İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ferhat Kentel: Nefret – Gazetem.net

Bir olay anlatacağım… 5 Şubat cumartesi
Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin
(HYD)
düzenlediği “Ermeni sorunu” üzerine bir toplantı yapıldı.
Amaç bu
“sorunu”, sorun olmaktan çıkarmak, “normalleştirmek”, medeni
insanlar
gibi konuşmaktı. Tarihçi Mete Tunçay ve Anneannem
adlı kitabı piyasaya yeni çıkan avukat Fethiye Çetin
birer konuşma yaptılar…

Mete Tunçay son yıllarda, Türkiye bağlantılı olarak
Ermeni sorunu
üzerine yazılanları, toplantıları ve ileri sürülen
tezleri anlattı.
Sakin sakin… Sonunda kendi kişisel fikirlerini söyledi. Kabaca
şöyle:
Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı mirasını tümüyle
reddederken, Ermeni
kırımı konusunda Osmanlı’ya sahip çıkmasında, büyük
ölçüde, kurulan
yeni devletin kadrolarının Ermeniler’den kalan mal ve mülke sahip
çıkmaları ve kazanımlarını kaybetmeme dürtüleri rol
oynamıştır. Ayrıca,
“soykırım oldu-olmadı” tartışmaları, bir takım parlamentoların bu
yönde
kararlar almaları çok anlamlı değildir ve gerek Ermenistan’da,
gerekse
Türkiye’deki resmi tarihçilerin “tek boyutlu” bakış
açılarıyla, ne
Ermenistan ne de Türkiye bu konuyu tartışmaya hazır değildir.

Fethiye Çetin iki farklı düzlemde konuştu. Bir yandan
Türkiye’de Ermenilerle ilgili olarak sürmekte olan hukuki
ayrımcılık
örneklerini, eğitim-öğretim alanında beslenen
önyargıları anlattı.
Diğer yandan da kitabına konu ettiği ve ölmeden önce Ermeni
olduğunu
öğrendiği, 1915 kırımından bir Türk onbaşısı sayesinde
kurtarılan
anneannesinden hareketle Türkiyeli Ermenileri’nin neler
hissettiğini
aktardı. Sakin sakin… Bitirirken de “soykırım” tartışmalarının
ötesine geçip Ermenilerle biraz “empati” kurmaya ve onların
acılarını
anlamaya davet etti…

Mete Tunçay konuşmaya başladıktan kısa bir süre sonra,
Aydınlar
Ocağı üyesi ve “tarihçi” olduğunu söyleyen bir kişi,
Tunçay’ın yaptığı
yorumlara “yanlış konuşmayın, o öyle değil” benzeri
“düzeltmeler” (!)
yapmaya başladı. Sonra kısa aralıklarla, adının sonradan Ramazan Bakkal
olduğunu öğendiğimiz bir başka beyefendinin müdahaleleri
başladı. Mete
Tunçay ayağa kalkıp, “Oradan müdahale edeceğinize, gelip
buradan
konuşun” diyerek yerini önerdiyse de, Bakkal stratejik olarak
dinleyici
koltuğunun daha avantajlı olduğunu düşünerek bu teklifi geri
çevirdi.

Ancak havadaki elektrik miktarı da giderek arttı, göz delikleri
büyüdü, tansiyonlar yükseldi, karın kasları
ağrımaya başladı…
Konuşmaları dinlemek yerine, “düzeltmek” ve “uyarmak”
görevini
üstlenmiş olan Bakkal’ın müdahaleleri konuşmacıları giderek
engellemeye
başlayınca, dinleyiciler alkışlarla Bakkal’ın salonda olmaması halinde
konuşmacıları daha iyi dinleyebileceklerini ifade ettiler. Yapı
Kredi’nin görevlileri onu dışarı davet ettiler…Ve Bakkal
celâllendi…

Şimdi burada bir parantez açayım… Bakkal meğerse,
“önemli”
bir kişiymiş. Kendi ifadesiyle, TRT’nin eski yapımcılarından, ASAM’ın
kurucularından, Türkiye Sivil Toplum Kuruluşları Birliği Başkanı
ve Stratejik Analiz
dergisi yazı işleri müdürüymüş; yani anlaşılan
oldukça “birikimli”
biriymiş… O yüzden müdahale etme hakkına da sahip olduğunu
düşünmüş
olmalı… Fakat ayrıca, Bakkal yakın bir geçmişte de benzer bir
“kahramanlık” örneği vermiş. Aralık 2004 başında TOBB ve İKV’nin
düzenlediği “Kritik Karar Eşiğinde Türkiye- AB İlişkileri”
konulu
konferansta Zana’yla görüşmek için Diyarbakır’a
gideceğini söyleyen
Avrupa Parlamentosu başkanı Joseph Borrell Fontelles’in toplantısında
da benzer bir faaliyete girmiş: Söz kesmeler, laf atmalar (“Hak
ettiği
dersi vereceğim”, “Diyarbakır’a gitmene izin vermeyeceğim”,
“Böldürmeyeceğim” gibi), küfür, itiş kakış… Sonra
da otelin güvenlik
görevlisi tarafından yumruklanarak dışarı çıkarılmış… (Bu
konuda iki
farklı bakış açısından durumu değerlendiren yorumlar
için, bkz. Büyük
Birlik Partisi’nin sitesinden “Vatansevere işbirlikçi yumruğu”, www.bbp.org.tr/ghaber_detay.asp?id=524
Funda Özkan’ın Radikal’de 7 Aralık 2004 yayınlanan haberi:
“Protesto ettiği için yemedi yumruğu” www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=136525

Yani Ramazan Bakkal profesyonel ve milli bir
“konferansprotestocusu”… Ancak HYD’nin toplantısında güvenlik
muhtemelen daha az “profesyonel” olduğu için, etkili olan bu
sefer
Ramazan beyin yumruklarıydı… Benim görebildiğim kadarıyla solunda
oturan bir kadın dinleyiciye bir tokat, Tunçay’a saldırmasına
engel
olmaya çalışan bir başka dinleyiciye yumruk; engellenince, eline
geçirip Tunçay’a fırlattığı sert plastikten mamûl
bir isim tabelası;
Yapı Kredi’nin güvenlik görevlisine yönelik bir şişe…
Yani Ramazan
beyin performansı yaşına göre oldukça iyiydi…

Neyse, güvenlik görevlilerinin Bakkal’ı dışarı
çıkartmış
olmalarına rağmen, o bir müddet sonra (bir polis eşliğinde, nasıl
olduysa?) gene salona girdi… Soru-cevap aşamasında onunla birlikte
Aydınlar Ocağı aidiyetine sahip tarihçi ve yaşlıca bir başka
kişi (onun
“uzmanlık” alanı yoktu, anladığım kadarıyla) uzun uzun içlerini
boşalttılar; “Türk halkının en yumuşak, en
hoşgörülü halk olduğunu, ama
sabrını taşıranların dikkatli olmaları gerektiğini” söylediler;
“Gene
ihanet ederseniz, gene aynısını yaparız” diyerek “uyarı”
görevlerini
yerine getirdiler…

“Çağdaş yaşamcı” daha nazik bayanlar… ise,
konferansçılara
“Karıştırmayın bu işleri, unutalım gitsin” dediler; “Elinize ne
geçiyor? Ne yapmak istiyorsunuz?” diye sordular…

Sonuçta, bütün saygısızlıklara, bu toplantı olmasa
çok daha
memnun olacak olan (ama bu yüzden neden geldikleri de
anlaşılamayan)
dinleme özürlü profesyonel konferans canavarlarına ve
bunların
insanlara yaşattıkları bütün gerilime rağmen, toplantı
alkışlarla sona
erdi…

Bu toplantıda ya da daha önceki toplantılarda olup bitenler;
yırtılan “Azınlık Raporu”nun sunuşunda olanlar olağanüstü bir
korkuya,
paranoyaya işaret ediyor. Paranoya, değişimden korkuyla besleniyor;
nefreti besliyor ve uğradığı her yerde korku yaratıyor… Bu paranoyayı
taşıyanlar ne kadar şiddetle dolular… İçeriği boş, hamaset
edebiyatına
araç ettikleri kelimelerinde, hareketlerinde… Ve şiddetlerini
meşrulaştırmak için gerekçeleri de hazır: “vatanı
sattırtmayız!”
“Vatanı sevmek” sadece kendi tekellerindeymiş gibi…

“Şiddet” sadece konferanslarda değil; örneğin kitaplarda;
hatta adı “şiir” konulan, kelimeler ve harflerden oluşan bir takım
nefret abidelerinde… Mesela, Türkiye Bilimler Akademisi ve Tarih
Vakfı’nın hazırladığı rapor Milli Eğitim Bakanlığı’nın hem ders
kitaplarının hem de tavsiye edilen, yardımcı kitapların da ırkçı
ifadelerle dolu olduğunu gösteriyor. MEB’in Yayımlar Dairesi’nce
“Türk
Edebiyatı Dizisi” içinde 1998’de bir “şiir” kitabı basılmış.
Yunus
Zeyrek adlı bir “şair” tarafından yazılan bu kitabın adı “Bu Yolda”…
Ve içinden bir dörtlük:

“Böyle şerefsizlik görmedi alem / Mağara devrinden kalan
Ermeni / Evsafın sayılmaz, kırılır kalem / Hangi yandan baksan yılan
Ermeni”

Sonra bir iki “mısra” örneği daha: “Söyle insan mısın Ulan
Ermeni… Moskof’tan da alçak olan Ermeni…
Dölünü Nemrut’tan alan
Ermeni…”

Ders kitaplarında bu tür ifadeler bulunmasının çocukları
ve
gençleri nasıl etkilediği üç aşağı beş yukarı
anlaşılabilir. Ama
anlaşılması oldukça zor olan şey şu: Bir insan, kendi vatanında
yaşayan, kanı kanına karışmış, yani aslında “kendi” olmuş başka
insanlar için nasıl bu kadar nefret duyabilir, böylesine
bir nefreti
besleyebilir?

İşin kötüsü, bu nefret başka dünyaları, başka
gerçeklikleri de
görünmez kılıyor… Nefret, bütün ateşine rağmen,
soğukkanlı bir şekilde,
sonuna kadar fırsatçılık kokan pislikleri de saklıyor. Mesela,
Isparta
Süleyman Demirel Üniversitesi’nden bir olay
(www.hurriyetim.com.tr,
4.1.2005)… Tarih bölümü öğretim üyelerinden
Doçent Ahmet Halaçoğlu’nun
fakültedeki bazı kız öğrencileri taciz ettiği, bir
yüksek lisans
öğrencisinin çıplak fotoğraflarını çekip, diğer
öğretim üyelerine ve
rektöre gönderdiği iddia edilmiş ve ihraç edilmiş.
Halaçoğlu komployla
karşı karşıya olduğunu söylemiş.

Bu arada Hürriyet’in habere ilişkin manşeti: “Erkek
gibi kadındı”… Çünkü fotoğrafı çekilen
öğrencinin “sert yürüyen, mert,
hatta biraz erkek gibi” bir kadın olduğunu ve “böyle şeyler
yapacak
biri” olmadığını anlatmış onu tanıyanlar… Hürriyet
gazetesini işin bu iç gıcıklayıcı yönü ilgilendiriyor
daha çok…

“Fotoğrafçı” ve de hasbel kader “tarihçi” olan
akademisyen ve
söz konusu kadın arasında neler oldu bizi ilgilendirmiyor… Ama
başı
türlü çeşitli belaya bulaşan, yolsuzluk yapan, cinayet
işleyen
insanların başvurduğu bir yol burada da karşımıza çıkıyor:

“Eski avukatı, Halaçoğlu’nun Atatürkçü,
çağdaş, aydın yapıda
olduğunu, ancak beş vakit namazını da kıldığını söyledi. Ona
göre,
doçentin adının bu tür bir skandala karışmasının, ağabeyi
gibi Ermeni
meselesi üzerine çalışması olabilir. Halaçoğlu’nun
Türkiye’de Ermeni
soykırımı olmadığını, tersine Ermeniler’in Türklere karşı bir
soykırıma
giriştiğini savunan bir kitap yazdığını [bu arada bu kitabı, kardeşi
Yusuf Halaçoğlu’nun başında bulunduğu ve Ermenilerle “belge
savaşına”
hazırlanan Türk Tarih Kurumu basmı
ş] belirten Isparta’daki
arkadaşları, rektörlük seçimlerindeki oyunların da bu
tür bir komploya neden olabileceği görüşünde.”

Bu şu demek: birbiriyle gerektiğinde çatışma halinde olan,
fakat
toplumda, ama özellikle devlet nezdinde meşruiyet sahibi
ideolojiler ve
gelenekler, yamalı bohça gibi de olsa, birbirlerinin eksikliğini
tamamlayıp, çok iyi bir korunak imkanı sunuyor. Bunların
arkasına
saklandığınız zaman herkes gibi siz de biliyorsunuz ki, herhangi bir
nedenden ötürü kimse sizi kolay kolay suçlayamaz.
O korunaklı
yerinizden her türlü ahlaksızlığı da yapabilir, her
türlü nefret
söylemini de üretebilirsiniz.

Dolayısıyla ben de şunu merak ediyorum: Acaba başı bu tür
derde giren insanların “ben çoğulcuyum, demokratım, insan
haklarından
yanayım” diye kendilerini savunacakları ve akan suların duracağı
günler
gelecek mi acaba?

Ama öyle günler yaşıyoruz ki, galiba bir şeyler
değişiyor…
Şimdiye kadar konuşamamış insanlar konuşmaya başladığı için,
yani
“normal” olan olmaya başladığı için, şimdiye kadar
konuşturmayanlar
büyük bir kriz yaşamaya başladılar… Tahammül
edemiyorlar başkalarının
konuşmalarına, başkalarının acılarını duymaya… Duymamak için,
“sen
önce onların yaptığına bak” diyorlar, Ermenilerin, Amerikalıların,
Rusların, Yunanlıların, Hıristiyanların, misyonerlerin, Kürtlerin,
Yahudilerin, kendileri dışında herkesin… Daha çok
bağırıyorlar;
nefret dozlarını, söylemlerinin, kelimelerinin şiddetini
arttırıyorlar… Ve ne yazık ki, şiddetleri sadece kelimelerinde
kalmıyor… Ve iyi ki, giderek ellerinde şiddetlerinden başka bir
şeyleri kalmıyor…

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: