İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Alev Er: Bir bilimadamı öyküsü… – Gazetem.net

1970’lerin ortasıydı.

Üsküdar’da bir evde genç bir adam tanıdım. Daha önceden de adını duymuştum
ama ilk kez karşılaşıyordum. Kumral mavi gözlü, güzel yüzlü, sesindeki Maraş
tınılarını daha ağzını açar açmaz ele veren, sakin duruşlu, insanda hemen
yakınlaşma, içini kurcalama isteği yaratan biriydi.

Uzun uzun konuşurduk.

Düne kadar, “Aydınlıkçılar” diye bilinen sol siyasi yapının gençlik içindeki
önde gelen isimlerinden biriydi. Ama uzun süredir tanık olduğu bozuk iç
ilişkiler nedeniyle oradan ayrılmış, benim de içinde bulunduğum, aslında
Aydınlıkçılar’ınkine çok yakın bir siyasi çizgiye palamar atmaya çalışan ama
kendi beyliğini korumak için yapı olarak da ondan uzak durmaya çabalayan gruba
yaklaşmıştı, “sempatizanımız”dı. “Sizinkiler çok daha yeni ve çok daha samimi,
buraya yaklaşmamın sebebi bu. Ama aslında iki grup da aynı şeyleri savunuyor;
çoktan birleşmeliydiler, geç bile kalındı” diyordu.

Ben de benzer şeyler düşünüyordum ve bunları konuşurduk, bu yakınlaşmanın
nasıl olacağını, neler yapılabileceğini…

Ama onun aslında kendisi için başka bir projesi vardı; bilim yapmak istiyordu,
akademik kariyerine ya başlamıştı ya da başlamak üzereydi ve “Bakma bunları
konuştuğuma, aslında bilimadamının bizimki gibi siyasi angajmanları olmaz,
olursa yaptığı bilim olmaz, ben de herhalde öyle bir yere gidiyorum, bir gün
böyle olduğunu duyarsan şaşırma” diyordu…

Hak verdiğimi hatırlıyorum söylediklerine ama, benim böyle bir derdim yoktu,
bilim değil siyaset yapmak istiyordum; varolan düzeni mümkün olduğu kadar çabuk
yıkıp bizimkini kurmak…

O dediği yolda yürüdü, üniversiteye geçti tümüyle, siyasetbilim kariyeri
yaptı ve yıllar sonra, sanırım Özal dönemiydi, “ordu” üzerine ve kitap olarak
yayımlandığında çok tartışma yaratan cesur bir doçentlik tezi yazdı.

Okudum ve kitabıyla, yaptıklarıyla, eski bulunduğu yerden çoktan uzaklaşmış
olan bana şimdi çok daha yakın olduğunu hissettiğimi hatırlıyorum…

Sonrasını da izledim; sivilleşme yönünde küçük küçük adımlar atan Özal’ın,
sonra da 1991 seçimlerini böyle bir programla kazanan Demirel’in yakın
danışmanlarından biri olmasını…

Buna şaşırmadım desem yalan olur ama, dedim ya devletin sivilleşmesine bir
tür kıyıdan katkı gibi gördüm tutumunu ve belleğimde çizdiği sıcak resim orada
yaşamaya devam etti…

Sonra geçen yıl birden yeniden ortaya çıktı; artık kıdemli profesördü ve Türk
Tarih Kurumu’nda Ermeni Araştırmaları Masası’nın başındaydı, çok uzun yıllardır
bu konu üzerinde çalışıyordu; “Çok sıkı çalıştık ve çok önemli bilimsel
verilerimiz var, şimdi susuyoruz ama konuşmaya başlayınca çok şey artık farklı
algılanacak” diyordu.

Haydi bakalım, diye geçirdim içimden…

Böyle birine o kurumda Ermeni Araştırmalı Masası’nın başını nasıl emanet
ederler, diye huylanmadım değil ama, kulağımda “Bilimadamı siyasi angajmanlar
içinde olmamalı, bakma benim şimdi böyle taraf gibi görünmeme; benim gittiğim
yer aslında orası” sözleri, umutlandım, başarılar diledim içimden… Birkaç ay
önce, hazırlandığı aylardır anons edilen bir kitap çıktı; Ermeniler Sürgün ve
Göç’tü adı ve onun da içinde, hatta sunuşa bakılırsa başında bulunduğu bir
çalışmaydı.

Alıp okudum.

Tam bir hayal kırıklığı oldu benim için. Veri toplama yöntemleri birbirine
benzemez, dolayısıyla bilimsellikten uzak birtakım nüfus çalışmalarını alt alta
koyarak 1915 Ermeni Tehciri’nde Ermeni tarihçilerinin ileri sürdüğünden çok daha
az kurban olduğunu, hatta Tehcir sonrası dönen, başka ülkelere göçenlerle Ermeni
nüfusunun eksilmediğini, eskisinden de kalabalıklaştığını yazıyordu kitap. Eski
bir tezi de tekrarlıyordu; aslında o yıllarda Osmanlı’nın Ermeniler’le yürüttüğü
mücadeledeki kayıpları Ermeni kayıplarından çok daha fazlaydı.

Sonra kitapla ilgili olarak, bu konudaki çalışmalarının bilimselliğinden,
nesnelliğinden kuşkulanmama gerek olmayan birinin, Taner Akçam’ın bir
eleştirisini okudum. Sanırım bianet adlı sitedeydi.

O da şaşkındı; geçmişini, kariyerini, bilimsel duruşunu hatırladığı, duyduğu
birinin yazdığı kitap bu muydu?

Benim bilgi değil ama nacizane kestirimlerime onun da katıldığını gördüm;
kitap bilimsel değildi bir kere. Dahası, içinde önemli belge tahrifatları vardı.
Mesela bir Alman diplomatın Ermeni tehciriyle ilgili olarak ülkesine gönderdiği
bilgi notu, onun yazdığı gibi değil, Ermeni tezlerini çürütecek başka bir
biçimde tercüme edilerek kitaba aktarılmıştı. Metnin orijinalini, yapılması
gereken tercümeyi ve kitapta yer alan biçimini peşpeşe sıralamıştı Akçam
eleştiri yazısında. Sağa sola danıştım; Akçam’ın yazdıkları doğruydu.

Üsküdarlı genç adam için utandım…

Ve sonra, geçenlerde Mehmet Ali Birand’ın Manşet programına çıktı mavi gözlü
profesör. Elbette epeyce yaşlanmış ve değişmişti.

Ama asıl, o eski munis, sorgulayıcı bakışlı genç bilimadamı adayı değildi
artık. Sorgulamayı bitirmiş, kararını vermişti.

Durum şuydu ona göre; “Hem onlar, hem biz vurduk…”

“Biz.”

Türk Tarih Kurumu’nun Ermeni Araştırmaları Masası’nın başında neden bulunduğu
belliydi artık.

“Biz” diyordu 1980’lerde Avrupa’ya Türk tezini savunmaya giden öteki
bilimadamı – avukatlar gibi.

Ve devam ediyordu: “Ermeni meselesinde maç henüz başlamadı. Bu son maç olacak.”

Şimdi daha da çok utanıyorum. Üsküdarlı genç bilimadamı adayının “Bilimadamı
siyasi angajmandan uzak olmalı” diyerek yola düşürdüğü öteki bilimadamlarını,
bilimadamı adaylarını düşünerek…

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: