İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Avrupa neden uzak?

DENİZ ZEYREK

17 Aralık’ta yapılan Avrupa Birliği zirvesi Türkiye’nin geleceği için büyük önem taşıyor. Zirve bildirisindeki olumsuzluklar ve AB’nin Türkiye için koyduğu “genişleme vizyonu” beklentileri karşılamasa da AB ile bağlantının sürdürülmesi, tarihi önem taşıyor. Türkiye gibi “demokratik hakların” halkın baskısı ve arzusu ile alınamadığı ülkelerde 3 Ekim’de başlaması ve 10-15 yıl sürmesi beklenen müzakere sürecinde Batı’yla entegrasyon amaçlı önemli adımlar atılacak. Müzakereler, kamuoyu baskısı olmaksızın “AB’ye uyum” adı altında ekonomiden balıkçılığa, tarımdan çevreye kadar yaşamın her alanında önemli adımlar atılmasını sağlayacak.

Gerçekçi olmak lazım

Türkiye’nin “içler acısı” durumu düşünülürse, AB’den Türkiye’nin yoluna güller dökmesi beklenemez. 21. yüzyılda iki vatandaşından biri kanalizasyon hizmeti alamayan bir ülkeden söz ediyoruz. Fabrika atıklarının denizlere döküldüğü, yolsuzluğun, rüşvetin gırla gittiği, yargının, siyasetin ciddi etik sorunlarla boğuştuğu bir ülkede yaşıyoruz…

Zihniyet nasıl değişecek

Bütün bu sorunların 10-15 yılda çözülmese de minimalize edilmesi mümkün. Yani, her vatandaşın kanalizasyon hizmetinden yararlandığı, müteahhitlerin kamu kurumundaki adamlarına değil, sunduğu teklife güvendiği, ek maliyetinden çekinmeden çevreye saygılı sanayi tesislerinin kurulduğu, siyasetçinin ve yargı mensuplarının tartışmalı ilişkilere girmediği bir ülke 15 yılda hayal değil. AB üyelik süreci de bu hedefe ulaşmak için iyi bir baskı ve motivasyon kaynağı olacaktır.

Ancak, bu hedefin başarıya ulaşması için köklü bir zihniyet değişikliği de gerekiyor. Hamasi nutuklarla değil, ciddi özverilerle, ince ayrıntılarla kendini gösterecek bir zihniyet değişikliğidir bu.

Neler olur? Neler olmaz?

Bakın geçen hafta bir Avrupalı siyasetçinin, Britanya Başbakanı Tony Blair’in başına ilginç bir olay geldi. Avrupa basınına da yansıyan haberlere göre, tanınmış bir Fransız işadamının şatosunda geçirdiği bedava tatili parlamentoya bildirmediği için Blair hakkında soruşturma açıldı. 2002 yılında eşi Cherie ve üç çocuğuyla birlikte Cartier ve Mont-Blanc kalelerinin sahibi Alain Dominique Perin’in güneybatı Fransa’da bulunan 15. yüzyıla ait Lagrazet Şatosu’nda tatil yapan Blair’in başı, Avam Kamarası’ndaki Kayıt Bürosu’na ağırlamayla ilgili bilgi vermediği için derde girdi. Muhafazakârların şikayeti haklı bulunursa, zenginlerin evlerinde tatil geçirmeyi alışkanlık haline getiren Tony Blair, Avam Kamarası’ndan özür dilemek zorunda kalacak.

Hadi ülkemize, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın tatillerini geçirdiği evlere bir bakalım. Hangi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, siyasetçisi Başbakan’ın ailesiyle birlikte Ramsey’in sahibi Remzi Gür’ün evlerinde tatil yapmasından rahatsız oldu ki, Erdoğan da bu konuda hassasiyet göstersin? Bu daha küçücük bir örnek. Bir düşünün bakalım, Blair’in ya da Alman Şansölyesi Gerhard Schröder’in çocuklarını bir işadamının okuttuğu iddia edilirse Britanya’da ya da Almanya’da neler olur? Medya nasıl tepki gösterir? O siyasetçiler bu iddialar karşısında nasıl bir tavır sergiler? Sonra da Türkiye’dekini gözünüzde canlandırın.

Dokunulmazlık gafletinden kurtulamadık

Deniz Kuvvetleri Komutanı İlhami Erdil’in “şeffaf” yargılanma süreci, “iyi şeyler oluyor” hissini yaratıyor. Komutan’ın, emir subayını, eşinin ve kızının işleri için kullanmasının yargılama konusu olması iyiye işaret. Ancak orduda bile başlayan bu yaklaşımın Türk siyasetine uzaklığı, Türkiye’nin Avrupa’ya uzaklığı ile doğru orantılı görünüyor. Bırakın bu tür “Avrupalı” reflekslerini, Türk siyaseti hâlâ “dokunulmazlık” gafletinden kurtulamadı. Türkiye’de etik açıdan hatalı davranışları soruşturmak bir yana, ceza kanunlarında suç sayılan fiilleri işleyen siyasetçilere bile dokunulamıyor. Üstelik, şu anda iktidarda olan AKP de dahil bütün siyasi oluşumlar, dokunulmazlıkların kaldırılmasına ciddi direniş gösteriyor. CHP’nin dokunulmazlık karşıtı kampanyası da köklü zihniyet arayışı olmaktan çok hükümeti sıkıştıracak siyasi bir baskı aracı görüntüsü veriyor.

Zihniyet değişir mi?

AB üyelik süreci Kıbrıs’a takılacak gibi bir imaj yaratıldı. Ancak Türkiye’de ekonomisinden siyasetine, bürokrasisinden basınına 70, belki de daha fazla süredir “oturmuş” alışkanlıkların ve zihniyetin ortadan kaldırılması 40 yıllık Kıbrıs sorununu çözmekten daha zor olsa gerek. Kıbrıs’ın çözümü için “siyasi irade” yeter. Ancak Avrupa ile mesafeyi azaltacak, köprüleri kaldıracak zihniyet değişikliğinin “hamasi” nutukların ardından etik ihlalleri yapmaksızın gerçekleşmesi gerekiyor. Blair’in başına gelenlerin Türkiye’de de sıradan bir olay haline gelmesi umuduyla…

DENİZ ZEYREK: Radikal, Ankara Hab. Müd.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: