi
savunma memuru olarak görülmesi nedeniyle, böyle
anlamsız bir beklenti
bulunmaktadır. Burada tarihçiden bunun da ötesinde bir
değer yargısı
beklenmektedir ki bu alanda bir oybirliği hayâl dahi edilemez.
Zaten bu
konuda farklı tezler ortaya atanlar ülkemizin ciddî tarih
kurum ve
eğitim programlarında görev yapan uzmanlardır.

Öyleyse hangi tarihçinin gerçeği, sadece
gerçeği, bütün gerçeği söylediğini nasıl
bileceğiz?

Tarihçiye Amerikan mahkemelerinde şahitlik yapan uzman gibi
yaklaşmak anlamlı olmaz; çünkü bizzat tarihî
gerçeğin ne olduğu son
derece izafî bir konudur. “Gerçeklik” benzeri
felsefî bir alanda
tarihçinin hakem olması ise düşünülemez. Buna
karşın, toplumumuz sadece
tarihçiye değil tarihî malzemeye de benzer biçimde
yaklaşmaktadır.
Maalesef, toplumumuzda her eski konsolos raporu, hükümet
kararı,
telgraf, ihtilâlci şiir, gerçekliğin “bizzat kendisi”
olarak
algılandığı için tarihçiden de böyle bir görev
talep edilmektedir.
Vatandaşın tarihçiden böylesi “hizmetler” beklememesi,
tarihî bir
konuda farklı “gerçeklikler” inşa edebilecek tarihçilerin
olabileceğini
düşünmesi lâzımdır.

Nitekim, tarihçilerimiz, mesela 27 Mayıs gibi tanıklarının
bir kısmının hayatta olduğu yakın bir geçmişte bile
anlaşamadılar…

27 Mayıs konusunda, bir değer yargısı talep edildiğinde kimi
tarihçiler bunun “Türk milletinin ordusunun yardımıyla
meşruiyetini
kaybetmiş bir iktidara karşı gerçekleştirdiği bir demokrasi
devrimi”
kimileri de “demokrasiye karşı bir darbe” olduğunu iddia edebilirler.
Eğer tarihçi dediği için bunlardan birinin
“gerçek, sadece gerçek, tüm
gerçek olduğunu” düşünür ve bunu reddedenleri de
tarihsel gerçekleri
inkârla suçlarsanız anlamlı bir şey yapmış olmazsınız. Her
tarihçi size
27 Mayıs’da siyasî iktidarın devrildiğini, daha sonra yeni bir
anayasa
yapıldığını söyler; ama bunun ötesinde bir yargı talep
ettiğiniz zaman
Zeitgeist’dan, tarihçinin dünya görüşüne
varıncaya kadar çeşitli
faktörlerce belirlenen bir cevap alırsınız. Unutmamak gerekir ki,
aynı
malzemeyi kullananan tarihçiler “farklı” tarihler yazdıkları
gibi aynı
tarih de değişik dönemlerde ve farklı bireylerce aynı şekilde
okunmaz
ve anlaşılmaz.

Buna bir örnek vermeniz mümkün mü?

Pek tabiî. Meselâ bugün Tarih-i Cevdet’in bir
bahsini, diyelim
on bir ve on ikinci ciltlerinde Yunan isyanını anlatan
bölümünü okuyan
bir kişi, bunu 1897 Osmanlı-Yunan Harbi ya da 1960’lı yılların Kıbrıs
olayları sırasında inceleyen bir kimseden farklı biçimde
mütalâa eder.
Aynı şekilde bu bölümü aynı anda okuyan Atina’ya
yerleşmiş bir
İstanbullu Rum ile İzmirli bir üniversite öğrencisi bu
bölümden farklı
neticeler çıkarırlar. Ancak, bugün dahi hâlâ
benzeri konulara âmiyâne
“Bizim tarihçimiz sizin tarihçinizi döver” teşbihini
hatırlatan
“Tarihçilerimiz nerede?” feryâdıyla yaklaşılması bence
toplumumuzun bu
alandaki sorununun ne kadar derin olduğunu göstermektedir.

Öyleyse, siyasetçilerin tarihçilerden
yararlanma teşebbüslerine ihtiyatla mı yaklaşmak lazım?

Siyasetçi, tarihçiden siyaset üretimi alanında
istifade etmeli;
ama bunu emir-komuta zinciri içinde basit bir meşrulaştırma,
sorunlardan arındırılmış mükemmel tarih yaratma sürecine
dönüştürmekten
titizlikle kaçınmalıdır. Bu ve diğer tarihî meselelerde
anlamlı
siyasetler üretememizin temel nedenlerinden birisi siyasetimizin
kendine hiçbir sorun yaratmayacağını
düşündüğü “mükemmel” bir tarih
yarattırmış olmasıdır. Bu her şeyi ile mükemmel tarih, her
türlü
toplumsallaştırma yöntemi kullanılarak, topluma
benimsettirildiğinden,
tarih gerçek anlamıyla tartışılamamakta, alternatif fikirler ise
eleştirilmek yerine vatana ihanete varan suçlamalara maruz
bırakılmaktadır. Ancak unutmamamız gerekir ki gerek şu anda
tartıştığımız gerekse de benzer pek çok mesele kendi toplumumuzu
tatmin
etmekle halledilemez. Bizim toplumsallaşma sürecimizden
geçmemiş,
mükemmeleştirilmiş tarihimizin değerlerini içselleştirmemiş
kimselerden
bu konudaki tezlerimizi en ufak bir eleştiri yapmadan kabul etmelerini
beklemek, siz de herhalde kabul buyurursunuz ki, fazla anlamlı
değildir.

Diplomatik taarruzların hiç mi başarı şansı yok?

Bunlar bir “taarruz”dan ziyade bir karşılıklı anlayış ortamı
tesis etme sürecinin parçaları olduğu sürece pek
tabiî yarar sağlarlar.
Ama meselenin tarihçiler yerine hariciyeye havalesi anlamlı
hiçbir
sonuç doğurmaz. Uzun yıllar meseleye, bir Ermeni tasarısının
Amerikan
Kongresi’nden geçmesinin önlenmesi önceliğinde
yaklaşmamız, hem bu
âdeta Demokles’in kılıcı haline gelen konunun Türk dış
siyaset
yapımında karşılığında taviz verilmesini gerektiren bir ehemmiyet
kazanmasına neden olmuş ve hem de meselenin halline hiçbir
katkıda
bulunmamıştır.

Özetle bu konuları konuşurken günü değil, geleceği
kurtarmak lazım.

Dar, ufuk yoksunu, günü kurtarmayı amaçlayan
yaklaşımların,
siyaset üretememenin ve diğer aktörlerle mevcut sorunlarımızı
mükemmel
tarih tezlerimizi empoze ederek halledebilme hayâliyle
yaşamamızın bizi
nereye getirdiği ortada. Meseleleri halletmemenin onların âdeta
zamanaşımına uğrayarak ortadan kalkmalarını sağlayacağı anlamlı bir
yaklaşım değil.

Tartışmaları izliyorum da hâlâ kimin ne kadar adam
kestiğini sorgulayanlar var…

Böylesi sığlık rekoru kıran, ayrıntıları meselenin
özü zanneden
yaklaşımların hiçbir yararı olmadığı gibi uzun yıllar konuya
sanki
temel sorunun bu olduğu kanaatiyle yaklaşmamız anlamlı siyaset
üretememizin de temel nedenlerinden birisidir. Sizin sohbetimizin
başlangıcında değindiğiniz gibi doğru soruları soramazsak, konuyu
anlamlı bir çerçeveye oturtamazsak detay üzerindeki
tartışmalarla
uğraşır, daha da kötüsü, bununla
önümüzdeki sorunu halledebileceğimizi
zannederiz.

Biz Müslümanlar, Ermenilerin tehcir ve
göçleri sonucunda neler kaybettik?

Bu soruya vereceğim cevap biraz uzunca olacak;
çünkü sorunuzu
cevaplandırabilmek için bize, günümüzdeki
değerlerimize oldukça yabancı
gelen bir gerçekliği yeniden yaratmamız gerekli. Zaten tarih
ancak
böyle anlaşılabilir, günümüz değerleriyle
geçmişi yargılayarak değil.

Buyrun lütfen

1915 öncesi toplumsal gerçeklikte Müslümanlar
ve Ermeniler
birbirleri için “Öteki” olabildiği kadar “biz”
içinde de birleştikleri
bir dünyada yaşıyorlardı. Odyan Efendi, Osmanlı-Rus Savaşı’nın
önlenmesi için Midhat Paşa’nın hususî temsilcisi
olarak gizlice Lord
Derby ile buluşur, Hagop Paşa Osmanlı maliyesini düzeltme
çareleri
arar, Mnakyan Efendi, Arnavut “Besası”nı konu alan piyesi İstanbul’da
sahneye koyar, Balyan ailesi mensupları pâyitahttaki en göz
alıcı
binaları inşa eder, 1908 sonrasında Türkçeyi en iyi
kullanan gazeteci
kabul edilen Diran Kelekyan, Tarih-i Osmanî Encümeni
âzâsı olarak
çalışır, Sivas’ta Ermeni ve Müslüman tüccarlar
ortak ticaret yapar,
Fenerbahçe idarecilerinden Tosyan Efendi kulübün
yönetiminde rol alır,
Galatasaray futbolcusu Mıgırdıç bu takımda top oynar,
Ma’muret’ül-Aziz’de Müslüman ve Ermeni kadınlar tahıl
fiyatlarının
ucuzlatılması talebiyle Vali Konağı’na yürüyüş
gerçekleştirirken
kendilerini bir “biz”in parçaları olarak görüyorlar,
son misâlimizde
Vali Paşa “Öteki” rolüne geçiyordu.

Tabii verdiğiniz diğer örneklerde de bu oluyordu.
Mesela Ermeni ve Müslüman tüccarlar ticaret yaparken
onlara göre de
“Öteki” müşteriler oluyordu.

Gayet tabiî, neden “Öteki” yalnızca din ve milliyet
kategoriyle
tanımlansın ki? Bakınız, Avrupalı seyyahların kaleme aldıkları eserler
ve çeşitli hatırât, Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları
bölgelerde
bayram sabahları tüm erkeklerin en yeni kıyafetlerini giyerek
camiye
yakın kahvelerde bayram namazının bitişini beklediklerini ve akabinde
Müslümanlarla bayramlaştıklarını, Ermenilerin benzer
günlerinde ise
Müslümanların onlara aynı yolda karşılık verdiklerini
naklediyorlar. Bu
anlamda farklı inançlar dahi bir genel kültürün
parçaları haline
gelebiyor, “bayramlaşma” “yortu kutlama” “Öteki” kadar daha geniş
bir
“biz”in de unsuru olabiliyorlardı. Milliyetçi söylemler,
Osmanlılığın
kimse tarafından kabul edilmeyen bir kimlik olduğunu ve herkesin
aslında kendi ırk ya da dininden olanlarla sınırlı “biz” kategorileri
tesis ettiğini ileri sürmekte ve günümüz değerleri
ile bambaşka bir
toplumsal gerçekliği anlamaya çalışmaktadırlar. Bunun da
ötesinde alt
kimlikleri neredeyse reddetmekte ve tek kapsayıcı bir kimlik
varsaymaktadırlar. Ancak “biz” kategorisi ve kimlikler bu denli sınırlı
ve dar olmak zorunda değildirler. Bir misâl verecek olursak Ahmed
Rasim
Bey ve Tanburî Cemil Bey ile beraber çalan ve “Mani oluyor
hâlimi
takrire hicâbım” benzeri pek çok sevilen eserin sahibi
Kemanî Tatyos
Efendi bir Osmanlı musikisi “biz”ine dahildi. Nitekim, Tatyos
Efendi’nin Ermeni olması, Ahmed Rasim Bey’in sözleri de kendine
ait
olan ve hepimizin bildiği uşşak makamındaki “Gamzedeyim devâ
bulmam/Garibim bir yuva kurmam/Kaderimdir hep çektiğim/Ağlarım
hiç rehâ
bulmam” sözleriyle başlayan eserini onun acılar içinde
geçen ömrünün
anısına bestelemesine engel olmuyordu.

Daha yakın tarihten bir örnek getirebilir misiniz?

Meselâ, 1960’lı yıllarda Lefter Küçükandonyadis
bir
Fenerbahçelilik “biz”inin parçası olurken Türk olan
Metin Oktay bu
“biz”in dışında kalabiliyordu. Tekrar sorunuza dönecek olursak
herkes
için asıl kayıp, kendimizi dar “biz”liklere sıkıştırıp, bunu
kutsamamızdır. Bu da yetmiyormuş gibi bambaşka “biz”liklerin varolduğu
bir dünyayı bu gözlüklerle anlamaya çalışmamız
geçmişi kavramamızın ve
onunla barış içinde yaşamamızın önünde ciddî bir
engel olmaktadır.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: