İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İnen maskeler

Ülkü Ocakları’nın Orhan Pamuk’a saldırısı insanın kanını dondurmakla kalmıyor, tartışmayı da imkânsız hale getiriyor

AHMET İNSEL

Bir insanın hassasiyetine dokunduğu için başka bir insanı eleştirmesi doğaldır. Duruma göre, bunu dava konusu yapması, kendinden özür dilenmesini talep etmesi veya incinen hassasiyetinin tazmin edilmesini istemesi de. Her ne kadar Türkiye’de hukukçular, bu tür ihtilafların aşırı biçimde dava konusu yapılmalarında hukukun saygınlığını ve üstünlüğünü zedeleyen bir yön olduğunu belirtseler de, sonuçta uygarlığın ölçütlerinden biri, ihtilafların kana kan, dişe diş mantığı içinde çözülmemesidir. Ne de herkesin hasım olarak gördüğü tarafı yok etme tehdidi, kaba güç gösterisiyle korkutmaya çalışması veya doğrudan cezalandırma girişimine sarılmasıdır. Bu zannedildiği gibi, sadece Batı uygarlığı kıstası değil, insanlığın çok eski tarihlerinden beri akil insanların çok farklı medeniyetlerde öğütledikleri evrensel bir uygarlık tanımıdır.

Kürt ve Ermeniler

Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Genel Merkezi’nin 10 Şubat 2005’de, örgütün internet sitesinde yayımladığı basın bildirisinde yer alan beyanlar, bu kadim uygarlık ölçütleri içinde değerlendirilebilir mi?

Orhan Pamuk’un, Türkiye’de 20. yüzyılda ölen Kürt ve Ermenilerin sayısı kadar, kullandığı yüklem biçimi (“öldürüldü”) ve değindiği başka konular açısından sorunlu söyleşisine karşı bir tepki dile getirmek, bunu gerekli gören herkesin hakkıdır. Nitekim Baskın Oran, Agos ve Birgün’de yayımlanan yazısında, “Toplam 30 bin ölü olduğuna göre, Ege’ye giden onca Türk bayraklı tabutlar neydi?” sorusunu sorup, “Osmanlı hükümetinin Sevr tasarısına verdiği yanıta 16 Temmuz 1920’de ültimatomla cevap veren Müttefikler bile 800 bin ölüden bahsediyordu” diye ilave ediyor. Ama ardından “gençliklerinde özgürlüklerin en doludizginini yaşamış olanlar(ın): 68 yılının Mülkiye mezunları”nın bazılarının dile getirdikleri, Orhan Pamuk’u vatandaşlıktan atmak için imza toplamak, “Türklüğü alenen aşağılamaktan hapsedilmesini sağlamak” isteyenlerin varlığını da esefle kaydediyor.

Ülkü Ocakları’nın bildirisinde, Türklük’ün şeref ve haysiyetinin savunulması adına yer alan ifadeler ele alındığında, bu şeref ve haysiyeti uygar insanlık değerleri açısından ayaklar altına alan tam da bunlar değil mi sorusu insanın aklına ister istemez geliyor. “Orhan Pamuk gibiler, bu ülkede gezecek toprak dahi bulmayacakken” türünden bir ifadenin metnin genelinde hafif kaldığı bu üslup, bir siyasi tavır bile değildir. “Orhan Pamuk’un ihanetinin tescillenmesinden sonra bu ülkede ona aldığı nefes haram edilmelidir” ifadesini kaleme alan zihniyet, siyasal tavrın ötesinde bir yerde incelenmesi gereken bir tavırdır. Bu o kadar öyledir ki, kendi sözünün gazına gelip, Nihal Atsız’dan yaptığı alıntıyla heyecanının doruk noktasını dile getiriyor: “Tanrı’nın gazabı bunların üstüne inmezse daha müthiş olan Türk’ün yıldırımı inecektir”. Kendilerini aynı zamanda Müslüman örf ve adetlerine saygılı bir hareket olarak görenlere, bu pagan zihniyetin güçlü yankılarıyla bezenmiş ifadeyle bildirilerini taçlandırma ihtiyacı duydurtan ruh hali, insanlık durumunun yüksek katlarında yer alabilecek bir hale işaret etmiyor.

Bildiride yer alan bu ve benzeri ifadeler, bir ölçüsüzlüğün göstergeleridir. Bu ölçüsüzlüğün bir belirleyeni, birçok alanda olduğu gibi, Türkiye toplumunda siyasal duruş ve ifadelerin de artık bir yarış tarzında yaşanmasıdır. Laikcilik veya Avrupacılık ya da Kürt ve Türk milliyetçilikleri kanallarından söz söyleyenlerin, bunu şiddet veya abartı dozu sürekli yükselen bir söz yarışı olarak yaşamalarının hazin bir ürünü var karşımızda. Bu davranışın, toplumun erkek kesimini daha çok saran tribünde toplanmış taraftar davranışıyla yakın alakası olup olmadığını irdelemek, bu alanın uzmanlarının işi.

Etnik milliyetçilik

Ülkü Ocakları’nın bildirisinde sergilenen ölçüsüzlük karşısında, insan bu ifadeleri kaleme alan zihniyeti hangi kategoriye koyacağını doğrusu şaşırıyor. Duyguları bu olan insan türünün içine düştüğü durum, en azından bu durumun yansıdığı ifadeler insanın canını acıtıyor. Bu zihniyetle, böyle bir insanlık hali manzarası sergileyenlerle hangi insanî ortak tarafımız olabilir sorusunu sorduruyor. Bugüne kadar pek tanık olmadığımız, eleştirmek, karşı çıkmak, hatta ülkeyi terk etmesini talep etmekten öteye giden bir üslupla ortaya salınan bu sözcükler ne ifade ediyor? “Türk milleti’nin milli genetikleri ile oynandığı şu günlerde, (Orhan Pamuk lanetlenerek) diğer Türk düşmanlarının da cesareti bu sayede kırılmalıdır” diyen Ülkü Ocakları hareketinin yöneticileri katıksız bir etnik milliyetçi tahayyül dünyasının yaşadığı iç çalkantıları ele vermiyorlar mı? Bir milletin milli genetiklerinin olduğundan emin olmayı bir kenara bırakalım; bu genetik özelliklerle oynandığına inanıyor olmak hangi onulmaz çaresizliğin dile getirilmesidir? Milli genetiklerin korunması gereğinden söz edenlerin “Orhan Pamuk’un soy alanını” tartışması doğal oluyor.

Bildiride bir başka ilginç unsur, Türkçe cümle kuruluşu açısından bağlamını anlamanın zor olduğu, “haddini bilme noktasında, akli dengesini yitirmiştir” türünden arabesk ifade tarzıyla dile getirilen tıbbi teşhistir. İlginçtir çünkü bu bildiriyi yayımlayan Ortadoğu gazetesinde, bildiriyi tamamlayan haberde, “Türkiye’yi karalamaya soyunan ve kendisini en çok okunan yazar ilan eden Orhan Pamuk’un kitaplarını nasıl yazdığı, nerelerden emir aldığı ortaya çıktı” temasını işleyen, “Maskesini indiriyoruz” başlıklı bir haber yayımlandı. Aklî dengesinin bütünüyle yerinde olduğu kesin olan Yalçın Küçük’ün “Şebeke-Network” adlı kitabında döktürdüğü dizi dizi inciden seçmelerden oluşan bu haberin arkasında, klasik faşist söylemin tüm öğeleri yer alıyor. Ülkü Ocakları bildirisiyle bir bütünlük arz eden bu haber-yorum metninde, fikir sığlığı ve argüman zayıflığının tutunabildiği yegane dal, kadim Yahudi komplosu iddiası ve onu besleyen antisemitizm. Farklı faşizmlerin bu evrensel ve ortak yöntemi elbette Ülkü Ocakları bildirisinde de baş köşede yer alıyor.

MHP’deki iktidar kavgası

Ülkü Ocakları bildirisinin bugün bizi üzerinde ciddi biçimde düşünmeye sevk etmesi gereken iki önemli cephe var. Birincisi, yakın geçmişe kadar gene de bir şeyler söylemeye çabalayan bir çevrenin, bugün, bu vesileyle benimsediği ve artık sözü insanî bir değer olarak değerlendirilemez noktaya getiren tavrının, bu hareketin ana güçleri tarafından da yadırganmıyor oluşu. Bildirinin, MHP’deki iktidar kavgasında bir tırmanma efekti olarak kullanıldığı seziliyor. Belki de bu nedenle, bildiğimiz kadarıyla, bu bildirinin üslubu hakkında MHP çevresinden veya daha geniş sağ-milliyetçi çevrelerden olumsuz bir ifade dile getirilmedi. Zaten MHP lideri Devlet Bahçeli’nin Ortodoksların denize haç atma töreni vesilesiyle sergilediği tarih cehaletini tamamlayan tehdit cümleleri de bu üslubun döl yatağını oluşturmuyor muydu?

İkinci düşündürücü yön, bu pespaye ama bir o kadar insanın içinin insanlık değerleri adına buz kesmesine yol açan üslubun, eleştiri alanını ortadan kaldırması, tartışmayı olanaksız kılmasıdır. Ülkü Ocakları’nın bildirisinin ardından, söyleşinin içeriği bütünüyle benimsenmese de, yazarın üslubu ve kendini konumlayışı tamamen tasvip edilmese de, bu bildiriyi yazan zihniyete karşı “Hepimiz Orhan Pamuk’uz” diye haykırmaktan başka alınacak bir tavır kalmıyor.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: