İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Misyonerlik korkusu

Ali Bulaç

Osmanlı’nın Düvel-i Muazzama ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Avrupa devletleriyle sorunlu ilişkilerinin önemli bölümü “azınlıklar”dır.

Geleneksel İslam ve Osmanlı siyasi düzeninde gayr-ı müslimler “azınlık” değildir, ilk defa Batılılaşma ve Osmanlı idaresinin reform kararları alma zaruretiyle karşılaşmasından sonra literatürümüze “Ekalliyat (azınlık)” kavramı girmiştir. Osmanlı’da Hıristiyanlar ve Yahudiler genel “millet sistemi” içinde özerk cemaatler halinde örgütlenmişlerdir. Millet sisteminin Osmanlı tecrübesine özgü ayırt edici vasıfları olmakla beraber, özü ve temel yaklaşımı itibarıyla İslam dininin gayr-ı müslimlere ilişkin Zimmi statüsünün bir ürünüdür.

Her ne kadar İslam tarihinde ve Osmanlı’da gayr-ı müslim cemaatlerin hiyerarşik yapıda örgütlendikleri, ataerkil bir idari kültür içinde özerk oldukları ve aralarında yaygın, ortak ilişkilerin, geçişken alanların olmadığı iddia ediliyorsa da, bu iddia tarihsel gerçeklikler ve yaşayan fiili tecrübe ile doğrulanmamaktadır. Bu, tamamen bir kurguya, tarihin bugünden geriye doğru antropolojik okumasına dayanmaktadır.

Bu iddianın tarihsel gerçeklik değeri yok, ama başından beri Osmanlı’yı siyasi ve askeri bakımdan sıkıştırmak isteyen Avrupalı ülkelerin “Osmanlı’daki azınlıkları koruma, durumlarını iyileştirme ve özgürleştirme” bahaneleri olmuştur. Bugün de Avrupa’nın, AB’nin azınlıklara ilişkin temel yaklaşımının aynı olduğunu söylemek mümkün.

Avrupa ile devlet arasında gayr-ı müslim nüfusun araçsallaştırılması aslında gayr-ı müslimlerin lehine değil, aleyhine olmuştur. Reform süreçleri ilerledikçe “iyileşme olarak gözlenen gelişmeler”e rağmen hakikatte Hıristiyan nüfusun aleyhinde bir gelişme olduğunu söylemek mümkün. Bunun gelebileceği en son nokta Cumhuriyet’in ilanından sonra yapılan nüfus mübadelesidir ki, bu trajik olay sırasında yüz binlerce Rum, Anadolu’dan çıkarılmış, buna mukabil yüz binlerce Müslüman Türk, Balkanlardan ülkenin en verimli bölgeleri olan Marmara ve Ege’ye transfer edilmiştir.

Başka bir ifadeyle Avrupa’nın azınlıklar politikası, gayr-ı müslim nüfusun azalmasının önemli sebeplerinden biridir. Çünkü başından beri azınlık hakları ve azınlıklara ilişkin reform talepleri Türkiye üzerine baskı kurulmanın aracına dönüşmüştür. Elbette bunda gayr-ı müslim nüfusun tarihsel bilincindeki modern/milliyetçi değişimin payı da var.

Önce Yunanistan ve Bulgaristan’ın Osmanlı’dan ayrılmasında dinin ve kilisenin rol oynaması, 20. yüzyılın ilk on yılında Ermenilerin Ruslar, Rumların İngiliz ve Yunan işgal kuvvetleriyle işbirliği -mesela işgalin ve işgal kuvvetlerinin kutsanması- ve Avrupa’nın yüzyıla dayanan araçsal azınlık politikaları bir araya gelince, 1915 Ermeni tehciri ve tenkili sırasında yaşanan büyük trajedi ile 1923’ten sonraki Rum nüfus mübadelesinin hangi siyasi, uluslararası ve psikolojik şartlarda vuku bulduğunu anlamak daha kolay olur.

Bugün merkezdeki çekirdeğin ana unsurları, hâlâ bu yakın tarihin refleksini ve derin korkusunu üzerlerinden atabilmiş değiller. Bu, bugün için tamamen yersiz bir korku olabilir, ama Avrupa da Türkiye’ye ve Türkiye’deki azınlıklara ilişkin reflekslerini kaybetmiş, temel yaklaşımını değiştirmiş değildir. Daha bir süre önce AB Komisyonu, Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği bir yazıda “kiliselerin çalışmalarının kısıtlanmamasını, yeni kiliselerin açılmasına engel olunmamasını” istemiştir (Zaman, 2 Ağustos 2002). İmar Kanunu’na göre “ibadet yeri olarak ayrılmayan yerler”de ibadethaneler açılamaz. Ancak bu sadece camiler için uygulanıyor, belediye sınırları içinde, apartman altlarında çok sayıda kilise açılıyor. Belli ki bu yeni kiliseler misyoner faaliyetlerinin birer merkezi olarak açılmakta, Müslüman çoğunluğun din ve vicdan özgürlüğü ile dini hayatın yaşanması konularında son derece duyarsız ve kayıtsız bir tutum takınan AB, bu misyoner merkezlerini himaye etmektedir.

Bu tarihi arkaplana Kemalizm’in pozitivizme dayanan toplumsal laiklik anlayışı da eklendiğinde, Kemalist çevrelerin niçin özellikle ve öncelikle misyonerlere tepkili olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Söz konusu tepki Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar uzanır. 3 Mayıs 1929’da İstanbul’da “Misyonerleri Kovma Cemiyeti” kurulmuştur ki, bu cemiyet yönetimin bilgisi dahilinde kurulmuş, yönetimin desteğinde bazı faaliyetlerde bulunmuştur.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: